By 31 Ekim 2016 0 Comments

Çocukluğumu Özledim

Bana göre dünyanın en güzel sokağıydı Karakol Sokak. Çünkü bizim sokaktı. Çocukluğumun nasıl geçtiğini hiç anlayamadım. Büyümeyi büyük bir şey sanırdım. Ah bir büyüsem derdim. İnsan, yaşı ilerledikçe çocukluğun tadının bir başka olduğunu anlıyor. Elbette ki büyüdükten sonra da anılarımız var fakat hiçbiri çocukluğumdaki gibi güzel değiller.

Her mevsimin kendine özgü oyunları vardı.  Yaz hiç bitmesin isterdik. Balıkları ellerimizle tuttuğumuz, yüzmeyi öğrenmeye çalıştığımız fakat öğrenemediğimiz dereleri özledim. Başka mahalledeki çocuklarla futbol maçı yapıp yenildikten sonra yaptığımız kavgaları özledim. Saklambaçları (yumuçmayı) özledim. Bizi bulsunlar diye oynamazdık. Bulmasınlar diye öyle uzak ve kuytu yerlere saklanırdık. Yakar top ve istop kız oyunu diye oynamazdık. Kör ebeye başladı mı saatlerce oynardık, zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Hele bir eş gördüm oyunu vardı, Ramazan ayında iftardan sonra, sahur vaktine kadar oynardık. Mahallede bir düğün varsa bil ki yüzük oyunu da vardır. Herhalde pantolon kemeriyle yediğimiz sopalarla bir yol yapsan, Edirne’den Kars’a kadar uzanır.

O zaman sokakta evler tek katlı ve bahçeliydi. Aşağı yukarı herkesin meyve ağaçları vardı. Buna rağmen herkes başkasının meyvesini yolardı. Zaten işin zevki de oradaydı. Ha zaten haram da sayılmazdı. Kul hakkı hiç sayılmazdı. Göz hakkı idi (!)

Sonbahar ayı hiç cazip gelmezdi. Çünkü okulların açılma vakti gelmiş demekti. Okul açılması demek oyunu kısmak demekti. Okullar açılınca mahalledeki oyunun bir kısmı da, okulların bahçelerine kayardı. Yokluk içinde küçük harçlıklarla biriktirdiğimiz paraları bir araya getirip ortak bir plastik top alırdık. O top patlayana kadar futbol oynardık. Paramız bittiğinde demir, teneke, bakır gibi hurdaları toplar satar, parasıyla ya hamama gider ya da yine top alırdık. Tabii ki para kaynağımız bu kadar değildi. Özellikle Pazar günleri düğünleri iple çekerdik. Damat gelini aldıktan sonra çatal yola gider (çatal yol çevre yolundan çarşıya inen yol), gelin arabasının yolunu keserdik. Küçük de olsa sinema, sucuk-ekmek parası çıkarırdık.

Hele bir tornet arabamız vardı. Tornetin kalitesi, tornet sahibinin mahalledeki statüsünü belirlerdi. Tornet arabaları eski rulmanlar ve tahtadan yapılan bir arabaydı. Yokuş aşağı dengeli sürmek çok önemliydi. Elinle arabayı yokuş yukarı çıkarmak çok zor olsa da, çıktıktan sora aşağı doğru inmek çok zevkliydi. Eğer yokuş yoksa sırtından birisinin ittirmesi gerekirdi. Sonbahar ve ilkbahar ayları bilye yani misket oynama mevsimiydi. Bilye aslında oyundan daha ziyade üç beş kuruş harçlık kazanma aracıydı. Bu konuda çok iyi para kazanan arkadaşlar vardı. Bir gün 1000 TL gibi büyük miktarda para bulmuştuk. 1000 TL çocuklar için büyük paraydı. Parayı harcamak bir yana, parayı bozdurmak için üç gün uğraşmıştık. Bu sırada ailemizin haberinin olmaması gerekiyordu. Koca sokakta kaç çocuk varsa hepsine yetmiş, hatta artmıştı. Bu parayla birlikte, bilyeler de artmış iyi bir sermaye oluşturmuştuk. Bunun yanında çiviyle çizgi çizme oyunu, mahalledeki hızarın yolu ile trencilik oyunu, duvarın üzerine tebeşirle çizerek oynanan üçtaş, dama vb. oyunlar, diğer oyunlardan arta kalan zamanlarda oynanırdı.

Kış ayı kardan adamdan öte kızak kayma mevsimi idi. Sorgun’daki karayolu çift yol değildi. Garajlardan aşağı çukur vardı. Yağışlarla orası dolar ve buz tutardı. Uzun süre de erimezdi. Bütün mahalleli orada kış boyu kızak kayardık. Hatta sokaklarda kar ve buz neredeyse hiç kalkmaz okula kayarak giderdik. Oyun sokak arasındaki yollarda oynanırdı. O zaman mahallede kamyonların dışında otomobili olan neredeyse yoktu. Kamyonlarda İran, Irak veya çevre illere yük taşımaktaydı. Bu sebeple sokaklar araçların değil insanlarındı. Onun için hala insanımız, o günden kalma bir alışkanlık olsa gerek sokak ortasında yürüyor.

Yahu bu kadar oyundan sonra ders çalışmaya vakit kalır mıydı? Tabii ki hayır. Okul ve dersler hep ikinci plandaydı. Zaten babam da bu duruma hep şaşırır; “Yahu siz nasıl talebesiniz, hocalarınız size hiç ödev vermiyor mu, nasıl sınıf geçiyorsunuz” diye kızıp dururdu. Şimdiki çocuklar gibi İngilizce kursu, gitar kursu, satranç kursu vb. kursları bilmezdik. Bildiğimiz bir kurs vardı, o da yaz tatili geldiğinde Laleli Camii’nde açılan Kuran Kursu. Onda da bir ilerleme kaydedemezdik. Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur, hesabı her yaz geldiğinde aynı şeyleri okurduk. Tatil de başladığı gibi biterdi. Bütün bunları hatırlayıp yazarken Cengiz Ayatmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanı aklıma geldi. Gerçekten de düşünüyorum, şimdiki çocuklarla kıyaslıyorum, bizim çocukluğumuz asra bedelmiş. Bu yaşadıklarımın hepsini normalde hatırlayamazdım. Ama yazıma başladıktan sonra sanki ilham geldi. Çocukluğuma gittim.

Anladım ki senin tadın başkaymış ey çocukluğum! Bir saatliğine de olsa çocukluğuma geri döndüm. Şimdiki çocuklar çok şanssız. Daha doğmadan, “Normal doğum mu olsun sezaryen mi olsun? Organik gıdalarla mı beslensin yoksa mamalarla mı beslensin? Çocuklara cep telefonunu ne zaman alalım? Oyuncaklar çocukların yaşına uygun mu? Ana dilin dışında yabancı dili ne zaman öğretelim?” vb. birçok soruya konu olmaktalar.

Bizim çocukluğumuzun tadı farklı idi ve bizim çocukluğumuz özlenecek kadar güzeldi.

 

Nuri KAYA

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

About the Author:

Post a Comment

*