By 16 Ocak 2018 0 Comments

404 | Şaban ÇETİN

1980’li yılların başlarıydı. Sahibi Uğur Özen’le birlikte topu topuna on dört çalışanı bulunan kara fırının ismi, yetmişli yıllarda ülkemizde kısmen de olsa revaç bulan sanayileşme gündeminden mülhem olacak ki “Uğur Özen Ekmek Fabrikası” konulmuştu. Mütevazı ve babacan tavırları olan Uğur Bey de çalışanlardan biri sayılırdı. O yıllarda henüz işveren ve işçi arasındaki ayırım bugünkü kadar belirgin değildi. İlçenin en büyük fırınının sahibi Uğur Bey’i, herhangi bir zamanda çalışanlarından her hangi birinin yaptığı işi, eline yakışır bir halde yapar bulmanız mümkündü ve çok da tabii idi bu durum.

O yıllarda henüz çağ atlamamıştık! Belki yüz elli yıldan fazla süren modernleşme sevdamız, bırakın Orta Anadolu’nun orta halli bir ilçesini, büyük şehirlerimizde bile arzu edilen meyvelerini(!) henüz vermemişti. O yüzden, kimi değişimler meydana gelmekle beraber, beşeri münasebetler o kadim/geleneksel tarzında akıp gidiyordu. Çalışanlarla işveren arasında, çalışanların birbiri arasında, çarşı esnafının kendi arasında bir bütünün ahenkli unsurları görünümü hâkimdi. Her mesele hoşgörü, muhabbet, sevgi, saygı ve diğerkâmlık temelinde hâl yoluna koyuluyor, yaşanan zor yılların ve sıkıntılı süreçlerin bu iksirler sayesinde üstesinden geliyordu Anadolu insanı.

O zaman henüz insanımız birey olmak zindanına kapanmamıştı. Türlü zorlukların olduğu bu hayatı bir başına omuzlamak, karşılaştığı her müşkülün altından kendi göbeğini kendisi keserek kalkmak durumunda değildi. Aile kurumu hala çok sağlam, köyler, kasabalar ve hattâ, 1950 sonrası büyük göç dalgalarına maruz kalmış birkaç büyük şehri saymaz isek, şehirler bile koca bir aile görünümündeydi. Millet demek de büyük bir aile demek değil miydi zaten? Hayata koşuşturmaca, ihtiras, çokluk sevdası bugünkü kadar musallat olmamıştı. O yıllarda dükkânlarda: “Kanaat tükenmez bir hazinedir” levhaları asılı idi. Hatta girdiğiniz her hangi bir dükkânda şöyle bir levha görmeniz mümkündü:

“Dünyayı dolaştım giymedim başıma taç
Ne zengini tok gördüm ne fakiri aç
Ya Rab! Bana öyle bir feyzi kanaat ver ki
Namerde değil merde de eyleme muhtaç”

Bu durum çok devam etmedi. Çok geçmeden çağ atladık! Yüz yıllar boyu, kanaati tükenmez bir hazine bilerek mutluluğun sırrına ermiş olan milletimiz için artık yeni bir dönem başlıyordu. “Çağ atlamak” sözüyle simgeleşen değişim/gelişim, yokuş aşağı bırakılmış bir kartopu gibi aldı yürüdü. Çok geçmeden dükkânlarımızdan bu levhalar indi. Yerine “peşin satan” mesut ve “veresiye satan” perişan esnaf resimleri olan tablolar asıldı. “Teklif etme veresiye, dost kalalım ölesiye” levhaları süslüyordu artık esnaf masalarının arkasındaki duvarları. Büyüme ve ilerleme anaforu Anadolu’ya seksenli yıllarla birlikte, daha hissedilir bir şekilde nüfuz etmeye başlıyordu. Artık kanaat devri geride kalmıştı, şimdi ilerleme, büyüme, daha çok büyüme devriydi. Zaten bizi mahfeden(!) bu kanaatkârlığımız, bu kaderci/mütevekkil hallerimiz değil miydi? Bu büyüme sıtmasına bir de dini referans bulunmuştu: “İki günü bir birine eşit olan ziyandadır” buyurmuyor muydu Peygamberimiz de? Nasıl da durumu hakikate uydurmak yerine hakikati duruma uyduruyorduk? Bu sözün gerçekte ne ifade ettiği üzerinde kimse durmuyordu, gerek var mıydı ki? Büyüme sevdasından çok geçmeden Uğur Özen Ekmek Fabrikası da nasibini alacak, kara fırının yerine ekmek pişirme makinaları kurulacak ve çalışan sayısı on dörtten ilk başta ona düşecekti. Doksanların ortasına varmadan ise Uğur Özen Ekmek Fabrikası’nın kapısına kilit asılacaktı.

Büyüme sıtmasının henüz ortalığı kasıp kavurmaya başlamadığı o yıllarda, insanlar her türlü zor şarta, yokluk ve yoksulluğa rağmen mutlu idi. Neşelenmek için büyük şeylere ihtiyaçları yoktu. Ufak şeyler yetiyordu saadeti tatmak için. İnsanlar, yetmişli yılların siyasi kamplaşmalarını hariç tutarsak, bugünkü gibi, gergin/fitili tutuşturulmuş halde dolaşmıyordu orta yerde. Kaldı ki buralarda, o günkü kamplaşma atmosferi, yeni yetme ve bıçkın kimi gençler dışında rağbet görmüyordu. Bugün için büyük kavga ve küskünlüklere sebep olabilecek, hatta cinayet çıkartabilecek şakalar, o günler için hayata renk katan unsurlardı. İnsanlar birbirlerine türlü, çeşitli şaka ve latifeler yapabiliyorlardı. İnsanın birey olup kendi sınırlarına kapanmadığı, psikolog ve psikiyatristlerin müşterisi ve depresyon ilaçlarının müptelası olmadığı o zamanlarda, bu şaka-şenlik atmosfer her türlü zorluğu katlanır hale getiriyordu

Uğur Özen Ekmek Fabrikası’nın çalışanlarından Veysel Efendi vardı. Kendisi fırında ekmek satışını yapıyor, kasa ondan soruluyordu. Meziyeti bu kadar değildi tabii, akla hayale gelmedik şakalar/muziplikler hep onun başının altından çıkardı. Fırının diğer bir çalışanı olan, dünyalar iyisi, altın kalpli Rasim Efendi, her seferinde onun şakalarına inanır ve en sonunda: “Ulan Veysel! Bu işin altında yine senin parmağın var” diye çıkışırdı. O mütevazı hayatında bir kimseyi kırdığı, her hangi bir kimseye en ufak bir kötülüğü dokunduğu vaki değildi Rasim Efendi’nin. Herkes ona isminin gerçek şekli ile değil de: Resim Efendi, diye hitap ederdi.

Rasim Efendi fırında umumiyetle temizlik işlerini yapardı. Vakit gelince fırından sessizce çıkar, az ilerideki Salih Paşa Camii’ne gider ve namazlarını orada eda ederdi. Ayazlı günlerde, hem dükkânda yaptığı temizlik işlerinden ötürü, hem de şadırvanda abdest alıp camiye girene kadar ıslak kaldığından, elleri çatlayıp perişan olurdu. Yine bir cami dönüşü her zamanki sakinliğiyle dükkâna girdi. Ellerini önünde birleştirip üzerlerine doğru bakarak, derin bir “offf “ çekti. Yüzünü acı hissi sarmıştı. Üstü ahşap, iskeleti demir ve çekmeceleri sacdan olan masanın önündeki, döşemesi yıpranmış sandalyeye oturdu. Masanın arkasındaki eskimiş koltukta oturan Veysel Efendi’ye ellerini uzattı. “Baksana Veysel” dedi, “ellerim ayazdan çatladı, perişan oldu, buna ne yapmak gerekir acaba?” Veysel Efendi’nin muzipliği aklından çıkmıştı belli ki. Rasim Efendi’nin ellerine bakarak yüzünü buruşturan ve : “Uvvvv, ne yaptın sen Resim abi, bu ellerinin hali ne böyle?” diyerek acıma ve şaşkınlığını açığa vuran Veysel Efendi’nin zihninde yeni bir muziplik husule gelmekte gecikmedi.

“Dur,” dedi. “Bende bir merhem var. Sana onu vereyim, gece yatmadan evvel ellerine merhemi iyice sür, sabaha bir şeyin kalmaz” diye devam etti. Çok sevindi Rasim Efendi. Veysel Efendi metal çekmeceyi gıcırdatarak çekti ve içinden merheme benzeyen bir tüp çıkardı. Çekmeceyi yine gıcırdatarak yerine sürdü. Rasim Efendi’nin dişleri kamaştı ve tüyleri diken diken oldu bu sürtünme sesinden. “Hay Allah senden razı olsun!” diyerek merhemi aldı ve ceketinin cebine koydu. Birlikte birer bardak çay içtiler. Rasim Efendi her fırsatta Veysel Efendi’ye dualar ediverdi. Sonra kalkıp işe koyuldu.

Mesai bitimi toparlandı Rasim Efendi, kendisine bedelsiz tahsis edilmiş iki ekmeğini aldı ve çıkmak için kapı ağzına geldi. Kapıyı çıkmadan yine Veysel Efendi’ye seslendi: “Veysel, sağ olasın, ellerim çok perişan!” Çarşı boyunca yürüdü. PTT yönüne döndü, garajlara doğru yürüdü. Yürüdüğü caddenin Sivas Caddesine bağlanan köşesinde, kendi köylüsüne ait olan Özen Bakkaliyesi’nden, hanımının sabah verdiği siparişleri aldı ve yolun karşısına geçmek için sağa sola bakındı. Herhangi bir vasıta gelmediğinden emin olunca ivedi adımlarla karşıya geçip eve doğru yürüdü. Sızlayan ellerini paltosunun kollarının içine doğru çekti. Ve içinden Veysel Efendi’ye dualar etti yine.

Sabah, fırına o geldiğinde, Veysel Efendi yine masa arkasında oturuyordu. Gözü Rasim Efendi’deydi. Nasıl bir tepki göreceğini anlamaya çalışıyordu. Rasim Efendi’nin her zaman ve her şeye rağmen mütebessim olan çehresi gergindi. Sessizce geçti Veysel Efendi’nin yanından. Üzerini değişip tekrar masanın yanına geldi. Çehresinde acımtırak bir burukluk seziliyordu. Veysel Efendi kapıya bakındı. Kaçmak durumunda kalması ihtimaline karşılık, kapının açık olup olmadığını kontrol etti. Aralıktı kapı. Rasim Efendi akşam oturduğu sandalyeye bıraktı kendini, ellerini Veysel Efendi’ye doğru uzatıp, sitemkâr bir eda ile konuştu: “Yahu Veysel! Senin dün bana verdiğin ne idi? Ellerim dünkünden de beter oldu. Yatmadan evvel bir güzel sürdüm, ellerimi nereye attımsa oraya yapıştı. Baksana şu ellerimin haline, ne çektim merhemi ellerimden çıkartana kadar, perişan oldum vallahi” Rasim Efendi’ye 404 namlı yapıştırıcıyı verdiğini söyleyemedi Veysel Efendi. Gülmemek için bir süre direndi ve acele bir işi varmış gibi, dükkânın dışına attı kendini.

 

Şaban ÇETİN

 

 

 

About the Author:

Post a Comment

*