By 1 Ekim 2014 0 Comments

Betonlaşan İstanbul

2006 yılının Mayıs ayında başladı İstanbul maceram. Herkes için taşı toprağı altın İstanbul, benim içinde artık gurbete ilk adım atılan şehirdi. Büyüklüğü, karmaşası, kalabalığı ile hep ürkütücü olan İstanbul İçindeyken kaçmak istediğim, dışındayken özlediğim şehirdi.

Anadolu’dan gelen insanların hep korktuğu, ürpertici bir o kadar da içinde yaşayan insanlara fırsatlar sunan umutların ve hüsranın şehri İstanbul.

Belki vapura binip karşıya geçmenin, Eminönü’nde balık ekmek yemenin, saraylarını gezmenin, Kız Kulesi’nin karşısında çekirdek yemenin, boğaza nazır çay içmenin dayanılmaz hazzını sunan şehirde, her şey tozpembe değil. Belki birçok güzelliği barındırıyor içerisinde İstanbul. Ama bir o kadarda acımasız, bir o kadar da yalnızlıkların şehri İstanbul.

Sekiz yılı aşkındır yaşadığım İstanbul’da yaşanan hızlı değişim ve dönüşüm, hiç olmadığı kadar önemli sorunları da beraberinde getiriyor. Benim en çok dikkatimi çeken değişim ve dönüşüm ise betonlaşma.

Var olan imkânlarının üzerinde nüfus yükü taşıyan İstanbul’da, dar toprak alanları üzerinde kentleşme  lanca hızıyla devam etmekte, bu hızın ivmesine bağlı olarak, maalesef  betonlaşma süreci de beraberinde gelmektedir. Yani şehirleşme imkânları bulunmasına rağmen, hem siyasi hem kişisel tercihlerin sonucu olarak İstanbul’da yaşanan yapılaşma eğilimleri imar politikaları açısından tamamen bir gaflettir.

Özellikle konut alanlarının çok yüksek katlı binalarla ve bitişik nizamlarla yapılması, yapılarda soğuk düz duvarlı betonların kullanılması İstanbul’u şahit olduğu tarihten uzak sanal bir şehir haline dönüştürüyor. Yüksek fiyatlarla satılan ve rağbet gören binalarda harmanlanan insan kütleleri maalesef robotlaşmış kitleleri de beraberinde getiriyor.

İster hükümet aracılığıyla yapılan TOKİ konutları olsun, ister özel sektör tarafından yapılan konutlar olsun bu günkü kentsel dönüşüm kapsamında ortaya koydukları ürünler, mimari tasarımlar inanılmaz bir rant örneğidir.  Kibrit kutusu evlerde ve bu kibrit kutusu evlerinin çekmece gibi balkonlarında yaşayan insanlar her gün betonlara baktıkça katılaşan, tekdüzeleşen hayatlarına eminim lanet okuyacaktır bir gün. Artık son dönemlerde rant o kadar ilerlerdi ki geçen bir konuta gittiğimde balkonsuz evlere şahit oldum. Düşünebiliyor musunuz, içerisinde spor salonu, düğün salonu, çocuk parkı, yüzme havuzu bulunan 400 dairelik bir sitede balkon yok! Sebebi ise görünürde modern mimari olmakla birlikte aslında balkon alanlarından yapılan ekstra beş on daire. Bu beş on daire de müteahhide maalesef balkonsuz evlerde iki buçuk üç milyon gibi ekstra bir gelir sunuyor.

Düşünsenize, size sosyal anlamda her imkânı sunan balkonsuz evler! Çamaşırın bile makinede kurutulduğu, akşam gökyüzüne bakarak çay içme imkânı bile vermeyen ancak fiyatı iki yüz elli bin TL ile bir milyon TL arasında değişen balkonsuz evler!

Ya bu beton yapıların rengine, yaşamdan güvenlik, marjinallik nedeniyle koparan, site ahalisinden başkasına yabancılaştıran biçimine ne dersiniz? Yüksek binaların estetikle alakalandırıldığı başkaca bir ülke ya da il var mıdır bilemiyorum.  Ancak hani bir yapıyı mühendislik olarak inşa edersiniz, beton öğelerinin çizimini, boyanmasını, çevre düzenini RANT üzerinden değil de yaşam alanı üzerinden hesap edersiniz. Buna da bir noktaya kadar evet ama İstanbul’da şu anda yaşanan kentleşme gerçekten beyin estetiğinden uzak ve bir o kadar da yaşam şartlarını git gide zorlaştıran bir kentleşme.

Kent yöneticilerinin yerel yönetim temsilcilerinin Fen İşleri, Yapı İşleri, İmar, Çevre Müdürlerinin, evini müteahhide verenlerin, kendine ev alacakların sorgulaması gerekmez mi bu değişimi? Kentleşme de bir vizyon oluşturulamaz mı? Bodrum katı evleri bahçe katı diye, zemin katındaki evleri yüksek giriş diye yutturan bir sistemin kentleşme vs. kavramlarla işi olmaz! Çünkü rant sorgulatmaz. Rant sadece getiriye bakar. Bu ranta ya da insancıl şehirleşmeye, sadece devletin ya da hükümetin gücünü yanına alan mahalli idareler dur diyebilir. Bu da ancak kentleşme bir devlet politikası haline gelirse mümkün olur.

Belediyeciliğin verilecek her imar başına alacağı gelirlerin yanında kentleşme kavramı maalesef sönük bir kavram. İstanbul’da ulaşıma, yağmur ve sel suyuna alınan tedbirlerin asgarisi düzeyinde kentleşme vizyonuna yönelik tedbirler alınmıyor. Arsa maliyetinin en babasını alsan maliyeti iki yüz bin TL’yi geçmeyecek evlerin, milyonlar üzerinden konuşulması kentleşme vizyonun önündeki en büyük engeldir. Öyle ya, sorsanız bir belediye başkanına kentleşme vizyonunuz var mı diye verecekleri cevap “Siz şöyle bir geçmişe bakın” diyeceklerdir. Yani, geçmiş siyasetin yürüttüğü vizyona bir de bizim vizyona bakın diyeceklerdir. Evet, ben de diyorum ki İstanbul’un kentleşmesi tamamen vizyondan uzak. Kare veya dikdörtgen biçiminde düzenli evlerin yapılması kentleşme değildir. Nüfus yoğunluğunu ve oksijeni adaletli dağıtmak kentsel bir vizyondur.

Birkaç sefer Avrupa’ya gitme imkânım oldu. Orada kentleşme adil bir dağıtım ve küçük binalardan geçiyor. Çokta sevmedim Avrupa’yı. Avrupa hayranı da değilim ancak orada bütün planlama insan yaşamını nasıl kolaylaştırırız üzerine kurulu.

Bu gün Üsküdar’ın göbeğinde, Kadıköy’ün göbeğinde, Ümraniye’ de ve birçok yerde alışveriş merkezi var ve yeni yapılacak olanların da inşaatları devam ediyor. Gerçekten şu AVM’lere ruhsat veren, şehrin can damarı olan yolların hemencecik yanına AVM kurduran belediye hangi fikirden olursa olun bu ilin kalbine en büyük hançeri saplıyor. Birazcık plan ve AVM kültürü olmalı. Hani şöyle azıcık ta insanı düşünen, yarını düşünen… Buralara ruhsat veren kişiler yurt içi ve yurt dışı yapı ve mimarlık fuarlarına, gezilerine, eğitim veya seminerlerine görevli olarak gönderilmelidir. Söz konusu birimlerin başındaki kişilerin bilgi ve görgüleri genişletilmelidir. AVM’ler ivedilikle yaşam merkezinden çıkarılmalıdır. Ya da her ilçeye birden fazla ruhsat verilmemelidir.

Kaldırımlarda engelli sandalyelerinin çıkabileceği basit rampalar dahi konulmazken, esnafa her türlü denetimler yapılırken AVM vb. yapı sahiplerinin trafik ve park işgaline göz yumuluyor İstanbul’da.

Bütün bunların sonucu yaşanabilen İstanbul’dan yaşam alanları daralan, yeşilin yerini betonun aldığı bir şehirleşmeye gidiyoruz. Hem de bir daireye milyonlar ödeme pahasına.

Betonlaşma İstanbul’da iklimi de değiştirdi. Gerçi dünya genelinde iklim değişiklikleri yaşanıyor ama İstanbul’da yaşananda betonlaşmanın da etkisi var.

Kent kimliğini yeniden canlandırabilir miyiz diye sorarken; “umutsuz!” cevabını veriyorum bu gidişle maalesef… Beton yığınları ruhlarımıza da yansıdı. Beton gibi olduk hepimiz İstanbul’da. Kendimize yabancılaştık. Herkese yabancılaştık. Kapitalist sistemin betonlaşan İstanbul’unda bizler de betonlaştık.

Neyse ki Sorgun Düşünce Kulübü var. Bu kadar betonlaşan İstanbul’da, rahat nefes alabildiğimiz, balkonumuz, yaşam alanımız.

Herkes için yaşanabilir, az işgal edilen, beton kadar yeşile de önem verilen bir İstanbul dileğiyle.

 

Şahin BOZOK

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

 

About the Author:

Post a Comment

*