By 1 Ağustos 2018 0 Comments

Kaplıca Turizmi ve Sorgun Kaplıcaları

Su hayattır…

DÜNYADA KAPLICA TURİZMİ

Hızlı nüfus artışı, sanayileşme ve kentleşme ile birlikte ortaya çıkan çevre sorunları insan sağlığını günden güne bozmakta ve verimliliği azaltıcı bir ortam yaratmaktadır. Bu olumsuz ortamlarda bulunmak zorunda kalan insanlar sağlığını korumak, daha verimli olmak ve hastalıklarına şifa bulmak amacıyla sağlık turizmine yönelmektedir.

Sağlık turizmi faaliyetlerinden biri olan termal kaplıcalar (termalizm), soğuk ve sıcak mineralli suların sağlık amacıyla içme ve dış tatbiklerde kullanımı için turistlerin ulaşım, konaklama ve ağırlama gereksinimlerinin karşılanmasını sağlayan çok yönlü bir turizm çeşidi olarak ön plana çıkmaktadır.  Diğer bir ifadeyle termalizm, doğaya dayalı suların ısı, mineral ve radyoaktiflik gibi özelliklerinden yararlanılarak sağlık etkinliklerinde kullanılması ve bu etkinliklerin bilimsel esaslarla ele alınması temelinde yapılmaktadır (Sevindi ve Özdemir, 2001: 160).

Termal kaynakların kullanımı ve ondan çeşitli şekillerden yararlanmanın tarihi oldukça eskidir. İlk çağlarda sağlık ve dini amaçlarla kullanıldığı düşünülen bu kaynaklardan sistemli bir şekilde faydalanılması ve gelişimi Roma dönemine rastlamaktadır. Romalılar, ağrılı, sızılı hastaların ve savaşta yaralanan, yorgun düşen askerlerin kaplıca suyuna girmekle yaralarının çabuk kapandığı ve az zamanda zindelik kazandırdıklarını biliyordu. Romalıların her gittikleri yerde şifalı sular üzerine önemli tesisler kurdukları bilinmektedir.

Bugün tıbbın dev adımlarla ilerlemesine, yeni ilaçların bulunmasına, tedavi biçimlerinin daha etkin olmasına rağmen eski çağlardan beri insanlığa daha yararlı olan termal kaynakların, Batı ülkelerinde insanların zinde kalması, bitkinlik ve yorgunlukların giderilmesi, iş verimliliğini artırması için halen kullanılılmasına devam edilmektedir. Nitekim, Almanya (Bad-Kissngen ve Baden-baden), Fransa (Vichy, Aixler Bains), İtalya (Bataglio, Ischia), Çekoslovakya (Karisbad Marienbad) ve Avusturya (Bad Ischi,Böckstein) gibi Avrupa ülkeleri bu konuya önemle eğilmiş ve bu yöndeki yatırımlarla termal turizmine yeni bir boyut kazandırmışlardır.

Altyapı tesisleri, bozulmamış doğal çevre, tedavi merkezleri, tıbbi bakım, trafikten arındırılmış, tedaviye uygun yer temini ve kontrollü diyetle önemli sağlık merkezleri haline dönüşen kaplıcalar, alternatif turizmin vazgeçilmez seçeneklerinden biri haline gelmiştir (Selvi, 1996: 97).

Nitekim kaplıca turizmi amaçlı olarak Almanya ve Macaristan’a yılda 10 milyon kişi, Rusya’ya 8 milyon kişi, Fransa’ya yaklaşık 1 milyon ve İsviçre’ye 800 bin kişiden fazlasının gittiği bilinmektedir. (http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.15.07.2009).

TÜRKİYE’DE KAPLICA TURİZMİ

Türkiye’de de kaplıca turizmi uzun bir tarihe sahiptir. Anadolu’da şifalı sulardan Hititler döneminden itibaren faydalandığı bilinmektedir. Doğal ve beşerî unsurlar nedeniyle hasar gören, fakat yerini değiştirmeyen en eski kaplıca kalıntılarına Roma ve Bizans dönemlerinde rastlanılmaktadır. Nitekim Alexandria Troas (Kestanbol) ve Hierapolis (Pamukkale) hamam kalıntıları, Roma, Yalova Kurşunlu hamamı Bizans dönemine aittir (Doğaner, 2001 : 75). Anadolu’nun en eski turizm çeşidi olarak kabul edilen bu kaplıcalar, diğer şehirlerden gelen nüfusun tedavi ve spor amacıyla kullandıkları yerler olmuştur. Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da Ortaçağ’ın sosyal ve siyasi etkisiyle kaplıcalar gelişememiş ve büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılar’da Anadolu’daki termal kaynaklar tekrar önem kazanmış, harap edilmiş kaplıcalar onarılmış ve yeni kaplıca merkezleri inşa edilmiştir (Demirbey, 1992 : 101). Örneğin, Yoncalı (Kütahya) ve Karakurt (Kırşehir) kaplıcalarında Selçuklu, Çekirge (Bursa) kaplıcalarında Osmanlı dönemine ait hamamlar bulunmaktadır (Doğaner, 2001 : 75). Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde kaplıcalara gereken önem verilmemiştir. Cumhuriyet döneminde kaplıcaların gelişmesi için, su (balneoterapi) ve çamur tedavisinin (peloidoterapi) sağlık açısından iyileştirici özelliklerinin saptanması, su analizlerinin ve hidrojeolojik etütlerinin yapılması gerekmiş, bu gelişimde Atatürk’ün girişimlerinin rolü büyük olmuştur (Doğaner, 2001:75). Nitekim 1924 yılında, bugünkü Vakıfbahçe kaplıcası üzerine Bursa Çelikpalas Oteli yapılmıştır (Doğanay, 2001: 271). Yine Atatürk’ün isteğiyle Yalova örnek bir su şehri durumuna getirilmiş, 1936 yılında bu doğrultuda Termal Otel’in inşasına başlanmış, XIX. yüzyılda bataklık haline gelen Tuzla içmeceleri (İstanbul) otel, park ve bahçelere kavuşmuş, 1938 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde kurulan “Hidro-Klimatoloji Kürsüsü” açılmış ve kaplıca hekimliğinin Türkiye’deki temelini oluşturmuştur (Doğaner, 2001: 75). 1960’lı yıllarda Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü hidrojeolojik etütlerle Türkiye’de 615 kaynak sahası tespit etmiş ve önemli olanların kaynak etütleri yapılmıştır. Bu etütler Turizm ve Tanıtım Bakanlığı’nın termalizm plânlamalarında temel olarak alınmıştır. Nitekim 1973 yılında bakanlığın Gönen kaplıcası için hazırlattığı planlama çalışmaları çağdaş kaplıca anlayışının Türkiye’deki ilk uygulaması olup, bunu Yalova, Terme ve Sıcak Çermik gibi diğer kaplıca planlamaları izlemiştir (Doğaner, 2001: 76; Serpen ve diğerleri, 2009: 227). Yine 1982 yılında çıkan Turizm Teşvik Kanunu’ndan sonra ilan edilen turizm merkezleri arasına kaplıcalarda alınmış, bu tarihten sonra yatırım faaliyetlerine hız verilmiş, modern termal tesisler yapımına başlanmıştır (Ünal, 2003: 117). İlk olarak 1985 yılında Kükürtlü Kaplıca (Bursa) ve Doğanbey Kaplıcası (İzmir) turizm merkezi ilan edilmiştir ve 1985-1993 yılları arasında 31 kaplıca bu kapsam içine alınmıştır. Kaplıcaların turizm merkezi ilanından sonra 2634 Sayılı Turizm Teşvik Kanunu’na bir ek madde eklenmesi hakkındaki 1988 tarih ve 3487 sayılı yasa amacı uygun kullanılması koşuluyla, termal su ve arazi tahsisine imkân sağlamıştır. Bu madde turizm alan ve merkezleri içinde yer alan şifalı sıcak ve soğuk maden suyu kaynaklarını turizm yatırımcılarına tesislerinde kullanma hakkı vermiştir (Bastem, 1997: 53). 1991’de çıkan Turizm Yatırım ve Türkiye’de Kaplıca Turizmi ve Sorunları İşletmeleri Yönetmeliği’nde kaplıca tesislerine yer verilmiştir. Bu yönetmeliğe göre termal suların kaplıcalarda kullanımı için kaynakta öncelikle MTA’nın onaylı hidrojeoloji raporu ve Sağlık Bakanlığı’nın termal suyun fiziksel-kimyasal analizini yaparak, insan sağlığı için tedavi edici özelliğinin belirlenmiş olması gerekmektedir. Ayrıca bu yönetmelikte termal suların kullanımının projelendirilmesi, kaplıca tedavi merkezlerinde alınacak tedbirler belirlenmiştir. http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.15.07.2009).

Ülkemizde 1990’ların başlarında yapılan envanter çalışmalarına göre sıcaklıkları 20–102 ºC arasında değişen 900’den fazla termal ve mineralli kaynak bulunmaktadır (Değirmenci, 1995: 69). Tahmin edilen toplam termal sayısı 1300 ve şifalı su kaynaklarının sayısı 2000’in üzerindedir (Doğanay ve Soylu, 1999: 2). Bu özellikleriyle Türkiye şifalı su kaynakları bakımından dünya jeotermal kaynaklarının % 63,5’ini oluşturan Çin, İzlanda, A.B.D, Japonya’dan sonra dünyanın ilk beş ülkesi arasında yer almaktadır (Lund ve Freeston, 2001: 32). Ancak, coğrafî dağılımı, nitelik ve nicelikleri çok farklı olan ülkemizdeki jeotermaller ve şifalı su kaynakları üzerine yeterince araştırma yapılmamakta ve yapılan mevcut çalışmalarda tam olarak değerlendirilmemektedir.

TERMAL SULARIN SINIFLANDIRILMASI

Termal Sular çıkış noktasında sıcaklığı 20 ºC ve üzerinde olan sulardır.

  1. Mineralli Sular

Doğal ve sondaj-galeri yoluyla yeryüzüne çıkarılan, litresinde en az 1 gram çözünmüş mineral içeren, bakteriyolojik ve kimyasal kirlenmeye uğramamış olan, fizyolojik ve tedavi edici etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış sulardır.

  1. Termomineral Sular

Hem doğal sıcaklıkları 20 ºC’nin üzerinde olan hem de litresinde en az 1 gramın üzerinde çözünmüş mineral içeren sulardır.

  1. Özel Balneolojik Sular

Bazı özel mineralleri belirli en az (eşik) değerlerin üzerinde içeren sulardır. Bunlar;

  • Karbondioksitli Sular: 1 g/lt üzerinde çözünmüş serbest karbondioksit içeren sular.
  • Kükürtlü Sular: 1 mg/lt üzerinde -2 değerli kükürt içeren sular,
  • Radonlu Sular: 666 Bq/lt üzerinde radon ışınımı içeren sular,
  • Tuzlalar: 14 g/lt üzerinde NaCl iceren sular,
  • İyotlu Sular: 1 mg/lt üzerinde iyot içeren sular,
  • Florlü Sular: 1 mg/lt üzerinde florür içeren sular,

olarak sınıflandırılırlar.

KAPLICA TEDAVİSİNİN YARARLI OLDUĞU DURUMLAR:

Kaplıca tesislerinin kullandıkları termal suların fiziko-kimyasal özelliklerine göre endikasyonları Kaplıcalar Yönetmeliği uyarınca Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmektedir. Hastalıkların çeşidine göre uygun kaplıca suyunun seçimi, yararlanma teknikleri ve süreleri bir doktor tavsiyesi ile yapılmalıdır. Genel olarak kaplıca tedavisi aşağıda belirtilen durumlarda yararlıdır:

  • Solunum Sistemi Hastalıkları: Astma bronşiyal, Aronik bronşit, Alerjik üst solunum yolu hastalıkları, Pnömokonyoz’dır. Bu tür hastalıklarda daha çok klimaterapi uygulanmaktadır
  • Cilt Hastalıkları: Egzema, Akne, Psöriasis, Nörodermit, Kronik rezidüel ürtiker’dir.
  • Kas-İskelet Sistemi Hastalıkları: Dejeneratif eklem hastalıkları (Kireçlenmeler), Yumuşak doku romatizmaları, Bazı inflamatuar romatizmal hastalıklar (örneğin Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit), Ortopedik girişimler sonrası, Travmalar sonrasıdır. Bu tür hastalıklarda daha çok banyo kürleri uygulanmaktadır.
  • Kalp-Dolaşım Sistemi Hastalıkları: Kompanse kalp yetmezliği, Fonksiyonel dolaşım bozukluğu, Esansiyel hipertansiyon, Varisler, Periferik arter hastalıkları, Esansiyel hipontansiyon (özellikle ortostatik)’dır. Bu tür hastalıklarda daha çok banyo ve iklim kürleri uygulanmaktadır.
  • Mide-Bağırsak-Metabolizma Hastalıkları: Mide hastalıkları, Şeker hastalığı, Obesite, Gut, Karaciğer-Safra kesesi fonksiyonel yetmezlikleridir. Bu tür hastalıklarda içme kürleri ve şifalı çamur ağırlıklı olarak uygulanmaktadır.
  • Böbrek ve İdrar Yoları Hastalıkları: Kronik piyelonefrit, Kronik sistit, Kronik prostatit, Böbrek taşları, Fonsiyonel yetmezliktir.Bu tür hastalıklarda içme kürü, şifalı çamur ve banyo kürü ağırlıklı olarak uygulanmaktadır.
  • Kadın-Doğum Hastalıkları: Genital organların müzmin hastalıkları, Vejetatif over yetmezliği, Fonksiyonel sterilite (kısırlık), Ameliyatlar sonrası adhezyon profilaksisi, Dismenore (ağrılı ve zor adet görme), Fluor (genital akıntı). Bu tür hastalıklarda daha çok banyo kürü uygulanmaktadır.
  • Nörolojik Hastalıklar: Merkezi ve periferik kronik inflamatuar hastalıklar, Omurga hastalıkları, Travmatik lezyonlar, Spastik paraliziler, Nöro ve myopatiler, Vasküler nörolojik hastalıklar, inme rehabilitasyonu, Nöro-vejetatif distoni’dir.

Türkiye, volkanik ve tektonik bakımdan aktif alanların geniş yer kaplamasından dolayı termal kaynaklar yönünden zengindir. Bugün ülkede sıcaklıkları 20-102 ºC arasında değişen 900’den fazla termal ve mineralli kaynak grubu vardır. Kaynaklar, fiziksel ve kimyasal özellikleri bakımından çeşitli hastalık ve rahatsızlıklara karşı iyileştirici özelliklere sahiptir ve onların çoğu ilkçağlardan beri insanlar tarafından bilinmekte ve kullanılmaktadır. Son yıllarda giderek önemi artan bu kaynaklar, turizm çeşitliliği içinde yerini almış ve Türkiye’nin bazı bölgelerinde turistik çekim merkezine dönüşmüştür. Bu çerçevede bu çalışmada Türkiye’de ve Sorgun’da termal kaynaklar, derinlemesine irdelenmiş olacaktır.

 

SORGUN KAPLICALARI

Kaplıcalar Sorgun ilçesinde Yozgat-Sivas karayolu üzerindedir. İI Özel İdare Müdürlüğü mülkünde iki adet kaplıca ve motellerin yanı sıra birde 5 yıldız termal otel vardır.

Diğer sıcak su alanlarının kapladığı sıcak alana göre daha geniş bir sıcak alana sahip olan Sorgun sıcak su alanı, ilçenin yerleşim alanının doğu sınırlarından başlayıp, Yeniçeltek açık kömür işletmesinin bir kısmını kaplamaktadır. Bu sıcak su kaynağından 40 Lt/sn debi ile 50 C° ile 61 C° sıcak su elde edilmektedir. Fiziksel ve kimyasal analizler sonucunda “sülfatlı, sodyum klorürlü, hipertermal, hipertonik sular” sınıfına giren bu sıcak “su radyoaktif madde magnezyum, kalsiyum ve bor” ihtiva etmektedir. Halen kaplıca tedavisinde kullanılan bu suyun “ağrılara, kronik iltihaplı hastalıklara, spazm benzeri hastalıklara, kırık çıkık sekellerine ve taşıdığı yüksek orandaki radonun etkisiyle radyoterapik yönden yararlı” olduğu bilinmektedir.

Sorgun Kaplıcaları Bakanlar Kurulu kararıyla “Termal Turizm Merkezi” olarak ilan edilmiştir.

Kaplıcada Tedavi Olunan Hastalıklar: Sağlık Bakanlığının yapmış olduğu analizler sonucunda kaplıca suyunun aşağıdaki hastalıklara iyi geldiği raporlarla onaylanmıştır. Kaplıca suyu hekim kontrolünde “inflamatuvar romatizmal hastalıkların kronik dönemlerinde; kronik bel ağrısı, eklem hastalıklarının; miyozit, tendinit, travma, fibromiyalji, sendromu gibi yumuşak doku hastalıkların tedavisinde tamamlayıcı tedavi unsuru olarak, ortopedik operasyonlar, beyin ve sinir cerrahisi sonrası gibi uzun süreli hareketsiz kalma durumlarında mobilizasyon çalışmalarında, kronik dönemdeki nörolojik rahatsızlıklarda rehabilitasyon amacıyla, stres bozukluklarında ve spor yaralanmalarında” destekleyici ve tamamlayıcı tedavi unsuru olarak kullanılabilir niteliktedir.  (Yozgat İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü)

 

SORGUNLU’NUN KAPLICASI

(Sorgun’un ilk Profesörü Rauf Yücel Hoca’nın anılarından)

Bu çalışma hazırlanırken kaplıcanın sağlık turizmi, ekonomik getirileri ve sosyo-kültürel anlamlarını okuyucuya ve gelecek kuşaklara aktarabilmek için olabildiği kadar bilimsel bilgilerden yararlanmaya çalıştık. Turizm Bakanlığının ve büyük resmin içerisinde odaklandığımız Sorgun Kaplıcalarının duygusal içeriğine, ekonomik getirilerine ve kültürel etkilerine dokunabilmek için de yaşayan insan hazinelerinden birisi olan Sorgun’un ilk profesörü Rauf Yücel Hocamızın canlı hatıralarından yararlandık.

İki satır kültürü siz saygıdeğer okuyuculara anlatmak için yüzlerce kilometre uzaktan (Silivri’den Mecidiyeköy’e) gelme nezaketinde bulundu. Sorgun Kaplıcalarının etrafında dönen hayatı (1944-1960 yılları arası) olduğu gibi aktardı. “Arı-duru hafızası” ile anımsadığı Sorgun hamamlarının etrafında dönen kültürü bu vesile ile sizlere aktarıyor olmaktan oldukça mutluyum. Zira Rauf Hocam bu satırları sizlere aktarabilmem için özel ilgi gösterdi. Rauf Hocama teşekkür ve saygılarımla…

Dünyada ne oluyorsa, dünyamıza da o yansıyor.

Tarihi kayıtlara, kalıntılara bugüne erişmiş eserlere bakılacak olunursa, kaplıcaların insan sağlığındaki yeri oldukça önemlidir. Mimarisi ve diğer eserleri ile bugün bile kendisinden söz ettiren Roma İmparatorluğu, sağlık alanındaki ihtiyaç ve beklentilerini şifalı kaplıca sularında aramıştır.

Askeri birer tesis olarak kurulan ve yaralı askerlerin tedavisinde önemli merkezler olarak inşa edilen kaplıcalar, daha sonraları yöneticiler, zenginler tarafından da inşa edilen önemli eserler haline gelmiştir. “Kaynak suları olan bölgelerde kurulan sağlık amaçlı bu yapılardan birisi de Sorgun Kaplıcasıdır”. Öyle diyoruz ama, bugüne kadar Sorgun’da toprak üstüne çıkmış adı bilinen bir eserin, yapılış dönemini, yaptıranın ismini ifade eden ne bir kitabe/yazıt, ne de bir ören/kalıntı yoktur. Kesin bir yargıya varmak, yani “Sorgun Kaplıcaları Roma döneminde de vardı” diyebilmek bilimsellik açısından oldukça iddialı olacaktır. Ancak, Kaplıcanın ikinci (1952) tadilatında ortaya çıkan “mozaikler/kalıntılar” üzerinden bu fikre kapılmak da yersiz olmayacaktır.

Rauf Hocamın anlattıklarını resmetmeye çalışalım…

1940’lı yıllarda olmasına rağmen neredeyse “ilk çağda yaşayan” bir şehirdir Sorgun. Kendi ürettiğini tüketen ve dışardan hiçbir ekonomik girdi ya da çıktısı olmayan, kapalı ekonomi ile sosyal ve ekonomik yaşamını sürdüren Sorgun, İkinci Dünya Savaşı yıllarında dışarıdan sadece üç şey alırdı: Gaz Tuz, Bez. Bunların dışında dönemin insanı dışarıdan hiçbir alışverişte bulunmazdı. En teknolojik araçlardan birisi Etiler’den kalma kağnı arabalarıydı. Aydınlatma için çıra, zenginlerde ise idare ile gaz yakılırdı. Bu kadar kapalı ve imkanları kısıtlı şehirde, sosyal yaşamı renklendiren en önemli unsur kaplıca idi.

1944 yılından başlayarak gelenekselleşmiş kaplıca kültüründe aileler yakın akraba veya komşuları ile neredeyse iki üç haftada bir kaplıcaya giderlerdi. Kadın hamamı erkek hamamı vardı. 20 m² büyüklüğünde 90 cm. derinliğinde bir havuz ve etrafında kurnalar dizili, üç beş basamakla aşağıya inilen kubbeli yapının suyu açıktan oluklarla gelir, hamam içerisinde kadınlar ve erkekler tarafına pay edilirdi. Her iki tarafta da ortada büyük havuz etrafında yıkanma yerleri vardı. Zemini yassı taşlarla döşenmiş havuz yosun tutar, taşlar yeşil yeşil olurdu.

Şimdiki Sivas karayolu tarafından gelirken Eğriöz’ün üzerinden tahta bir köprüden geçilir, kubbeli hamama varılırdı.

Çevre köylerden, ilçelerden odun kömürü satmaya gelenler, özellikle yaz döneminde ve ırgatlık sonrası güz döneminde dış müşterisi artan hamamı Sorgun’un yerlilerinden Hamamcı Mustafa işletirdi.

1952 yılındaki büyük sel baskınında hamamlar sel suları ile dolup kullanılmaz hale geldiği için bir yıl kapatılarak özel idare tarafından tadilata alındı. Merdivenlerle aşağıya inilen kaplıca, baskın altında kullanılamaz hale gelmişti. Bu tadilatta kadın resmi olan kapı büyüklüğünde mozaikten taş çıktı. O dönemin tarih öğretmeni, bu kaplıcanın Roma döneminden kalma eser olduğu söylemişti.

Adanalı Nuran Yener öğretmen öğrencilerini alarak tadilat esnasında ortaya çıkan ve tekrar dönemin Özel İdare yönetimince kapatılan mozaik eseri öğrencilerine göstererek “bu esere bakılacak olunursa burası Roma döneminden kalmadır” demiştir. Bu mozaikten yapılmış kadın figürünün aynısı Gaziantep’te Mozaika diye bilinen eserle çok yakın benzerlik göstermektedir. Aynı dönem eseridir.

Hamam etrafında çiftçilik yapanların anlattıklarına göre tarlalardan sürekli küp, çanak çömlek çıkardı. Sorgun’un ilk yerleşim yerinin hamam etrafında olduğu yaygın bir kanaattir.

Eklem ve cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinen ve o dönemlerde 80 C°’nin üzerinde sıcaklıkta olan hamamda bir de terleme odası vardır. Özellikle eklem rahatsızlığı çeken yaşlıların rağbet gösterdiği mağara şeklindeki oda bu günkü sauna veya Fin hamamı gibi özellikleri andıran buhar odasıdır. Büyükler 10 kuruş küçüklerinde büyüklerin yanı sıra ücretsiz girdiği hamam, tüm ilçe halkının her ay mutlaka gittiği bir yerdir.

Sıcak su bolluğunun yaşandığı o dönemlerde Eğriöz’ün kenarlarında soğuk su eşmeleri gibi çok sayıda sıcak su eşmesi vardı. Sorgun’un gençleri camuzlarını (manda) burada yıkar, yağlarlardı. 1952 yılına kadar bu eşmelerin varlığı bilinmektedir.

Sorgun’da Hamam Kültürü

“Hamam deyince kurna, bakır tas, kürün, lif, yunmak, arınmak, şifa” gibi anahtar sözcükleri gelir akla.  Sorgun Hamamı şifa kaynağıdır. Cilt hastalıklarına, eklem rahatsızlıklarına ve romatizmal rahatsızlıklara iyi gelmektedir.

1949 yılında 2300 civarında nüfuslu bir kasabada herkes hamamın önemine vakıf ve bu hamamın müdavimi idi. Çevre köylerden gelenler akrabaları olanlar akrabalarında, olmayanlar ise hamamın yakınlarında çadır kurarak günlerce kaplıcaya giderlerdi. Hamam başında açık alanda yatak yorgan konaklayan hamamcılar, bir hafta kalır köylerine dönerdi. Otel motel olmayan kaplıcaların etrafında konaklama açık alanda idi.

Gelin Hamamı

Sorgun’da kültür, kaplıca etrafında şekillenmişti. Düğünlerin en baş etkinliği hamama gitmekti. Kız tarafı düğünün birinci gününde hamamı kiralar, tüm düğün alayını davet ederdi. O gün dışardan müşteri alınmaz sadece düğüncüler hamama girebilirdi. Gelinkızla birlikte en az 50-60 kadın ücreti düğün sahibi tarafından ödenmiş hamamda yıkanırlardı. Yaylılarla (payton) şehir merkezinden hamamlara gelen düğün alayı düğünün ilk gününü hamamda geçirirdi.

Damat Hamamı

Her düğün sahibi mutlaka gelin hamamı ve damat hamamı yapardı. Damat tarafı da düğünün ikinci günü gelirdi. Damat tarafının erkekleri o gün hamama davul zurna eşliğinde gider, hamama girmeden yöresel halayları çeker, sonra hep birlikte hamama girerlerdi. Düğünde kim varsa herkes o gün düğün sahibinin hamam misafiri sayılırdı. Hamamda türküler eğlenceler yapılarak damat ve yakınları yıkanırdı. O gün şehirde hamama doğru giden yaylılardan “damat hamamı” olduğu herkesçe anlaşılırdı.

Bu istisnasız tüm düğünlerin düğün töresi iken, zengin aileler damat hamamında Yozgat’tan “kabak kemane, cümbüş ve darbuka” getirtirdi. Bu sazlar hamam içerisinde gençleri eğlendirirken davul zurna dışarda sürekli çalardı. Hamamdan çıkan gençler tıpkı girerken olduğu gibi çıkışta tekmili birden tüm halayları çeker sonra kortej halinde erkek tarafının düğün evine gidilirdi.

Gelin-damat hamamları 1980’li yıllara kadar Sorgun’da yaşayan düğün kültürü idi.

 

SUBJEKTİF DEĞERLENDİRME VE ÖNERİLER

Konumlama diye bir şey var. Nerede olmanız gerekiyorsa orada olmak gibi bir şey…

Pazarlama bilimi ve pazarla iletişimin tecrübeleri ülkelerin, şehirlerin mal ve hizmetlerin kendisini nereye konumlandırırsa, o alanın gereklerini yerine getirmesi halinde hayallerini gerçekleştirebileceğinin şahitliği ile doludur.

Türkiye, kendisini yeniden konumlandırmaya çalıştığı, yakın orta ve uzak hedefler koyduğu şu yıllarda vizyonunu gerçekleştirmek için sürece bağlı rüzgarlara direnerek ilerlemektedir.

Sorgun da kendisini yeniden konumlandırmalıdır. Sosyolojik değişimleri, belirlenmiş hedefler doğrultusunda yönetemediğinizde kendiliğinden gelişen çimenler gibi yemyeşil olduğu anlar olabilir ancak bu kısa sürelidir. Bugün iyi olduğu düşünülen alanlar hızla yozlaşarak yerini başka alanlara terk edecektir.

Toplumsal huzurun tesis edilmesinde, ekonomik refahın sağlanmasında ve göçün durdurulmasında; “sosyal bütünleşme, sosyal dayanışma, sosyal hedef, sosyal barış ve ekonomik kalkınmışlık” önemli dinamiklerdir.

Kişisel algı ve anladıklarımızdan hareketle belirtmeliyim ki; kültürel varlıklara yeterince değer verilmeli, iç ve dışa dönük doğru bir kültür tanımlaması, doğru bir “Sorgun konumlaması” ve doğru bir Sorgun tanıtımı yapılmalıdır.

İlerisi için gerek Yozgat ve ilçeleri gerekse de Yozgat dışındaki Yozgatlılar için gastronomik unsurların tespit edilmesi gerekmektedir.

Yozgat mutfağının görsel medyada (televizyonda) yer bulması ve tanıtımının yapılması önemli bir çalışma olacaktır.

Yöresel mutfağımıza yönelik tarifleri de içeren basılı bir eser oluşturulması yemek kültürümüzün yaşatılması açısından önem arz etmektedir.

Sorgun’un iddialı olduğu yemeklerde kavram kargaşasının ortadan kaldırılarak Sorgun Yemeklerinin tescil edilmesi, markalaşmada etkili olacaktır.

Sorgun’dan giderken ne hediye verilmeli sorununa çözüm bulunması, Sorgun’a has bir hediyelik eşyanın ilçemize kazandırılması gerekmektedir.

Özellikle dinlenme tesislerinde şehrin imajına aykırı davranışlardan kaçınılması, tüm ilçenin sınırlarını kapsayan bütüncül bir bakış açısı ile şehir itibarının yüceltilmesi elzemdir.

Her şehrin kendi coğrafi kaderleri dâhilinde stratejik planları mevcuttur. Coğrafi unsurlar ne kadar etkin bir tespite konu edilirse edilsin ekonomi ile bütünleşmediği müddetçe çok bir anlam ifade etmeyecektir.

Tarihsel süreç coğrafi kader ile birleştirilerek, kolektif bilince hizmet edecek ortak paydalar ortaya çıkarılmalıdır.

Halihazırda Sorgun’un tarım, turizm, hizmet veya sanayi sektörlerinden herhangi biri üzerinde konumlandığı söylenemez. Her sektörden bir miktar olmakla birlikte lokomotif bir sektörün varlığından söz edilemez.

İlçede tarımdan öte ticaretin yoğunlaştığı düşünülür ise turizm bunu destekleyip tetikleyecek en etkin kaynaktır.

Turizm sadece denizi olan memleketlere has bir durum değildir. Tarih, kültür, yemek ve doğa ile eşlendiğinde turizm Sorgun için ciddi bir konumlanma sektörü olabilir.

Söz konusu turizm konumlandırmasında sadece inşaatları yapıp, reklamlar ile tanıtım yapılması suni bir konumlandırma olacağından ilçenin turizme dönük tüm alanlarda (özellikle beşeri sermaye, hizmet sunumu, hizmet standarlarının sağlanması) toplu bir dönüşüm yapması doğru sektör konumlandırması açısından bir zorunluluktur.

Hızla değişen şartların lehimize dönüştürülmesinde çağın gerekleri ve şehrin ihtiyaçları doğrultusunda yerel varlıklar profesyonel ajanslar ve uzmanlarca kurgulanıp tasarlanmalıdır.

Yeniden bir hikaye yazmak için hayal kurmak, hayal kurabilmek için uyanmak gerekmektedir.

 

Aydın BARAN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*