By 1 Aralık 2014 0 Comments

Şehirli Olmak

Şehir kültürü, aynı şehirde yaşayan insanların ortak paydalarını birleştiren maddi ve manevi değerlerin bir bütünüdür.

Şehir ya da kültürünün, kendine has parametreleri vardır. Yaşanılabilirlik açısından bakıldığında göze çarpan en önemli ana parametreler; eğitim, sağlık, ekonomi, alt parametreler ise; trafik, ulaşım ağı, güvenlik, istihdam, kültür ve sanat, alt yapı, suç oranı, hava kirliliği, su temizliği ve pahalılıktır. Bu ana ve alt parametreler olumlu olduğunda, çoğu insan şehir yaşamına ilişkin şu soruları kendine sormaktadır: Nerede yaşayabilirim?  Bir balıkçı kasabasında mı, yoksa ışıltılı bir metropol de mi? Ya da geçimimi sağlayacağım, ideal ve pahalı olmayan bir orta direk Anadolu şehrin de mi?

Aslında, yaşanılabilirliğin ya da yaşam kalitesinin tamamının cevabını içinde saklayan temel kavramın ismidir şehir kültürü. Kültür bir milletin yaşam biçimidir. Aynı ülkede farklı illerde yaşayan toplumlarda dahi farklılık gösterir. Şehir kültürü de, bu bağlamda şehirden şehre sunduğu imkânlar dâhilinde değişkenlik göstermektedir.

Şehrin en küçük alt yapısını oluşturan evlerde başlamaktadır şehir kültürü. Daha sonra mahalleye yansır. Aslında mahalle, eskiden idari bir birimden öte zenginle fakirin bir arada yaşadığı ve dayanışmacı ruhu bir arada tutan temel bir unsur idi. Oysa bugün, kent yaşamından bahsedebildiğimiz her yerde, özellikle büyük kentlerde bu durum küresel kültürün esiri olmuş ve değişmiştir. Ortaya atılan sınıf kavramı, aynı komşuluk çevresinde yer alıp almamanın temel belirleyicisi olmuş, komşuluk ilişkileri zayıflamış, bu da mahalle tabanlı komşuluk ilişkilerini, sosyal sınıf esaslı komşuluk ilişkilerine dönüştürmüştür.

Ülkemizde şehirleşmede ya da şehir kültüründe gecekondu tabiri sosyal bir sorun olarak dikkat çekmektedir. Tabi şehirleşme açısından ciddi bir sorundur bu. Şehir kültüründe gecekonduların yeri ya da etkisi nelerdir? Mekâna çakılı, ya da diğer sosyal gruplara kapalı gecekondu yaşamında ikili ilişkiler ve insan-komşu dayanışması halen güncelliğini korumaktadır. Her ne kadar ses ve çevre kirliliği bir kent merkezinde önemsendiği kadar önemsenmese de, toplumsal hayâ ya da utanma duygusu, komşuların ahlaki denetleme sınırları içerisindedir. Örneğin, bir iç çamaşırı “komşuya ayıp olur” denilerek, komşuların göremeyeceği bir yere asılmakta ve aile mahremiyetlerinin sınırları hala korunmaktadır.

Şehir kültürü denen şey aslında salonlu evlerle başladı. Toplu halde yaşanan evlerden salonlu evlere geçiş ve sonrasında şehirlere göçüş şehir kültürünün tarihsel gelişiminde önemli bir etkiye sahiptir. Salonlu evlerde başlayan ve eşya alımıyla maddi refahı da artıran ve bir o kadar da yalnızlaştıran salonlu evler, aslında şehre yansıyan kültürün ana temasıdır. Çünkü, köyde ya da bir Anadolu kentinde, komşu komşunun külüne muhtaç iken, salonlu evlerde artık komşunun ne külüne ne de başka bir şeyine muhtaçtır. “Çocukları ses yapmasın, gürültü olmasın, huzur bozmasın, başkaca bir ihsan beklenmez komşudan” anlayışı hâkim olmuştur artık.

Bütün bunların yanı sıra, salonlu evlerde ya da kent kültürünün yoğun yaşandığı yerlerde, yalnızlık ya da az tanınmak edep kavramının zarar görmesine ve ahlaki temelli bazı davranışlarımızın da değişmesine yol açmıştır. Çünkü, komşu ilişkilerinin kopma noktasında zayıfladığı şehirlerde, komşuların ve komşuluk çevrelerinin birey üzerindeki ahlaki denetleme gücü ve ortak davranışa zorlama kapasitesi de azalmaktadır. Şehirli kesimde komşuluk ilişkilerinin sınırlamaları, daha çok birbirini rahatsız etmeyi önleyici kurallar setine uyum gösterme (gürültü, temizlik, ortak kullanım alanlarına riayet vs.) hâline gelmiştir. Toplumsal denetim zayıfladığı ölçüde, bireyin serbest hareket etme alanı da haliyle artmaktadır.

Peki, günümüz şehir kültürü bizleri ya da nesillerimizi ne hale getirdi? Sosyal yaşamda şehir kültürleri bir standarta doğru hızla yol mu alıyor?  İnançlarımız ya da kültürel değerlerimiz şehir kültürümüze nasıl yansıyor?

Bugün, metropoller ya da diğer tüm şehirlerde şehir kültürünün ilk göze çarpan hususu, yukarıda bahsedildiği üzere komşuluk ilişkilerinin dibe vurmasıdır. Öyleyse, şehirdeki kültürel anlayış nasıl, şöyle kısaca bir göz atalım.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözü büyük şehirlerin en gözde sözlerinden olmuştur. Ne yazık ki, halimizi soran dostlarımızdan dahi; “acaba bu hal, hatır sormanın arkasından bir istek gelecek mi?” diye korkar hale geldik.

Bugün İstanbul’da mahallenizdeki esnafa iki güzel kelam etseniz; “veresiye mi isteyecek acaba?” diye muhabbeti kısa kesecek hale gelmiştir.

Belediye otobüsüne binerken insanlar, “Akbili olmayan insana denk gelmeyeyim, gelirse de inşallah ben Akbil basmak zorunda kalmam” diye düşünür hale gelmiştir.

Egoizm ve tanınmamazlık hissi gençlerde yaşlılara yer vermenin ahlaki bir gereklilik olmadığı düşüncesine yol açmıştır. Neredeyse yaşlılar gençlere yer verecek hale gelmiştir. Cam tarafında uyuyormuş gibi yapmak ve telefonu karıştırmak, yer vereceği insanları görmemezlikten gelmenin en klasik yolu olmuştur.

Trafikte iki kişi kavga etse, herkes fotoğraf çekme telaşına düşmektedir. Ya da intihar eden kişinin fotoğrafını çekmek de nedir Allah aşkına? Hadi bir kişi eşgal için adli kurumlara yardımcı olmak için çeksin de, tüm ahali neden çeker fotoğrafı anlam veremiyorum.

Daha da ileriye gidiyorum. Boğaz Köprüsü’nde intihar vakası olduğunda, kimse “bu adamın ne derdi varmış” diye sorgulamıyor. Bir keresinde trafik sıkıştığında tanımadığım bir şoför inip şöyşe bağırmıştı: “Atlasın da açılsın şu trafik. İşimiz gücümüz var!”

Birisi bayılıp yere düşse, hızla yanından uzaklaşan insanlara şahit olabiliyoruz.

Adam çarptığı kişiyi hastaneye götürmek yerine, kaçıp gitmeyi tercih edebiliyor.

Herhangi bir sıraya kaynak yapmak uyanıklık zannediliyor.

Umumi tuvaletlerde hacetini yaptıktan sonra su dökülmüyor. Ve bunda ısrarlı olmamız nedeniyle her umumi tuvalette şu yazı gözümüze çarpıyor: “Nasıl bulmak istiyorsanız öyle bırakın!” Bunu da çoğu şehirli anlamıyor. “Herhalde felsefi bir yazı” deyip geçiyor. Aslında o yazı, topluma ya da şehir kültürlü olan herkese şunu diyor: “Ey insan! Ey medeni! Ey şehirli! Ey okumuş! Ey yüksek mevkideki kariyer sahibi adam! Ey diplomaları saymakla bitmeyen kardeşim! Arkandan da insan gelecek! Ona temiz bırak kullandığın alanı! Ama gelecek insanı tanımıyoruz ya, yabancısıyız ya herkesin. “Su dökmeye ne gerek var” deniliyor.

Esnaf bir malı hakkının üzerinde size satabiliyor. Ne de olsa, ne o seni tanıyor, ne sen onu tanıyorsun.

Mobese kamerasının olmadığı her yer, her türlü kuralın ihlal edilebileceği istisnai yerler olarak algılanabiliyor.

Tabi, yukarıda sayılan örnekler artırılabilir. Şehrin bu olumsuzluklarının yanı sıra olumlu sayılacak birçok yönleri de var. En azından alt yapı, sağlık, eğitim vs. biraz daha ileri gelişmiş düzeyde. Ama metropol kentlerde şehir kültürü bencillik altında hızla eriyor.

Hemen hemen birçok yazımda değindiğim Alışveriş Merkezlerine (AVM) şehir kültürü ile ilgisi nedeniyle burada da değineceğim. AVM’ler, artık bir bilinç dışında, hem Kapitalizmin hem de şehir kültürünün dayatmaları sonucu, hafta sonlarının vazgeçilmez zaman geçirilecek mekânları olarak tanımlandı. AVM’lerin içinde yiyecek, içecek, sinema, giyim vb. her şeyi barındırması; özellikle İstanbul gibi metropol kentlerde bütün bunlara ulaşmanın zaman maliyeti de dikkate alındığında, cazip mekanlar olmasını kaçınılmaz kılıyor.

Ama, AVM’lerin cazibe merkezi olmasının bundan daha önemli bir neden var: Kendi kültürümüze ve değerlerimize uygun şekilde inşa edemediğimiz şehirlerde, özellikle çocuklara yönelik cezbedici, eğlenceli, verimli zaman geçirme kültürü olmadığı için, insanlar, eğlence, oyun ve alışverişi aynı anda sunan bu mekânlara yönelmek zorunda kalıyor. Ne top oynayacak bir saha, ne suda çöpten gemi yüzdüreceği bir akarsu, ne de arkadaşıyla oynayacağı bir küllüğü yok çocukların.

Son dönemlerde bilgi teknolojileriyle nefes alıp veren gençlerin ve bizlerin, AVM’lerde kendilerini küresel dünyanın bir neferi ya da küresel dünyanın harcama potansiyeli yüksek, tüketim eğilimli müşterileri gibi hissetmeleri, şehir kültürünü AVM’lerin içerisine hapsediyor.

Giyimleri, tüketim alışkanlıkları, kullandıkları telefonlar, sanat ve sinema zevklerinin diğerlerinden hiç farklı olmadığı duygusu; komşusu olmayan, mahallede selam vereceğimiz az sayıda arkadaşı bulunan gençlerin, ya da bizlerin sanal olarak dünyaya olan yabancılıklarımızı ortadan kaldırıyor.

Modern, yaşam seviyesi yüksek, iyi giyinen, havası yerinde insanlar için, bu merkezler şehir hayatının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Fakat bu alışkanlığın toplumsal hayatımızdaki maliyetini görmezden geliyoruz, hesaplamıyoruz. Ama hesaba katmak zorundayız. Bu yüzden hepimiz için ortak yaşam alanlarının şehirle bütünleştiği, komşu çocuğunun komşu çocuğuyla birlikte piknik yaptığı, birlikte top oynayabildiği ciddi bir şehir kültürüne toplum olarak ihtiyacımız var.

Şehirlere daha çok hizmet etmek ve o şehrin huzurunu sağlamanın en temel yolu; şehirli kültürünü benimsetmek ve o kültürü şehirde yaşayanlara yaşatmaktır. Bunu sağlayacak temel kavram ise bütün bireylerin zihnine yerleştirilecek “yaşam herkesin hakkı ve yaşamamız için hepimiz anlayışlı olmak zorundayız.” düşüncesidir.

İşin açıkçası, Kapitalist ekonomilerde kar her şeyin üzerindedir. Kapitalist Müslümanlarla İslami değerlerimize uygun bir şehir kültürü oluşturmak kolay da bir iş değil. Çünkü bizler, “komşuluk hukuku akrabalık hukukuna yakındır” ve “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir ” diyen Peygamberimizin ifade ettiği gibi komşuluk ilişkileri gelişmiş bir toplumdan olmaktan uzaklaştık.

Kısacası; şehirlerimizde alt yapı gelişiyor, ekonomi gelişiyor, eğitim gelişiyor, otobüsler yenileniyor, refah artıyor, ama bütün bunları huzurlu bir kent yaşamına dönüştürecek, şehir kültürünün mayası “maneviyat” azalıyor.

Bizler, toplum olarak, her ne pahasına olursa olsun geleneklerimizi şehir kültürüne yansıtmadığımız müddetçe, sadece şehirde yaşayan bireyler oluyoruz. Asla şehirli olamıyoruz.

Herkes iyi arabaya biner ama, şehirli olmak, bir yayaya yol vermektir. Şehirli olmak yaşlılara otobüste yer vermektir. Büyüğe saygı göstermektir. Komşunun ihtiyacını gözetmektir. Acısını paylaşmaktır. Pazar parası yoksa harçlığını vermektir. Okuyan çocuğu varsa, durumu iyi değilse destek olmaktır. Bulguru varsa olmayana vermektir. Çayı yoksa, çay isteyebilmektir komşusundan. Belki de çocuğu paket yağ veya salçaya gönderebilmektir komşusuna. Zaten Anadolu’da yerleşmiş bir adet vardır: Evde komşunun istediği şey var ise komşu boş çevrilmez. Ne güzel bir adet değil mi? Şu anki kazanma hırsıyla düşünüldüğünde ne kadar da anlamlı oluyor.

Evet, bütün bunlar köyde vardı. Şimdi asıl soru şu: Şehir kültürünü benimsemek mi, yoksa köylü kültürünü yaşatmak mı? Cevabı siz verin.

 

Fatih ŞAHBAZ

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

 

About the Author:

Post a Comment

*