By 1 Ağustos 2020 0 Comments

Bayramın Getirdiği

Bayram kelimesinin kökeni ile ilgili farklı tezler var. Farsça’dan dilimize geçtiği iddialarının yanında eski Türkçe’de var olan bazı kelimelerden evrilerek bugünkü kullandığımız şekliyle BAYRAM halini aldığı yönünde görüşler de mevcut. Lakin bizi burada ilgilendiren, kavramın etimolojik kökeninden ziyade (işin bu kısmını dilbilimcilere bırakıyorum), sosyo-kültürel anlamı ve önemidir.

Sevinç, neşe ve mutlulukla özdeşleşmiş olan bayramların hayatımızda ve sosyalleşmemizde çok önemli yeri vardır. Özellikle çocukluk dönemlerimizin en akılda kalan ve hiç unutulmayan geleneğidir bayramlar… Bu sebeple kişisel ve toplumsal hafızamızda ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Esasında diğer toplumlar için de durum farklı değildir. Her toplumun bayram benzeri özel gün ve törenleri vardır ve benzer bir coşkuyla ve büyük katılımla kutlanır.

Belirli günlerde kutlanılan milli bayramlarımız da olmakla birlikte, bayram denildiğinde anladığımız ve çok farklı bir coşku ve neşe ikliminde kutladığımız 2 büyük dini bayramımız vardır: Ramazan ve Kurban bayramları. Her iki bayram da yoğun bir toplumsal paylaşımla kutlanır. Bayramlar vesilesiyle aynı ortak değerleri paylaştığımızın farkına varırken; insanımızın birbirini daha iyi anlaması, sahiplenmesi ve her zamankinden daha çok hoşgörü ve anlayış göstermesi için de bir fırsat oluşur. Bu algı ve farkındalık yılın kalan günlerine de yayılabilse toplumsal sorunlarımızın birçoğu kendiliğinden çözülecektir aslında.

Yukarıda da bahsini ettiğimiz gibi bayram, çocuklar tarafından yetişkinlere göre çok ayrı bir coşku ve sevinçle kutlanır. İnsanların “Nerede o eski bayramlar?” serzenişinden kastettiği, eski zamanların bayramları değil çocukluklarının bayramlarıdır aslında. Her insan için kendi çocukluğunun bayramı müstesna ve özeldir. Bayram en çok çocuklar için vardır! Kendi çocukluğumuzu düşündüğümüzde bütün bir yıl o iki bayramın gelmesini iple çektiğimizi hatırlıyorum. Günler öncesinden bayramın heyecanı sarardı ve kalan günleri saymaya başlardık. Ramazan bayramı öncesi çok daha ayrı hissedilirdi bu. Ramazan’ın başlaması aslında bayramın da habercisiydi bizim için. Bir ay boyunca bayramı bekler gibi her gün iftarı bekler, sonrasında teravihlerle, sahurlarla aslında bir ay boyunca her gün farklı bir bayram yaşardık. Heyecan arife gününde doruğa çıkardı. Bayramlıklar genellikle arife günü alınırdı. O gün bizim için yılın en uzun günü olur; dakikalar, saatler geçmek bilmezdi. Bir an önce bayram gelsin diye bayramlıklarımızı da yanımıza alarak erkenden yatar, sabahın olmasını beklerdik. Sabah erkenden kalkıp bayramlıkları giymek bayram neşesinin zirveye çıktığı andı. Başka zaman alındığında asla böyle tarifsiz bir sevinç doğurmayacak olan bayramlık kıyafetler o gün gözümüze apayrı görünürdü. Bayramlıklara birkaç gün özen gösterilir ama daha sonra bayram bitince onlar da büyüsünü yitirir, sıradan günlük kıyafete dönüşürlerdi. Çocuklara yılda bir kıyafet alındığı, tüketim çağına henüz tam olarak geçmediğimiz yıllardı o zamanlar. Şimdiki çocuklara neredeyse her ay yeni bir kıyafet alındığı için bayramlıklar da eskisi kadar önemsenmiyordur sanıyorum.

Bayram günü Bayram Namazı ile başlar. Güneşin doğuşuyla birlikte kılınan Bayram Namazı için dışarı çıktığınızda havanın her zamankinden daha farklı olduğunu, sadece o güne özel güzel kokuların ilahi bir kudret tarafından havaya sıkılmış olduğunu hissedersiniz. O gün camideki vaaz da, namaz da, hutbe de çok farklıdır, ibadetten alınan haz da bir başkadır. Namaz sonrası bayramlaşma faslı başlar; önce camide daha sonra evde bayramlaşıldıktan sonra genellikle ailenin en yaşlısının evinde geniş ailenin birlikte sofraya oturduğu bayram yemeği ya da kahvaltısına sıra gelir ki, bayram gününün en beklenilen anlarından biriydi bu. Her evden gelen yemeklerle çok zengin bir görüntü oluşturan bu sofrada, güzel bir ziyafet çekilirdi.

Çocukların en çok beklediği an, genellikle bu yemeğin sonrasında (bazen de öncesinde) başlayan bayram harçlığı alma faslıdır. Büyükler arasında en bonkör olanın kim olduğu önceki bayramlardan bilindiği için onunla bayramlaşmaya daha fazla ihtimam gösterilirdi. Bir taraftan harçlıklar toplanırken, diğer yandan da her zaman olmayacak şeker, çikolata bolluğundan azami derecede istifade edilirdi. Mahalledeki evleri ziyaret ederek toplanan şekerlerle bir süre idare edecek şeker stoğu da yapılırdı.

Bayram sabahının ritüelleri çocuklar açısından bu şekilde tamamlandıktan sonra bayram vesilesiyle bir araya gelmiş akraba çocukları ve mahalle arkadaşlarıyla oyun zamanı gelmiştir. Bayram harçlıklarıyla alınmış oyuncaklarla birlikte oyuna da doyulurdu. Bayram dolayısıyla her zamankinden daha hoşgörülü ve şefkatli olan anne-babalar o gün yapılan yaramazlıklara da göz yumarlardı.

Bayramın kalan günleri de akraba, eş dost ziyaretleri ile tamamlanır ve yolunu bütün bir yıl beklediğimiz bayram sona ermiş olurdu. Eskiden Bayram tatil değil ziyaretti… Çocukluğunu bizim gibi taşrada geçirmiş olanlar için bayramın en güzel tarafı, herkesin bir arada oluşu; sevinci ve neşeyi de bir arada paylaşmasıydı. O gün ne kadar kalabalık olursa neşe ve eğlence de o kadar fazla olurdu. Şu an yaşamakta olduğumuz büyük şehirlerde ise bayram çok farklı. Geleneksel bayram adetlerini korumaya çalışanlar olduğu gibi; bayramı manevi ve sosyal boyutundan tamamen soyutlayıp, insanlardan uzakta sadece bir tatil, dinlenme ve eğlenme aracı görenlerin sayısı da hiç az değil.

Bayramın yetişkinler açısından anlamına gelince; ibadet boyutu olması sebebiyle yaşanan manevi hazla birlikte, hem büyükleri hem de çocukları memnun etmekten ibarettir diyebiliriz. Çocuklar gerek hediyeler alınarak, gerekse eğlendirilerek memnun edilirken; büyükler de ziyaretlerle sevindirilir. Sadece diriler değil ölüler de unutulmaz ve kabir ziyaretleriyle onlar da memnun edilir. Bayramlarda en büyük yük kadınlar ve annelerin sırtındadır. Bayram temizliği ve yemek hazırlıklarının yanında, çocukları hazırlamak, misafir ağırlamak gibi işler oldukça yorucu olsa da günün manasından dolayı hiç şikayet etmezler. Yaşlılarımız için bayram gününün en büyük hediyesi ise hatırlanmak ve ziyaret edilmek, çocukları ve torunlarıyla bir arada olmaktır.

Çağ değişse de, gelenekler ve alışkanlıklar değişime uğrasa da, zihniyet ve bakış açılarımız farklılaşsa da, bayramların önemini yitirmeyeceğini, yitirmemesi gerektiğini; zira manevi ve sosyal açıdan bayramın boşluğunu başka hiçbir şeyin dolduramayacağını düşünüyorum. Bayramlar sayesinde psikolojik bir rahatlama ve iç huzur sağladığımız gibi, bir araya gelerek ve paylaşımda bulunarak sosyal bir ihtiyacı da karşılamış oluyoruz. Bayramı sıradan bir tatil gibi algılayıp, insanlarda kaçarak yaşayanlar, bu kutlu günlerin hazzından da mahrum olmaktadırlar ne yazık ki…

Her günümüzün bayram coşkusu ve farkındalığı içinde geçmesi dileklerimle…

ABDULLAH APAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*