By 1 Haziran 2013 0 Comments

Derviş ve Yol / Siyami Yozgat

Türkiye’de ezanın Türkçe okunduğu, Allah ve Resulü’nü anlatan kitapların yasaklandığı, medreselerin kapatıldığı, inananlara her türlü eziyet ve cefanın reva görüldüğü bir ortamda geçiyor yetim ve garip Derviş Sinan’ın hikayesi.

dervi ve yolYozgat’ın köylüğünden Derviş Sinan, daha çocuk yaşta babasını kaybetmiş ve annesi hastalıkla kıvranırken dayıları tarafından 12 yaşındayken medreseye verilmiştir. 15 yaşına yetim girmiş ve bu dönemde medreseler kapatılmış, tamamen sahipsiz kalmış, yetim Sinan’a medresede hocalığını da yapan Şakir Efendi sahip çıkmış ve yanına almıştır. Şakir Efendi, tüm Türkiye’de cihan kutbu olarak bilinen, manevi ilimlere ve sırlara sahip bir irşad edicidir. 27 yaşına kadar hocasının eteğinde, dizinin dibinde ve hizmetinde bulunan Derviş Sinan, bu yaşında ilk kez gördüğü hocasının kara gözlü kızına ilk görüşte aşık olur. İlahi aşkı ararken, mecazi aşkla yüreği yanan Sinan derdini kimselere anlatamaz ve çaresizlik içinde acılara düçar olur.

Şakir Efendi’nin; ‘Bizim hanede senin kısmetin yok!..’ sözünü, hocasının yanında kısmeti olmadığı şeklinde yanlış yorup, rüyasında aldığı birkaç işaret ile köyü terk eder. Niyeti İstanbul’a gidip başka bir mürşid-i kamil bulmak ve ona bağlanmaktır. Ama kendine bile itiraf edemediği asıl gerçek, kendinden ve aşk acısından kaçmak, uzaklaşmaktır. Son derece yoksul ve çaresiz olan Derviş Sinan’ın İstanbul’da yaşadıkları ve başından geçen olaylar dönemin İstanbul’unu karanlıkların nasıl kuşattığını ve inananlara nasıl eziyetler yapıldığını da gözler önüne sermektedir. Sırf ‘Ezan Arapça okunsun!’ diye yürüyüşe geçen insanlara, asker tarafından nasıl kurşun yağdırıldığı ve katledildikleri, sağ kalanların tutuklanıp zindana atıldıkları da yürekleri dağlayan manzaralardan… Derviş Sinan, medreselerin kapatılması, dergah ve tekkelerin lağv edilmiş olması sebebiyle aradığını bulamaz İstanbul’da. Sadece Mustafa Hulusi Efendi’ye ulaşır, ancak hocasına dönmesi söylenir kendisine kibarca

Sinan gördüğü bir rüya ile hocası Yozgat’lı Şakir Efendi’nin vefat edeceğini görür ve alelacele köye, hocasının yanına döner. Hocası ölüm döşeğindedir. Cenaze namazını Sinan’ın kıldırmasını vasiyet etmiş ve onu ne kadar sevdiğini göstermiştir. Vefatından önce Sinan’a iki kelime söyler: ‘O ölecek!…’ Sinan, hocasının ‘Bizim hanende senin kısmetin yok!..’ sözünü hatırlar ve bu sözden muradın, hocasının kızının da öleceği manasına geldiğini anlar. Hocası ve hocasının kızı kısa aralıklarla vefat edip Rab’lerine kavuşurlar.  Derviş Sinan öyle çaresiz, öyle kimsesiz, öyle sahipsiz ve yetim kalmıştır ki, ne yapacağını bilemez bir haldedir.

Yine gördüğü rüyalardan ve yaşadığı manevi hallerden aldığı işaretle kendini yollara vurur ve Şam’a doğru yola çıkar. Yayan vaziyette Antep’e, oradan Halep’e gider. Halep’te kervancı Halid’in kervanına katılarak, çöllerden geçerek nice eziyet ve meşakkatler çekerek önce Humus’a oradan da Şam’a ulaşır.

Şam’da geçirdiği günler boyunca karnını bile doyuracak parası olmadığından dilencilik bile yapmaya başlamıştır. Ne rüyasındaki işaretlerden ,ne gönlünü açacak aradığı mürşid-i kamilden bir iz bulamaz. Şam’a gelmenin pişmanlığını yaşar ama dönemez. Bir kitapçıda işe girip çalışmaya başlar. Bu arada kendisini Şam’a getiren kervancı Halid bulur onu.

Derviş Sinan kaderim böyleymiş deyip köyüne dönmeye karar vermiştir ama ziyaret ettiği sahabe mezarlığında 3 haraminin saldırısına uğrayıp, bayılana kadar dayak yer. Derviş Sinan’ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin’i Arabi’nin türbedarı Abdullah bulur ve türbede onu tedavi eder. Türbede kaldığı birkaç gün boyunca Muhyiddin-i Arabi (Hz.(K.S.A)’nin eserlerinden okur, hiç duymadığı sözler ve nüktelerle karşılaşır. Fakat artık Şam’dan ayrılma vakti gelmiştir.

Çocukluğundan, Şam’a gelişine kadar, yaşadıklarını düşünür. Hocasını ve sevdiği kızı kaybetmiş, çaresizliğine merhem olacak ve gönül kapılarını açacak irşad edicisini ararken nice eziyet ve cefa çekmiş, ama aradığı mürşidden bir iz dahi bulamamıştır. Tam türbeden ve Şam’dan ayrılacakken, manevi bir hale girer; Şeyh-i Ekber’in kabri yarılır ve Muhyiddin-i Arabi Hazretleri görünür. Rüyasında gördüğü ve kendisini Şam’a çağıran zatın o olduğunu anlar. Şeyh-i Ekber’in ruhaniyeti, mana aleminde kısa zamanda Derviş Sinan’ı irşad eder. İlahi aşka ve ilahi sırlara gönül penceresi birer birer açılmaya başlayan Derviş Sinan vuslata ermiştir nihayet…

Yukarıda özetlediğim bu eserde, yazar Siyami Yozgat, hikayenin geçtiği döneme ilişkin, insanları, şehirleri, camileri, tarihi eserleri ve kültürel yapıyı öylesine ustalıkla anlatmış ve tasvir etmiş ki kendinizi adeta oradaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Sanki gözünüzün önünde bir sinema perdesi açılmış ve bir filmi seyrediyormuşsunuz gibi canlı ve akıcı bir anlatımı var eserin.

Yazar, romanında bir çok tarihi gerçekliğin yanı sıra, can alıcı ayet ve hadisleri, çarpıcı tasavvufi ölçüleri de, hikayenin en uygun yerlerine ustalıkla nakşetmiş. Bir çok insanın bu eseri okurken, daha önce hiç duymadığı ve okumadığı ölçüleri okuyacağını, edinmediği bilgileri edineceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Mesela; Hz.Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile Hz. İsa arasındaki dönemde gelen bir nebi-peygamber olan Halid Bin Sinan’ı da eserde tanıyacaksınız.

Dönemin insanlarının madden ne kadar yoksul ve çaresiz olduğunu, günlük en basit ihtiyaçların bile ne derece zor karşılandığını, ne kadar büyük sıkıntılarla karşılaştıklarını gözleriniz dolu dolu okuyacaksınız.

Bu roman bir tasavvuf eseri değil elbette. Her ne kadar yüzeysel ele alabilse de, tasavvufu, mecazi aşkı da, ilahi aşka giden yolları da, fena fillah makamını, üveysi terbiye ve irşadı da tatlı bir üslup eşliğinde okuyup, mest olacağınızı düşünüyorum. Romanda kabul etmeyeceğiniz, belki eleştirebileceğiniz bir kaç küçük husus veya tabir de olabilecektir. Ama bu, esere değerini kaybettirmeyecektir.

Bu eseri yazabilmek için, çok araştırmış olmak, çok gezmek, çok okumak, çok dinlemek şart. Bu da yetmez; bunları üstün bir yetenekle harmanlamak, doğrulardan ve hakikatten sapmadan, okuyucu ile buluşturmak gerek. İlk defa bir eserini okuma fırsatı bulduğum Siyami Yozgat bunu ziyadesiyle başarmış. Siyami Yozgat’ı, romanları sinema filmlerine, dizilere konu olmuş ve dünya çapında şöhret kazanmış nice yazardan daha başarılı bulduğumu söylemem gerek. Kendisini tebrik ederim.

 

ALİ KAPLAN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*