By 31 Ekim 2016 0 Comments

Proje Çocuklar

Eskinin çocukları bugünün bir çok imkanından yoksundu. Belki biraz da mecburiyetten tasarruf ve kanaat odaklı olarak yetiştirilirler, az şeyle mutlu olmayı bilirlerdi. Kişiler arası ilişkiler, bireylerin karşılıklı güven ve samimiyeti esasına dayandığı için daha sahiciydi. Bundan dolayı sokaklar daha güvenilir mekanlardı. Mahalle kendi otokontrolünü sağlar, büyükler sadece kendi çocuklarını değil diğer çocukları da korur, himaye ederlerdi. Çocuklar ebeveynlerinden daha az ilgi görürlerdi ama bir o kadar da özgürdüler. Kendi başlarına okula gider gelir, özgürce sokağa çıkıp arkadaşlarıyla oynarlardı. Çocuğun sosyal gelişimi ev, sokak ve okul üçgeninde daha sağlıklı ve dengeli şekilde sağlanırdı.

Çocukların başarılı olmaları teşvik edilir ama başarı her şeyin üstünde görülmezdi. Aynı sınıfta okuyan komşu çocuğu, alt edilmesi gereken bir rakip olarak değil arkadaş, hatta kardeş olarak görülürdü. Başarıdan ziyade iyi karakterli ve düzgün insan olmak; halk ifadesiyle “adam olmak” daha fazla önemsenir ve değer görürdü.

Eskinin toplumunun sorunsuz ve ideal bir toplum olduğunu iddia etmiyorum elbette. Lakin bugünle karşılaştırdığımızda, geçmişte başa çıkılması gereken daha az sorun vardı diyebiliriz.

Bugünün çocuğunun içine doğduğu dünya, eskiyle karşılaştırıldığında sayısız imkan ve zenginlik içeriyor. Lüks evler, arabalar, teknolojik aletler, envai çeşit oyuncaklar… velhasıl oldukça konforlu bir yaşam söz konusu. Konforlu olduğu tartışılmaz ama ne kadar insani, ne kadar doğal? İşte bu tartışılır.

Özellikle şehirlerde çocukların yaşantısı içler acısı. Yukarıda bahsetmiş olduğum eski zaman şartlarında büyümüş bizim kuşak kendi çocuklarına hayatı zindan ediyor ne yazık ki. Dünün görece özgür şartlarında yetişmiş bireyleri olarak çocuklarımızın hayatını ipotek altına almış durumdayız ve neredeyse hayatlarının her bir anı kontrolümüz altında olsun istiyoruz. Sokağa güvenmediğimiz için çocuklarımızı kendi başlarına sokağa gönderemiyoruz. Güvenilecek bir sokak da kalmadı zaten. Çocuğa yönelik suç oranın da had safhaya ulaşmış olması bu güvensizliği tetikliyor. İnsanlara güvenemiyoruz çünkü birbirimizi yeterince tanımıyoruz. Tanımak için çaba da göstermiyoruz. Güvenlikli sitelerde yaşayanlarımız bile çocuklarını gönül rahatlığıyla dışarı gönderemiyor. Okul ve çevresi de eskisi kadar güvenli bir mekan olmadığı için çocuklarımızı okula ya kendimiz götürüp getiriyoruz ya da servislerle gönderiyoruz. Kısacası evin dışında hiçbir mekanı çocuklarımız için güvenli bulmadığımız için çocuklarımıza evlerimizde bir nevi hapis hayatı yaşatıyoruz. Odalarında, bilgisayarları ve oyuncaklarıyla kendi başlarına yaşamaya mahkum ettiğimiz çocuklarımızın asosyal ya da içe kapanık olduğundan şikayet ediyoruz sonra da. “Yediği önünde, yemediği arkasında, bu çocuk niye böyle oldu?” diye serzenişte bulunmaktan da geri durmuyoruz.

Birey ve toplum düzeyinde yaşanan (geri dönüşü artık çok zor görünen) değişimler sebebiyle bugünün toplumu, eski ifadeyle “kahir ekseriyetle” maddiyat ve çıkar odaklı olmuş durumda. Zamane toplumu, her şeye sahip olmak arzusuyla gözü dönmüş, egoist ve hastalıklı bireylerden müteşekkil.

Her şeyin en iyisi, en büyüğü, en gösterişlisi, en lüksü, en konforlusuna sahip olma gayesiyle hayatlarını ziyan eden zavallı insanlar güruhu olduk maalesef. Hal böyle olunca çocuklarımızı da bu zaviyeden görüyoruz. Çocuklarımızı da sahip olduğumuz metalar gibi algılayıp, her alanda en başarılı bireyler olmalarını sağlamak için müthiş bir baskı kuruyoruz üzerlerinde… Eğitim sisteminin anlamsız ve bir türlü bitmeyen sınavlarla boğduğu çocuklarımızın sırtlarına bir o kadar da biz yük bindiriyoruz. En başarılı öğrenci, en başarılı sporcu, en başarılı sanatçı vs. her alanda en başarılı olmak gibi irrasyonel hedeflerin altında eziyoruz onları. Çünkü, kendimiz ve onlar için hayal ettiğimiz hedefleri gerçekleştirmek için çok başarılı olmaları; en iyi okullardan mezun olup, bu sayede en çok para kazandıran meslekler edinip, en kısa zamanda refaha kavuşmaları gerekiyor. Mutluluk mu? O bu süreçte önemli değil. Para nasıl olsa mutluluğu da satın alır (!)

Sanki birer proje olarak görüyoruz çocuklarımızı. Onların başarısı bizim başarı hanemize yazılacak varsayımıyla hareket ediyoruz. Çocuklarımızı kendi çevremizle olan rekabetimize kurban ederken gözümüzü bile kırpmıyoruz. Onlar başarınca biz de başarmış olacağız, böylece bizim sosyal statümüz de yükselecek diye düşünüyoruz. Tabi, başaramazlarsa biz de başarısız olmuş sayılacağız (!)

Bunlarla da yetinmiyor, geçmişte hayal edip başaramadığımız ya da elde edemediğimiz ne varsa onları da çocuklarımız üzerinden elde etmeye çalışıyoruz. Geçmiş başarısızlıklarımızın hesabını da onlar üzerinden görmeyi umuyoruz.

Çocuklarımız üzerinden yaptığımız tüm bu mücadele “Ben yaptım, bu benim eserim!” diyebilmek için sanki. Amaç buysa başardık; şimdi eserimizle gurur duyabiliriz (!)

İşin acı tarafı, tüm bunları onların iyiliği için yaptığımızı iddia etmemiz. Ne de olsa bu son derece masum bir niyet. Bu sayede, yaşayacağımız suçluluk duygusunu da bastırmış oluyoruz.

Başarıya tapan, başarı fetişisti patolojik vakaların yetiştirdiği çocuklar nasıl normal kalabilir, nasıl sağlıklı gelişebilir ki? Bu yüzden, psikiyatrlar, psikologlar sorunlu çocuklar üzerine çalışırken ilk olarak çocuk-ebeveyn ilişkilerine odaklanır, sorunun kaynağını ilk olarak orada ararlar. Çünkü sorunlu çocuk yoktur, sorunlu ebeveyn vardır. İşin aslı şu ki; çocuk ebeveyninin müsaade ettiği kadar sağlıklıdır.

 

Abdullah ALPAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

 

 

About the Author:

Post a Comment

*