By 28 Aralık 2013 0 Comments

Neden Özgün Değerler Üretemiyoruz?

“Medeniyetimiz neden yeni ve özgün değerler üretemiyor?” sorusu – en azından bunu sorun edenler için – uzunca zamandır kafaları meşgul eden ve cevabı aranan bir sorudur. Bu sorunun çok kolay bir cevabı olsaydı belki de sorun da çoktan çözülmüş olacaktı ama öyle değil maalesef.

Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze kadar ilim, kültür, düşünce,  sanat, estetik ve mimaride toplum olarak özgün, orijinal ve bize ait dişe dokunur, elle tutulur bir şey sunamamış olmak, geçmişinde büyük bir medeniyet inşa etmiş bir millete hiç yakışmıyor ne yazık ki!

Uzunca zamandır, uluslararası tanınırlığı ve saygınlığı olan bir düşünür, bilim adamı, edebiyatçı, sanatkâr, mimar ve hatta devlet adamı çıkaramadığımız gibi bu alanlarda övündüğümüz birçok şey maalesef çok eskilere aittir. “Türkler tarihleriyle övünmeyi sever ama tarihlerine sahip çıkmazlar” sözü önemli bir gerçeği ifade ettiği gibi, belki de geldiğimiz noktada aradığımız cevabın şifrelerini de içermektedir.

Bu manada en büyük gerilemeyi beklide ortaya konan eserlerin daha görünür olması sebebiyle mimaride yaşadığımız söyleyebiliriz. Bu sahada Türk Osmanlı medeniyetinin ürettiği en önemli eserlerin ortalama yaşı neredeyse 500 yıldır. Selçuklu dönemi eserleri ise 700 yılı aşan bir tarihe sahip. Geçmişte ortaya konan şaheserler, yapıldıkları dönemim teknik imkânlarını göz önünde bulundurduğumuzda, bugün itibariyle ulaşılamaz birer mimari ve mühendislik harikalarıdır. Burada bir parantez açarsak; bizim dışımızdaki dünyada da durum çok farklı değil aslında. Birçok ülkede, tarihi binlerce yılla ifade edilen ve yapıldıkları dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda aklın sınırlarını zorlayan yapıları görmek mümkün. Hatta bunlardan bazılarının (Çin Seddi, Piramitler, Aztek/İnka kalıntıları vb.) dünya dışı medeniyetlerden gelmiş varlıklar tarafından inşa edildiğine dair efsaneler bile mevcuttur(!). Yalnız fark şu ki, onlar bu eserleri korumayı başarmışken biz yıkmayı ve yok etmeyi tercih etmişiz.

Yeni Türkiye’nin kuruluşu, bu süreçte önemli bir kırılma noktasıdır. Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olan hastalıkları tedavi ederek mirasını devam ettirmek yerine; onu her şeyiyle toptan reddederek hesaplaşma yoluna gidilmiş ve geçmişle tüm bağları kopararak yeni bir ulus, yeni bir kültür inşa etmek hedeflenilmiştir. Bu süreçte başta Harf İnkılâbı gibi birçok kültürel devrim tepeden inmeci bir anlayışla zorla dayatılmış, Hukuk Sistemi de Avrupa’daki modellerden uyarlanarak tamamen yenilenmiştir. “Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak” ideali uğruna yapılan kültürel dönüşüm çabaları, taklidin ötesine geçemediği için faydalı olamamış ve halkın çoğunluğu tarafından benimsenmemiş olmasına rağmen, uzun vadede toplumsal hafızamızın silinmesine; neticesinde yukarıda bahsettiğimiz alanlarda geriye gitmemize sebep olmuştur.

Şehircilik anlayışı ve mimaride de durum farksızdır. Örneğin Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yürütülen şehircilik politikaları buna çok güzel bir örnektir. O dönemlerde yapılan ruhsuz, donuk, renksiz ve kişiliksiz; hem işlevsellikten hem de estetikten uzak devlet kurumlarına ait binalar, tarihsel süreç içerisinde nereden nereye gitmekte olduğumuzu belgelemektedirler. Bunların da ötesinde şehirlerimizi Avrupa şehirlerine benzetmek için yurt dışından getirilen şehir plancıları ve mimarlar, bize has otantik şehir dokusunu yerle bir edip, üstelik büyük oranda tarihi eser katliamı yaparak şehirlerimizi modernleştirmişlerdir (!)

Halbuki Avrupa’da durum çok farklıdır. Şehirlerin eski merkezleri hiç bozulmadan korunduğu gibi çevre tamamen eski şehirle uyumlu bir şekilde geliştirilmiştir. Mimariden, özellikle dış cephede kullanılan malzemelere kadar binaların eskiyle uyum arz etmesine hassasiyet gösterilmiştir ve gösterilmektedir. Demek ki tarih bilinci sadece konuşarak ve nutuk atarak oluşmuyor.

Günümüz Türkiye’sindeki durum ise içler acısıdır. Yeni binaların bırakın eskiyle uyumunu; aynı sokaktaki binaların bile birbiriyle hiçbir benzerliği yok! 2 katlı bir binanın hemen yanında 10 katlı bir bina yer almakta; boyanmış bir binanın yanında sıvası bile yapılmadan kullanılan ve çatısı seçim dönemlerinde bir kat daha atılma beklentisiyle yıllarca yapılmayan binalara rant ve popülizm adına göz yumulmaktadır. Daha acı olanı ise insanımızın bunu asla yadırgamamasıdır. Modernleşme sevdası adına, çelik, beton ve camdan ibaret, hiçbir özelliği ve özgünlüğü olmayan kişiliksiz ve birbirinin taklidi ucube binalar her yanımızı sararken, insanlar yine modern yaşam uğruna çok katlı hapishaneleri andıran apartmanlara tıkılmışlardır. Böyle apartmanlarda, ayağı toprağa değmeden yetişen nesillerin sağlıklı gelişim göstermeleri beklenebilir mi?

Gelişmek, ilerlemek sadece modernleşerek olmuyor. Olamaz da! Gökdelenler, köprüler, kanallar ve devasa konut projeleri yaparak gelişme sağlanamaz. İşin estetik, kültürel, ahlaki ve insanı boyutunu ihmal edersek; ekonomik olarak büyük bir ülke olabiliriz ama hem kendi insanımızın hem de dünya insanlığının faydasına olabilecek yeni değerler üretemez ve yeni bir medeniyet oluşturamayız. Şunu unutmamak gerekir ki, Türkler ve Müslümanlar medeniyet anlamında öncü olduğu sürece Dünya’ya liderlik edebilmişlerdir. Bunun için, işe önce kendimiz olmaktan, kendimizi anlamaya çalışmaktan başlamalıyız. Başkasının değerlerini yücelterek en fazla onların kötü bir taklidi oluruz. Bizi sürekli olarak geriletmekte olan tüm zihin kodlarını sorgulamalı ve ihtiyacımız olan köklü zihniyet dönüşümünü sağlayacak kanallar açmalıyız. Bu fiziki kanallar açmaktan çok daha önemlidir!

 

ABDULLAH APAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Posted in: Abdullah Alpaydın

About the Author:

Post a Comment

*