By 15 Mart 2019 0 Comments

Irmağa Dönüş | Şaban ÇETİN

Yolcular, kırık dökük bir vesaitten birer birer indiler, öğlen vaktiydi. Arabadan en son o indi. Kendisi gibi askerden dönen bir kişi daha vardı yolcular arasında. Kucaklaşarak vedalaştılar. Artık Köhne’deydi (Sorgun). Kısa zamanda kendisiyle beraber gelenlerden kimse kalmadı arabanın durduğu meydanda. Ama o tahta bavul elinde sağa sola bakındı bir süre, Salih Paşa Camii’nin taş duvarlarına göz gezdirdi, bir şey arıyormuş gibi. Sonra caddeyi dolduran insan kalabalığına dikkat kesildi. Yanından geçen düzgün giyimli, kasketli ve pala bıyıklı atlıların ardından bakındı uzun uzun. Ne yapacağını, ne yana gideceğini bilmiyor gibiydi.

Cami avlusundaki çeşmeye yöneldi. Oldukça yıpranmış potinlerinin bağlarını çözdü. Kollarını sıvadı ve sıcak havada suyun serinliği ona ab-ı hayat gibi geldi. Bu yüzden abdest alma işini uzattı biraz. Öğlen namazını eda edip tahta bavulu ile camiden çıktı. Meydana, arabadan indiği yere geldi. Salih Paşa Camii’nin minaresini yerden tepesindeki aleme kadar süzdü. Sonra yine caddedeki kalabalığa bakındı. Bir telaş sezinledi, resmi sıfatlı olduğu anlaşılan kimi adamların yürüyüşünde… Sebebini anlamaya çalıştı ancak bir anlam veremedi.

Karnının epeyce acıktığını hatırladı. Cadde boyunca ilerledi. Fırından ekmek aldı. Bir bakkaldan ekmeğin yanına bir miktar da katık aldı. Biraz ileride bir kıraathane önündeki oturağa oturup bir bardak çay söyledi. Çayı küçük yudumlarla içerek ekmek ve katıkla karnını doyurdu. Bir çay daha içse miydi? Düşündü, vaz geçti. Yolu uzundu, tahta bavulunu eline aldı, yürüdü, gittikçe kalabalık azaldı, sokaklar tenhalaştı. Eğriöz’le beraber yürüdü bir süre. Dere kenarında sıralan söğütlerin serinliğinde, ununu elemiş eleğini asmış bir eda ile akan suya kulak kesildi: “Sen böyle aheste aktığıma bakma. Beni bir de baharda göreydin; nasıl coştum zincirler zapt etmez aslanlar gibi.” diyordu sanki Eğriöz. Dudak büktü Eğriöz’e: “Ben Çekerek ırmağının kıvrıla kıvrıla aktığı bir vadidenim, senin baharda eriştiğin kudrete o en zayıf zamanlarında bile sahiptir.” diye geçirdi içinden.

Eğriöz boyundan ayrıldı. Sararmış ekinler arasından geçip Köy Sorgunu’na (Çiğdemli) yöneldi. Zaman zaman ekin biçen ırgatlara rastlayıp sağ eliyle selamlayarak geçti, sol elinde tahta bavul git gide ağırlaşıyordu. Çiğdemli’den geçti, Karakız’dan geçerken artık dizlerinde derman kalmadığını hissediyordu. Onun bu bitkin halini gören yaşlı bir köylü seslendi: “Asker ağa ev yakınlığına buyur!” Takati tükenmek üzereydi zaten, ihtiyara doğru yöneldi. Toprak damlı evin saçağı altındaki gölgede, düven üzerinde oturan ihtiyar kalkıp onu karşıladı. Gelinine seslendi: “Bir minder verin buraya!” Biraz sonra bir minder geldi ardından bakır tasta ayran…  İçtikçe yeniden dizlerine derman gelmişti. İhtiyar köylünün suallerine cevap verdi. Cevaplar dışında fazla bir söz söylemedi. “Yolcu yolunda gerek” dedi ve ihtiyara teşekkür sadedinde dualar ederek müsaade aldı.

Ahmetfakılı köyüne vardı akşamüzeri. Asker arkadaşından mektup getirmişti köydeki ailesine. Köy meydanında arkadaşının baba ocağını sordu. Tarif ettiler. Onun gelişiyle evin önü bayram yerine döndü bir anda. Oğlundan mektup getiren genci evladı gibi sarıp sarmaladı arkadaşının ailesi. İzzet ve ikramda bulundular. Yatma vakti olunca seki üzerine yün bir yatak yaydılar. En güzel yastık ve yorgan açıldı delikanlı için. Yatağa girer girmez yarının hülyasıyla uykuya daldı. Anacığının ak ellerinin çifte oluklu bir pınar gibi çağladığını gördü düşünde. Çağlayan sular çoğalıp ırmak oldu, alıp götürdü sular onu hayaller ülkesine.

Sabahleyin erkenden yola koyuldu. Derelerden tepelerden geçti. Yalnızlığına türlü hayalleri yoldaş etti. Türküler söyledi, sesi geçtiği vadilerde yankılandı. Rastladığı gözelerden eğilip içti kana kana. Yürüdükçe artan sıcaklığı ve sol elinde ağırlaşan bavulu, köye vasıl olacağı anın hayaliyle unuttu. Yolunun üzerinde bir köy vardı. Yaklaşınca, köy meydanında, içinde jandarmanın da olduğu bir kalabalığın olduğunu gördü. Meydana sandık kurulmuştu. Rastladığı birisine ne olduğunu sordu.  Anayasa oylaması yapılıyordu. 1960 ihtilalini yapanlar, yazdıkları Anayasayı millete onaylatıyordu(!), sene 1961’di. Jandarmaya gözükmek istemedi. Ne olur ne olmaz diye kenardan savuştu.

Epey yürüdükten sonra bir ses duydu. Dönüp bakınca, şapkası elinde bir adamın koşarak kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Kendisi de koşmaya başladı. Epey koştu ancak ardındaki adam peşini bırakmıyor, o da koşuyordu. Şaşkındı. Neden kendisine doğru koşuyordu bu adam? Yamaca geçip taşa tutayım bunu, diye düşündü. Dere boyundan sapıp yamaca davrandı. Diğer adam ona göre aşağıda kalmıştı. İyi bir taşı gözüne kestirip hemen kavradı. “Bir adım daha atarsan taşa tutarım seni” diye seslendi. Adam durmuştu. “Bak! Ben solağım, solak adamın taşı pek yaman olur.” dedi. “Niye geliyorsun?” diye de ekledi. Adam: “Ben buraların yabancısıyım. Çeltek köyüne gideceğim, sana yolu soracaktım.” dedi. O: “Bu dereyi takip edersen seni Çeltek’e götürür.” diye cevap verdi. Adam yola koyulup uzaklaştı.

Biraz dinlendikten sonra o da yola koyuldu. Aşinası olmadığı bu dağlarda yürürken tedirgindi. Yürüdü, yürüdükçe tedirginliği azaldı ve yerini heyecana bıraktı. Köyüne epeyce yaklaşmıştı zira. İçini sevinçle beraber bir heyecan sarıyor, onca yorgunluğuna rağmen adımları hızlanıyor ve ayakları yerden kesiliyordu adeta. Bir çalının yanından geçerken ansızın parlayan keklikler yüreğini ağzına getirdi. Kendi bir yana düştü, elindeki tahta bavul başka bir yere savruldu. Neye uğradığını şaşırmıştı. Bir süre kendisine gelemedi. Sonra toparlanıp tekrar yola koyuldu.

Artık köylerinin çok yakınında; Topak Kaya mevkiindeydi. Topak Kaya’nın sırtından ırmağı seyretti, ırmak boyunca gezinen gözleri köyüne vasıl oldu. Uzun uzun baktı köye doğru, yüreği kaynadı, gözleri doldu. Ağlamakla gülmek arasında gidip geldi bir süre.  Yürüyüp ırmak kenarına indi. Bir bozlak söylenir gibi akan Çekerek ırmağının berrak suyundan, avuç avuç alıp yüzüne çaldı. Suyun serinliğini yüzünde ellerinde ve yüreğinde hissetti. Tahta bavulu açıp sivil elbiselerini çıkardı. Tamamı asker ocağına ait elbiselerini birer birer çıkartıp ırmağa savurdu. Sonra kendisi de daldı ırmağa. İki yıllık hasret ve mihnetten arınır gibi yıkandı ırmağın serin sularında. Yirmi dört ay boyunca, gurbet elde çok sıkıntı çekmişti. Şimdi gurbetten sılaya dönerken aşinası olduğu bu ırmağa kavuşmak, ona, çölde zemzem suyuna kavuşmak gibi geliyordu.

O, gurbette ailesini, sevdiklerini ve köyünü özlediği gibi, geçtiği vadiye hayat veren bu ırmağı da onlar kadar özlemişti. Askerlik için çıktığı gurbet yolculuğu, ona fırtınalı bir denize açılmak gibi gelmişti. Bu deniz ona hep yabancı,  hep hırçın ve hoyrattı. Oysa bu ırmak ne kadar da aşinaydı. Irmak onun köyünde her ailenin bir ferdiydi adeta. Onlar ırmağın, ırmak onların dilinden anlıyordu. Irmak, alışılmadık bir hayattan ve şehirlerde baş gösteren değişim ve keşmekeşten kendi ritminde akıp giden bir hayata varıştı. Sürekli artan bir hıza insanları zorlayan “moderinliğin” aksine, mevsimine göre kendi hız ve ahengini ayarlayan bir hayatın kaynağıydı buralarda ırmak. Ona dönüş hengâmeden selamete dönüş demekti.

Irmaktan çıkıp sivil elbiselerini giydi. Irmak boyunca köye doğru yürüdü. Onu gören bir çocuk koşarak, tandırda ekmek pişiren annesine: “Müjdemi isterim Bibi, İrfan ağabey geliyor!” diye müjdeledi. Yar Altı denilen yere yaklaşırken köylülerin birer ikişer oraya indiğini gördü.  Yar Altı denilen çimenliğe geldiğinde neredeyse bütün köylü oraya toplanmıştı. Yar Altı bayram yerine dönmüştü adeta. Aile büyüklerinden başlayarak herkesle sırayla görüştü. Gözü yaşlı anası onu sardığında, yanaklarının annesinin gözyaşlarıyla ıslandığını fark etti, damlalar süzülüp çenesinden göğsüne damladı. Tuttu anacığının ak ellerinden, rüyasını hatırladı. Ulu bir pınardan ab-ı hayat içer gibi öptü ak elleri. Annesinin avuç içleri kınalı ak ellerini iki yanağına bastırdı. İki gözünden iki damla yaş kınalı parmaklardan kayarak toprakla buluştu.

Şaban ÇETİN

About the Author:

Post a Comment

*