By 1 Haziran 2012 0 Comments

Can Şenliği/Abbas Sayar

Can Şenliği, Köy Romanı türünün Türkiye’deki önemli temsilcilerinden olan Yozgat’lı şair/yazar Abbas Sayar’ın Yılkı Atı ve Çelo’dan sonra 1974 yılında yazdığı 3. romanıdır.Roman 1975 yılında Madaralı Roman Ödülü’nü kazanmıştır.  Okumuş olduğum baskı Cem Yayınevi tarafından 1980 yılında yayınlanmıştır ve 159 sayfadan oluşmaktadır.

Roman, hayatının büyük kısmı yokluk ve yalnızlık içinde geçen eski katar başı Hüseyin Ağa’nın ömrünün son 3-5 ayında mutluluğu ve rahatı arama çabalarını konu alır. Aynı zamanda Hüseyin Ağa’nın ağzından anlatılan anıları sayesinde geçmişe dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir.

Kurtuluş Savaşı boyunca birçok cephede savaşan Hüseyin Ağa, memleketi Yozgat’a döndükten sonra katar başı olarak Yozgat-Samsun hattında yıllarca eşek sırtında mal getirip götürmüş; önce at arabalarının sonra da motorlu vasıtaların yaygınlaşmasıyla 50 yaşlarında işsiz kalmıştır.  Hüseyin Ağa’nın aşağıda anlattıkları o dönem şehrin sosyo-ekonomik yapısıyla ve yaşanan köklü değişimle ilgili önemli bilgiler vermektedir bize:

“Tomafil, kamyon nerede? Gıçı kırık bir Tatar arabası bile yoktu bizim gençliğimizde. Bütün yük develerin, haşavuzdan (haşa huzurdan) eşeklerin sırtındaydı. Koca şehrin tüm nakliye işlerini bunlar yapardı. Doksan üç Kırım muhacirleri getirdi arabayı, yaylıyı… Tatarların altında yaylıları görünce millet tümüyle seyrine çıktı. Beş on yıl geçmeden de bizim eşeklerin işini at, araba aldı. Daha önce eşek gaterleri vardı. En büyük gaterler Allılarındı, Nizamlarındı, Gürcülerindi. Ben hepsinde çalıştım. Havza pavlikelerinde buğday tutardık. Samsun’a mercimek yüklerdik. Nohut yüklerdik. Fasulye yüklerdik. Karşıdan da gazyağı, pırtı, şeker çıktı mı iki başlı Samsun kirası olurdu.

O zaman tüccarların cümlesi Ermeni’den, Rum’dandı. Atamyanların, Pandeliyanların, Çavuşoğullarının, Ketencioğullarının büyük pırtı mağazaları vardı. Sağa sola tüm bir dünyaya mal satarlardı. Bizden de üç beş çerden çöpten bakkaldan başka kimsecikler yoktu. Bizimkiler katip olurlardı. Bizim gibi gıldır gücüklerde gaterlerde eşşekçilik…”

Zor şartlar altında çalıştığı dönemlerde kazandığı üç beş kuruşu sağda solda gönül eğlendirerek çarçur eden Ağa, katarcılığın tarihe karışmasından sonra en azından 2 oğlunun meslek sahibi olması için çabalamış; Ermeni ustaların yanında oğullarından biri kalaycı diğeri de semerci olmuştur. Ağa bu arada eşini de kaybetmiştir. Babalarının zoruyla zanaat sahibi olan oğullar, sonrasında evlenerek çoluğa çocuğa karışmış ama işsiz güçsüz Hüseyin Ağa da gözlerine batmaya başlamıştır. Zamanla gözden düşen Hüseyin Ağa evlatları tarafından sokağa atılmak suretiyle dışlanarak ömrünün son 30 yılını yoksulluğa ve kimsesizliğe terk edilmiş bir şekilde geçirmiş; uğradığı vefasızlığı, insanların acımasızlığını ve kötülüğünü toprağa ve yokluğa bağlamıştır. Aşağıdaki cümlelerde bu çok net ifade edilir:

“Rabbim tüm bir zulmü bizim buralara vermiş. Bir yerin arazisinde hayır yok mu? İnsanlarında da hayır yoktur… Bizim buralarda kötülük alıp başını gittiyse, bil ki yokluktan. Toprakta yok. Adamında da helbet ne para bulunur ne de ehlak-i umumi…”

Roman, ahir ömrünü çileli bir şekilde geçiren Hüseyin Ağa’nın matbaacı Nail Bey’in bağında bekçilik işine alınmasıyla başlamakta ve büyük kısmı 2 ay boyunca yapacağı bekçilik esnasında yaşadıkları, Nail beye anlattığı anıları, geçmişine dönük muhasebe, içine düşürüldüğü sefaleti ve başta kendi öz evlatları olmak üzere insanların kötülüğü ve acımasızlığını sorguladığı bölümlerden oluşmaktadır.  Bunun yanında bağda tek başına sıkılmaması için Nail beye aldırdığı eşeği Can Şenliği’yle konuşmaları, ona duyduğu sevgi, şefkat, insanlarda bulamadığı iyiliği, dostluğu, vefayı onda aramasını da konu alır. Ağa, bağda yalnız geçirdiği gün ve gecelerde, teselliyi ya geçmişteki güzel günlerinin hayaline dalarak ya da eşeği Can Şenliği’nde arar.

Tüm amacı bekçilik yaparak biriktireceği parayla kışı geçirmek olan Hüseyin Ağa’nın planları şehirde tesadüfen tanıştığı bir genç kadının köydeki dul ve yalnız annesinden bahsetmesiyle değişir. Ağa, kadının annesiyle evlenip köydeki evine yerleşmeyi hayal etmekte; ömrünün kalanını mutlu ve rahat geçirmeyi ummaktadır. Bu defa işler planladığı gibi gelişir. Fikrini genç kadına açar ve önce onu sonrasında da annesini bu evliliğe ikna etmeyi başarır. Bekçilik işini bitirdikten sonra, kazandığı parayla birlikte kendisine son yıllarında kol kanat gererek yatacak yer veren Hamamcı Mustafa Ağa’nın da desteğiyle evlenir ve kadının köyüne yerleşirler.  Bir süre sonra eşeği Can Şenliği’ni de yanına aldırarak mutluluğuna mutluluk katar.

Gel gör ki, Ağa’nın mutluluğu çok sürmeyecektir. Kadını evliliğe ikna ederken söylediği, birkaç bin lira parası olduğu yalanı başına iş açar. Böyle bir parası olmadığı anlaşılınca utancından köyü terk eder ve şehre döner. Düşürüldüğü bu durumun baştan beri sorumlusu olarak gördüğü ve kendisine ait evde oturmakta olan oğullarından (semerci olan) Salim’in evini ateşe verir ve o yangınla kendi canına da kıyar. Böylece, Hüseyin Ağa acılarını acı bir sonla dindirmiştir. Çaresizliğine çare olarak ölmeyi bulmuş, bunu yaparken de oğlundan büyük bir intikam almıştır.

 

ABDULLAH APAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*