By 1 Mayıs 2016 0 Comments

Küreselleşme, Emperyalizm ve Türkiye

Emperyalizm kelimesi kulağıma hiçbir zaman hoş gelmemiştir. Bunun temelinde belki de hiçbir zaman sömürü kültürünü benimsememiş bir milletin bireyi olmam yatıyor olabilir. Ancak bu kavramı sevmiyor ya da kulağıma hoş gelmiyor olması sömürüye uğramadığımız anlamına gelmiyor.

Küresel dünyada, kapitalizm sistemine dayalı ekonomilerde sömürünün olmaması düşünülemez. Zaten küresel sistem ve kapitalizm, sömürü ya da emperyalizm üzerine temellendirilmiştir. Üretme ve satma üzerine kurulu tezgâhta kaynaklara ve tüketicilere hâkim olma sistemin olmazsa olmazıdır. Bu durum daha çok dünya geneline hitap eden emperyalizmin genel temasıdır.

Yazımda üzerinde durmak istediğim husus kültürel emperyalizmin Türkiye ve kültür üzerine etkileridir. Kültür bir milletin sahip olduğu en önemli değerdir. Bir milleti ayakta tutan süjedir. Bir milletin yaşayış tarzıdır. Sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin tümüdür. Kültür bir milleti diğer milletlerden ayıran önemli öğedir.

Kültürel değerlerin kaybolmaya yüz tutması, sahip olunan dilin, örf ve adetlerin, dinin ve ahlaki değerlerin yozlaşması demektir. Tarihin her döneminde kültürümüze saldırılar olmuştur. Ancak Türk kültürü hiçbir zaman başkaca bir devletin egemenliği altına girerek kendini kaybedecek duruma düşmemiştir. Ancak günümüzde kitle iletişim araçları tek tip bir kültürün oluşmasına çok büyük bir etkide bulunmaktadır. Televizyon ve internet üzerinden yayılan bir popüler kültür tüm dünyayı etkisi altına almıştır.

1990’lı yılların başında ortaya çıkan ve bir nevi kültür emperyalizmini kitle iletişim araçları üzerinden dünyaya dikte eden küreselleşme olgusu Türkiye’de de çok farklı değişimlere neden oldu. Dar pantolon giyen, küpe takan erkekler; makyaj yapan, başörtüsünün altına mini eteğe yakın etekler giyinen kadınlar ortaya çıktı. Tabiî ki de özgürlük açısından bakıldığında hiçbir şekilde kimseyi giyimi ve takısı açısından eleştirme hakkım olmadığını hatta özgürlüklere ayrı bir önem verdiğimi ifade etmek isterim. Bu noktada beni endişelendiren şey, Türkiye açısından söz konusu değişimin bu denli hızlı oluşudur.

Peki, ne oldu da bizim Türk toplumu bu denli bir değişime kısa sürede adapte oldu?

Bence en büyük etken oryantalist İslam. Yani emperyalizmin ve kapitalizmin esiri olan Müslümanlar.

Avrupa veya Batı emperyalizminin üçlü sacayağında özgürlük (liberalizm), kapitalizm ve küresellik yatmaktadır. Bu kavramlardan Türkiye’de ekonomisinin dışa açık olması, kapitalizmi benimsemesi nedeni ile nasibini aldı. Ancak özgürlük kavramının içinin dolması bağlamında kafamın karıştığını söyleyebilirim.

Zira bir insanın dünya görüşünde, ait olduğu millet, tabi olduğu din, tabi olduğu çevre, daha özelinde yaşadığı il dahi önemli bir etkiye sahiptir. Peki, özgürlüğün genel çerçevesi ile kültürün yozlaşmaması arasındaki tamponu ne sağlamalıdır. Din mi, milliyet mi? Yoksa kültürler bir boş vermişlikle küresel kültüre emanet mi edilmelidir? Kültürün korunmasında ya da küresel kültürün esiri olunmamasında özgürlüğün sınırlarını ne belirlemelidir? İşte tüm burada yozlaşan değerler ile yozlaşan bir din algısı karşımıza çıkmaktadır.

Batı kültür erozyonunu ilk olarak özgürlükçü tavrı ile başlatmıştır. Fakat kendi toplumuna sağladığı özgürlükler Hıristiyanlık ya da başkaca dinlerin penceresinden değerlendirildiğinde ortaya çok fazla sorun çıkmamaktadır. Gerçekten son dönemlerde gerek AB gerekse de Avrupa bloğunda ortaya çıkan ortak anlaşmalar Batılıları kendi ortak kültürleri etrafında kolayca toparlayabilmektedir. Batılıların kendi ırklarından ve dinlerinden olmayan toplumlara bakış açısında sadece faydalandırıcı dışsallığı görmek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Batı cephesinde tek bir fikri ve kültürel olguyu görmek çok zor değil.

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye de kültürel değişim ve özgürlüklere bakış açısı gerçekten çok farklı. Bir defile düşünelim. Birisi Şişli’ de veya Antalya’da birisi Fatih Çarşamba’da veya Güneydoğu’daki muhafazakâr bir ilde yapılsın. Aynı defileye aynı ülkede yaşayan insanların tepkileri farklı olacaktır. Muhtemelen Şişli veya Antalya’da defile alkışlanacak iken Fatih Çarşamba’da veya Güneydoğu’daki muhafazakâr ilde defile hoş karşılanmayacaktır. Peki aynı ülkede aynı milliyete tabi bu insanlar arasında farklı bir davranış ortaya çıkmasının temel nedeni nedir?

Faiz kavramına Müslümanların bakış açısında ne değişti?

Yaşam tarzının İslam’a uymayan kısımlarında din alenen yaşama uydurulur hale mi geldi?

Bizim değerlerimiz geride kaldı da popüler kültür ile revize edilmesi mi gerekiyor?

Kültürü sadece giyim, kuşama ve dine endeksleyen bir yapı ne kadar gerçeği yansıtır?

Sonuçta iç dünya, aidiyet, din ve ibadet yine kişinin giyiminden bağımsız değil mi?

Oruç ibadetine atfedilen önemle namaz ve zekât ibadetlerine verilenin aynı olması gerekmez mi? Sonuçta hepsi farz.

Füruat ve teferruat bu yozlaşmanın neresinde? Dini ve milli değerlerimizi oryantalist fikirler mi kemirdi?

Gösterilen hayatın yaşanan hayattan daha önemli olduğu bir kültür nasıl oldu da kısa sürede bizleri hâkimiyeti altına aldı?

Eğlenceye ve lükse olan ihtiyaç bastırıldığı için mi bugün patlama noktasında kendini gösteriyor?

Avrupa da taciz ve tecavüz tepki görmediği için mi haber olmuyor, yoksa bizde kültürel yozlaşma burayı da mı etkisi altına aldı?

Musallaya sadece dinsizler mi yatıyor? İnanıyoruz ama dine ilişkin çoğu şeyi yaşamıyoruz. Yaşayanlar radikal oluyor, kimisi cemiyet altında oluyor, kimisi cemiyeti beğenmiyor, yaşıyor dediğinin altından bir kalbur civciv çıkıyor.

Vs. Vs. Vs…

Kafamda deli sorular. Neyse yazımıza dönelim. Emperyalizm bence kişilerin damarında. Evde hane halkı, sokakta dilenci, işte bir arkadaşın, caddede otoparkçı, camide tuvaletçi, gemide çaycı, televizyonda sunucu, bütün bunların arasında ben ya da bizler… Adına ister söğüç, ister özgürlük, ister maneviyat, ister emperyalizm, ister koruma, ister demokrasi, isterseniz sosyalizm deyin. Ne derseniz deyin. Boğazın olduğu ve doymadığı her yerde ben merkezli emperyalizm olacaktır.

Sömürülenler iyi niyetli de sömürenler çok mu acımasız? Çark aslında hep sömürenden yana dönüyor. Hayat sömürülene şans tanıdığında kaynakları bitmiş oluyor.

Hayat zenginlerin, doymayanların daha açlık çektiği bir yöne doğru gidiyor. Hem de sömürünün sınırının olmadığı yere…

Mültecilere insan gözü ile bakmayan bir Avrupa! Medeniyetin top modeli! Kucağında çocukla dolaşan bir mülteci aileye çelme atan modern giyimli bir gazeteci Avrupa’yı temsil ediyor. Kimse ona zorba demiyor. Bir Avrupalı Norveç’te onlarca kişiyi vahşice öldürüyor. Kimse ona terörist demiyor, cani diye tanımlamıyor.

Zira emperyalizm kavramsal olarak sözcükleri de özenle seçiyor, seçtiriyor. Kendi kültürel alanına hiçbir şekilde müdahale ettirmiyor.

Ancak nedense mültecileri sahiplenen ülkeler az gelişmiş ülkeler oluyor. Bu ülkeler kısıtlı imkanlarına rağmen insanlık dersi veriyor.

Ve son olarak,  kültürel emperyalizm kendi içinde özgürlüğün sınırlarını çok iyi çiziyor. Bizde ise özgürlük Batının popüler kültürü etrafında şekilleniyor.

Toplumsal bağlarımızı koruyan ve bizleri ayakta tutan kültürümüzün nice zamanlara erişmesi temennisi ile…

 

Fatih ŞAHBAZ

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

About the Author:

Post a Comment

*