By 6 Aralık 2019 0 Comments

Hatt-ı Naht Ustası Hüseyin Akbaş

Mart 1968 Sorgun doğumlu olan Hüseyin Akbaş, ilk, orta ve lise tahsilini Sorgun’da tamamladıktan sonra 1986 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği bölümüne girdi. 1992 Yılında Bitlis ili, Adilcevaz ilçesi, Akçıra köyünde öğretmenliğe başladı. 6 yıl Akçıra köyünde 3 yıl da ilçe merkezinde çalıştıktan sonra 2001 yılında Sorgun’a tayini çıkan Akbaş, halen Sorgun’da öğretmenlik mesleğine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Naht

Önceleri Hüsn-i Hat öğrenmeyi ve bu alanda çalışmalar yapmayı arzulayan Akbaş, kendi denemeleri ile gayret etmesine rağmen muvaffak olamadığını ancak bir ustanın dizinin dibinde meşk etmeden bu sanatın öğrenilemeyeceğini düşünmüştür. Tam da bu sırada bir vesile ile Naht ustası Hasan Güneşer ile tanışınca sanat yolculuğu rayına girmiştir. Bu tanışma adeta “meşk” hayatının dönüm noktası olmuştur.

Naht, Hüsn-i Hat eserlerinin, kabartma ya da oyma sûretiyle ahşap üzerine işlenmesi sanatıdır. Naht sanatı ile Hüsn-i Hat, ahşaba işlenmek suretiyle yeni bir form almakta ve yeni bir boyut kazanmaktadır. Hüsn-i Hat, aslî olarak bir sanat eseri olmakla birlikte Naht ile ahşabın ruhuna işlenmek suretiyle dokunulabilir ve hissedilebilir yeni bir sanat formuna girmektedir. 

Yaklaşık 14 yıldır Hatt-ı Naht sanatı ile meşk eden Hüseyin Akbaş, çıraklık ve kalfalık dönemleri eserlerinden sonra ustası Hasan Güneşer’den icazetini alarak kemâlâtını îlân etmiş, Hatt-ı Naht ustası olarak çalışmalarına devam etmiştir.

Evinin altında kendi imkânları ile kurduğu ve “sığınak” olarak tabir ettiği atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Atölye sadece sanat evi olarak kullanıldığından, burada Naht sanatının icrası yanında şiire, edebiyata, müziğe, kültüre ve sanata dair sohbetler de icra edildiğinden “Baykara Meclisi” olarak da tesmiye edilmektedir. Bu meclis, sanatın “in”, siyasetin “out” olduğu meclistir.

“Aşk olmadan meşk olmaz” diyen usta sanatçı, Hatt-ı Naht sanatını “hobi” olarak değil, “meşk” içinde yapmaktadır. Hüsn-i Hat, Hatt-ı Naht (vb. gibi) sanatları, Allah’ın “Cemal” sıfatlarının tecellilerindendir. Sanatını “Cemal” olana vâsıl olmak için güzel bir amel olarak gören Akbaş, hayatının merkezine de bu anlayış ve ruhu yerleştirmiştir. Aşk onun için, âlemdeki canlı cansız diğer varlıkların zikrine katılmaktır. Aşk olmadan meşk olamayacağına göre, Hakk’a vâsıl olmak için “O” (c.c)’nu tesbih makamında “meşk-i Naht” ile hemhâl olmaktadır.   

Hatt-ı Naht sanatını, zamanı kıymetlendirme olarak da değerlendirmektedir. Bizi bizden alan, bizi bize yabancılaştıran neler varsa, bunları sadece “Sığınağı”nda, “Baykara Meclisi”nde değil hayatının tüm zamanlarında ve mekânlarında dışarıda tutan ve buna özen gösteren nadide bir şahsiyettir. Sanatçı ruhu ile hayatı ve varlığı sorgulayan ve süzgeçten geçiren usta, filtreye takılan ne kadar yabancılık ve yabanilik varsa bunları dışarıda bırakmakta, fıtrat ve öz benliği muhafazaya itina göstermektedir. Hüseyin Akbaş, bir öğretmen olmakla birlikte, sanatçı ruhu, meşk yolculuğu ve öz değerleri kendi nefsinde yaşatan kişiliği ile bir öğretmenden daha fazlasıdır.     

Günümüz insan portresinin günlük yaşamında olmazsa olmazlarından olan cep telefonu, bilgisayar, internet vb gibi araçlar, usta sanatçının hayatında kendilerine yer bulamamışlardır. Cep telefonu kullanmayan, bilgisayar ile arası iyi olmayan, internetten imkân varken diğer sanatçıların Hüsn-i Hat eserlerini hattatından izinsiz kullanmayan, otomatiğe, makineye dokunmayan, kıl testere kullanmayan, modernizmin ve seküler dünyanın amaçlarından ve araçlarından uzak duran ve adeta bu çarkların dişlilerinde kaybolmayı reddeden Akbaş, daha tabii kalarak taşa, toprağa, ahşaba, ona şekil veren bıçağa temas etmeyi; mütevazı, zahmetli ve sabırlı yolları tercih eden, el emeği göz nuru ile zamanı kıymetlendiren bir yaşam tarzına sahiptir. Hâl ve dil ehli olan ustanın gönül ve his dünyası, bütün yönleriyle sanatına da yansımıştır.      

Sanatı sadece Allah rızası için yapan usta, eserleri üzerinden para kazanmak ve zengin olmak gibi amaçla yola çıkmamıştır. Kapitalist hırs ve hedeflerin sanat üretemeyeceğine inanan usta, sanatı ile meşki arasına “Allah’tan başkasının girmesine izin vermemiştir.

Eserlerinden bazılarını Ankara, İstanbul, Bursa, Eskişehir gibi illerde sergileme imkânı bulan sanatçı, pazarlama anlayışını reddederek “müşteri” aramamış “sanatla gönül bağı” kurabilenlerin beğenisine sunmuştur. Sadece Naht sanatına değil, diğer sanatlara da yurdum insanının gerekli kıymeti verememiş olmasını gözlemleyen usta, üzücü olan bu durumun kendisi için değil, onlar için bir kayıp olduğunu düşünmektedir. 

Ustası Hasan Güneşer’in deyimiyle; “Sanat ruhu inceltir, sabrı öğretir. Aşksız sanat olmaz. Aşk da sanat da insana aynı kapıdan gelir. O kapı gönül kapısıdır.” Gönül kapısından aşkınlığına yelken açan Hüseyin Akbaş da sabırla ve aşkla zikrine devam ederken, insan sevdiğine ne götürdüğünü saymayacağından tesbihini kırmıştır.   

Naht’ın ebru kısmını, ebru sanatçısı olan ve Sorgun Halk Eğitim Merkezi’nde ebru kursu veren eşi hazırlamaktadır. Çalışmalarında eşi ile birlikte çocuklarının da emekleri ve katkıları bulunmaktadır. Gelecek kuşaklara bu sanatı aktarmak isteyen ve Yozgat için bir marka olabileceğini düşünen usta sanatçı, gönüldaş öğrencileri ile birlikte Baykara Meclisi’nden Sorgun’a ve Yozgat’a değer katmaya devam etmektedir. 

Şair ve Yazar

Hüseyin Akbaş aynı zamanda şair ve yazardır. Şiirlerini Kün Yayıncılık tarafından basımı yapılan  “Çisenti” isimli kitabında toplamıştır. ‘Kün Edebiyat’ dergisinin Yayın Kurulunda da yer alan şairin, bu derginin her sayısında bir denemesi yayınlanmış, bundan başka “Çare Dergisi”nde de şiirleri ve deneme yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca çeşitli kültür sanat dergilerinde ve basında kendisi ile yapılmış söyleşilerine yer verilmiştir.

Hüseyin Akbaş’ı biraz da kendi dilinden dinleyelim:

Şairin “Çisenti”  dizelerinden:

Dua – Beddua

Ey gönlüme düşen

Ey gönlümün gönlüne talip olduğu

Ey yürüyüp giden yüreğim!

Beni anlamadın ya

Beni anlamadıysan ya

Beni anlayamadıysan ya

Duam odur ki

Aşk seni de terbiye etsin

Bedduam odur ki

Aşkla terbiye olasın.

Yürüyüş

Yol kalmıştır

Taşları dikenleriyle

Yürürken ne omuzlar yırtılır

Ne de ayaklar

Başkasının izinde.

Önce – Sonra

Kan terleyen atlarımız

Islık çalan oklarımız vardı

Gülen gözlerimiz

Parlayan gökyüzüyle

Şimdi petrol yakan mersedeslerimiz

Barut kokan silahlarımız var

Ağlayan çocuklar

Yanmış analarıyla.

Tanım

Ozanın dilindeki değil

Gönlündeki

Şairin yazdığı değil

Yazamadığı

Ulaşılan değil

Ulaşılmak istenen

Varılan değil varılmak istenen

Bilinen değil bilinmesi gereken

Umut değil umutlanmak

Ressamın çizdiği değil istediği

Gözün gördüğü değil

Görmek istediği

Ve

Bilinmek istenene giden gidiştir.

Şairin Çare Dergisinde yayınlanmış şiirlerinden

ACITAN SORULAR

Nedir bizi daha iyi kul yapan?

Koşan rüzgârın acısı iliklerde

Ayak basılmamış kumlar secdede

Mor zambağa sarkıntılık eden bakışlarımız

Hanımeli kokusu mu seherde?

Neyimiz varsa iman ettiğimiz

Söylemediğimiz sözlerimiz

Tenimizde temiz çarşaf serinliği

Tamahımız yoktur

Mezar taşı yazısına

Yazgımız yanımızda.

Pusmuşturlar bulanık suyun başına

Serçeler dört döner yavrular hatırına

Su kuyusunun başında çektirilen fotoğraf

Bir şey yoktur ispatlanacak

Âşikârdır ne varsa

Gerdanında gül kokusu

Göğsünde avuç dolusu kan

Pervâsız adım nasip olmayan dünyada

Bırakırız neyi varsa

Alnımızın yazgısını taşırız

Alnımızın akıyla

(Çâre Dergisi 3. Sayı Bahar 2019 Syf:5)

Yazarın yayınlanmış deneme yazılarından bir seçme:

MİRAS

Misafirlerin rahat edebileceği şekilde tertip edilmişti oda. Üç tarafı sedirlerle çevrili, sedirde minderler, minderlerin arkasında işlengi örtülü yastıklar. Pencerelerin önleri tüller altında geniş sardunya, camgüzeli, yaprağı güzel saksıları… Pencereden gelen güneş ışıkları kireçle badana edilmiş duvarlardan tekrarlanan odaya gönülleri aydınlatırcasına yansıyor. Yerdeki kilimler sanki hâtıra defteri.

Sadeliğin, temizliğin, samimiyetin ağırlığı asaleti ile dolmuş odaya en az o kadar ağır, samimi, sade, asil bir insan giriyor tecrübelerin ağarttığı asil bir yüzle. Ayağa ilk eşi kalkıyor, diğerleri kalkmakla kalkmamak arasında bir yerdeyken. Gelen mutad yerine oturuyor. Odanın hâkim tepesine, herkesi ve her şeyi görebileceği bir mevkii. Hazirun ellerini öpüyor isteyerek ya da istemeyerek. O hepsini fark ediyor, yüzündeki ifadede bir değişiklik olmasın gayretinde. İpe un sermek isteyenler, öküz altında buzağı arayanlar mevcut. El öpenler, oğullar, kızlar, gelinler, damatlar, torunlar… Hepsine hoş geldiniz diyor, hoşluğu her hâlinden belli, hoş geldiniz safalar getirdiniz.

Torun İbrahim dedesinin elini öpmekle beraber yerine oturmuyor. Bir yeri var mı onu da bilmiyor, olan biteni anlamaya çalışıyor. Yaşlı kadın ayakta eşinin hareketlerini takip ediyor. Gözlerine bakıyor, işareti almadan oturmuyor. Gelinliğiyle geldiği bu adamın evinden kefeniyle çıkacağı bir şuur ve sadakat var gözlerinde. Hâl hatır soruluyor, izzet ikramda bulunuluyor, bayram ya böyle oluyor. Komşular geliyor, hısım akraba, genç yaşlı kim varsa hepsi aynı hanenin halkı gibi.

İbrahim babaanneyi takip etmekte. Yaşlı kadın kalkıyor güle güle. Hatır soranlara hatır sormayanlara “Hatırınız var olsun, ziyaretiniz çok olsun, dalınız budağınız sizle beraber olsun, evlatlarınızla komşu olasınız” diyor. Mutad yerinde oturan ihtiyar olan biteni gözleriyle takip ediyor.  Ancak bakışlarından eşinden başka kimse bir şey anlamıyor. İbrahim anlamaya çalışıyor.

İbrahim’in gözü nenesinde, kalabalık biraz sakinleyince yavaşça yanına yaklaşıyor kulağına;

–             Neden dedem kalkınca, içeri girince, dışarı çıkarken sen de hemen ayağa kalkıyorsun?

Kadın “Yavrum senin deden benim erim, ben ona saygı göstermezsem kimse göstermez.” diyor. Gelinlerine kızlarına duyurmadan ama anlamalarını isteyerek. Bu söz yer ediyor İbrahim’in dimağında.

İbrahim ortaokul öğrencisi belki de talebesi. Son dönemde herkeste olduğu gibi onların hanesinde olan bir şey var. Köyden şehre göç. Ailecek ilçede kalıyorlar, babası çalışıyor, annesi çalışmak istiyor ancak kardeşleri var. Dedesi köyü terk etmemiş. Cevval bir çocuk İbrahim, hani şu öğretmenlerin çalışsa olur, zeki ama çalışmıyor, biraz tembel biraz da hayta dediklerinden. O ise olan bitenin farkında. Evde anne babasını, kardeşlerini, dışarıda esnafları, komşuları, gezenleri, alanları, satanları, yolda kalmışları, yolunu şaşırmışları, çalışanları, çalışmayanları, okulda öğretmenlerini, arkadaşlarını, diğerlerini, ötekini berikini gözlüyor, gözlemliyor. Sürekli kimin ne yaptığını ne yapmaya çalıştığını, hangi numaraları çektiklerini, rol yaparken yakıştıramadıklarını, emanet halleri, emanet cümleleri, yapmacık cümleleri anlamaya çalışıyor, anlayamıyor. Arafta işte…

Herkes bir şeyler söylüyor. Babası annesi, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, komşuları, öğretmenleri… İbrahim kayıp hayâllerin, kaybedilmiş hayatların aktörü. Babasının ekonomik kurtuluşu, annesinin doktoru, kardeşlerinin koruyucusu, akrabalarının bir kısmının olsun bir kısmının olmasın diye gözüne baktığı, komşuların sevecen çocuğu, öğretmenlerin reklam ve yatırıma müsait olmadığından kontrol edilmesi gereken haytası, arkadaşlarının arkası, delikanlısı. İbrahim ne yapsın? Ne yapabileceğinin ayrımına varacak ne bilgisi ne de tecrübesi var.

Bu halin kasvetini kaldıramayan İbrahim her imkân bulduğunda soluğu dedesinin yanında alıyor. En çok rahat ettiği, kendini fark ettiği, hürmet, sevgi, samimiyet, muhabbet gördüğü yerde olmak nefes aldırıyor. Dedesi, ahşap cümle kapısından girilen büyük avlu içinde, küçük amcasıyla beraber ancak daha çok kendi odasında kalıyor. Gücü yettiği kadar cemaate gidiyor, özellikle sabah ve yatsı namazlarına devam etmeye gayret gösteriyor. Cami uzak değil beş vakit ezan sesini yakından duyabiliyor. Kur’ân okuyor, ihtiyacı olanın derdine derman olmaya çalışıyor, isteyene akıl, tecrübe verebilecekse para, çoğunu geri almıyor, dinleyene nasihat, gencine umut, yaşlısına ferahlık, güler yüz tatlı dil yani verebileceği neyi varsa geri durmuyor. En çok sevdiği şeylerden biri odasına misafirlerine yemek ikram etmek. Köyün köy olduğu zamanlarda misafirsiz sofraya oturmayan bir adam.

İbrahim dedesinin yanında – dede yürüyen hazine – sakalını değirmende ağartmamış olan dede elbette durumun farkında. Torunun göz hapsinde, gönül hapsinde, sürekli takip altında yaşıyor. Aynısını İbrahim’e yapıyor. İbrahim’e baktığında ne gördüğünü bilmiyoruz ancak dinlemek istediğinde anlatıyor, yorulunca susuyor, susayınca su istiyor, o konuşunca susuyor.

İbrahim, kendisi gibi köye gelen, köyde kalan çocuklarla da zaman geçiriyor, oyunlar oynamayı çok seviyor. Yumuşalma, eş gördüm, güvercin taklası, dalya, bazen topla oynanan oyunlar. Kışa denk gelirse yüzük, kabak da. Oynarken kendinden geçiyor acemi genç usta çocuk. Uçurtmasının da dengesini kuyruğunu bir türlü ayarlayamıyor, ondan vaz geçti. Ancak araba, tornet, kızak yapma konusunda iyi, eli uz. Dedesinin keserini, testeresini köreltiyor ama dedesi bir şey demiyor. Kedi eniklerini sevmekten, köpek eniklerini kızdırmaktan, gizlice tavuklara yem vermekten de hoşlanmıyor değil.

Oyundan eve geldiğinde dedesini arıyor gözleri. Namaza gidiyor beraber. Konuşuyorlar, okuldan, müdüründen, öğretmenlerden, arkadaşlarından, anne babasından, kardeşlerinden dedesine anlatıyor ama dinlemek daha çok hoşuna gidiyor. Dedesi konuşurken dinliyor, bulutların üstüne çıkıyor. Bentlerde yüzüyor, balık tutuyor, düğünlerde halay çekiyor. En çok da kendisini kıratın üstünde dörtnala giderken hayâl ettiğinde mutlu oluyor.

Dede bu ya bazen İbrahim’in daldığını fark ediyor, hüzünlendiğini, sıkıntıda olduğunu. Karşısına alıyor torununu saçlarını okşayacak mesafeye. “Hayırdır İbrahim, söyleyecek bir sözün varmış gibi bakıyorsun gözüme?”

–              Ne yapacağımı, yapmayacağımı, ne olacağımı bilmiyorum. Sen hariç herkesin hesabı varmış gibi geliyor bana.

–              Yavrum kendine iyiyi layık gör. Sen kendine iyiyi layık görmezsen kimse sana iyiyi layık görmez, vermez. İlk işin, iyinin, doğrunun, hakikatin ne olduğunu anlamak olmalı, sonrası kendi gelir. Doğruyu da doğru yerden öğren. Etkilenerek öğrenme bugün birinden yarın başkasından etkilenirsin. Halin akıbetin hayrolsun dedi gözlerinden öptü.

(Çâre Dergisi 4. Sayı Yaz 2019 Syf:26)

Zamanı kıymetlendiren, aşkın aşkınlığını hem hâli ile hem sanatı ile anlatan şair, yazar ve Naht ustası sanatçımıza hayırlı ömürler ve Allah’tan muvaffakiyetler diliyorum. Hayırla kalın hayırda kalın.

Salih AÇAN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*