By 1 Eylül 2020 0 Comments

Sorgun’un Delileri

Allah insana akıl/fikir, muhakeme kabiliyeti ve kendisine bile muhalefet etme özelliği vererek onu diğer canlılardan farklı yarattı. Dünyadaki çoğu şey gibi insan vasıfları da zıtlıkla kaimdir.

Gece/gündüz, sıcak/soğuk, zengin/fakir, yaşlı/genç, güçlü/zayıf, sağlıklı/hasta, akıllı/deli gibi birçok durum bu zıtlıklara örnektir. Dünyadaki bu zıtlıklar birbirine karışmış vaziyettedir. Delilikten payı olmayan akıl yok gibidir. Delilik nedir nasıl tanımlanması gerekir? Bunun net bir tanımını yapmak pek mümkün gözükmüyor. Çünkü izafi/göreceli bir kavram delilik. Bazen deli diye nitelendirdiğimiz insanlar çağının çok ilerisinde bir akla sahip olup kendi çağında söyledikleri anlaşılamadığından deli olarak nitelendiriliyor ama sonraki çağlarda bir dahi olduğu anlaşılabiliyor. 9 yaşına kadar konuşamamış, ailesi zeka engelli olduğu endişesini taşımış ve öğretmenleri tarafından kıt akıllı olarak görülmüş olan Einstein’a; yatakta değil yerde yatan, keçi gibi zıplayan, kendi idrarını içen, garip sesler çıkaran, hayatının son 20 yılının 11 yılını psikiyatri hastanelerinde geçiren Nietzsche’ye; “Deli bir adamla benim aramda tek bir fark var. Deli adam kendini aklıselim sanır. Ben ise deli olduğumu biliyorum,” diyen Salvador Dali’ye; yaşadığı çağda dünyanın yuvarlak olduğunu iddia eden ve ölümle yargılanan Galileo’ya deli diyebilir miyiz?

İnsanlar nezdinde deli denilince sövüp sayan, küfreden, elbiseleri yırtık ve eski, hareketleri ve tavırları mevcut toplumsal düzenin kurallarına, adet ve geleneklerine aykırı olan insanlar aklımıza geliyor.

Yaşadığı çağda mevcut statükoya aykırı, sert, sarsıcı eleştiri getirenler de söylediklerinin doğru olup olmadığına bakılmaksızın deli ya da meczup olarak yaftalanabiliyorlar. Bu anlamda peygamberler bile deli/meczup olarak yaftalanmaktan kurtulamamışlardır. Kavmi Hz. Nuh’u, (Kamer suresi 9-10 ayet) firavun Hz. Musa’yı (Zariyat suresi 38-39), müşrikler ise peygamber efendimizi deli diye itham etmişlerdir (Saffat suresi/36-Duhan/14-Kalem/51,52 ayetler).

Deliliği; “Adem deli olarak yaratılmıştır. Eğer deliliği olmasaydı, dünyadan zevk almazdı.”, deli kimdir sorusuna “Bir saat sonra ölmeyeceğinden emin olmadığı halde, dünyasını imar etmeye çalışan, nefsine uyan kimsedir.” diyerek dünya hayatına meyletmek, sadece bu dünya için çalışıp çabalamak ve zevk almaya çalışmak şeklinde tanımlayanlar da olmuştur.

Arapçada mecnun, ahmak, ma’tuh, memsus, ahrak gibi kelimeler deli anlamında kullanılmaktadır. Mecnun kelimesi ise cunun kelimesinden türetilmiştir. Cunun ise gizlenmek, örtünmek, kapanmak manasına gelmektedir. Bu kelimeden türeyen Türkçemize de geçmiş çok sayıda kelime vardır. Örneğin kalp göğüs kafesinin içinde gizli saklı olduğundan cenan adını, cinler gözle görülemediklerinden cin adını, ağaçlar zemini örttüğü için bahçe cennet adını, zırh göğsü kapattığı için cünnet adını, kabir ölüyü örttüğü için cenen adını, annesinin karnında gizli olan çocuk cenin adını almıştır.

Deliliğin farklı tanımları yapılsa da en güzel tanımı Peygamber Efendimiz yapmıştır. Peygamber Efendimiz ashabı ile birlikte iken yanlarından bir adam geçer ve bazıları bu adam delidir derler. Efendimiz “O hastadır, gerçek deli Allah’a sürekli isyan edendir.” demiştir (Ebu Hureyre, Cemul Cemavi 2/696).

Deli kavramını Sorgun’daki insanlardan bahsederken yazımın devamında insanların ilk algıladığı anlamı ile zikredeceğim. Sorgun’umuzda bizim çocukluk çağlarımızda (1985-1990’lı yıllar diyebiliriz) değerli maden gibi birçok deli/veli vardı. Birçoğunu tanırdık. Hepsi nev-i şahsına münhasır insanlardı.

Topuç namıyla anılan Kamil Ülger (Kamil Ağa da denirdi. D.1939-Ö.1996) bunlardan birisiydi. Aşağı Cumafakılı köyündendi. 45-50 yaşlarında vardı sanırım. Ne dediği çoğu zaman anlaşılmazdı. O yıllarda çevremizdekiler bize küçük olduğumuzdan ondan uzak durmamızı söylerlerdi. Topuç ’un elinden ya da cebinden taş eksik olmazdı. Taş dediysem sıradan taşlar değil. Özenle seçilmiş yuvarlak ya da bir tarafı sivri taşlar. Taşları kızdığı insanlara ya da çevresi tarafından tahrik edilip kim hedef gösterilmiş ise küfrederek ona atardı. Hatırladığım kadarı ile kısa boylu, alnı açık ve kafasının yanlarında saç var ortasında yoktu. Kimseye zararı olmazdı. Ama muziplik yapmak isteyenler “Deliye yeli eline beli ver!” deyip Topuç’a gazı verirler, olanları seyrederler, sonrasında da kenardan gülerlerdi. Ramazan ayında bir gün eski Adliye binasından (hükümet konağından) çıkan bir hâkimin elinde sigara olduğunu gören çevredekiler Topuç’a “Adam orucu yiyor, haram işliyor, günaha giriyor” diye vermişler gazı. Bu konularda hassas olan Topuç durur mu hiç? Tabi ki hâkime saldırır ve polisler Topuç’u hemen derdest ederler ve nezarete atarlar. Hâkime Topuç’un durumunu anlatırlar ve kendisini affeder hâkim.

Yine bir gün Topuç bir vukuat işler ve hâkim karşına çıkar. Etrafındakiler Topuç’un hapis yatmasını engellemek için önceden Topuç’a hâkim sorarsa olayı toptan reddetmesi anlamında “Cip inkâr!” dersin derler. Topuç da tamam der ve duruşma günü hâkim karşısına çıkar ve hâkim “Neden böyle bir şey yaptın?” diye sorar. Topuç hemen “Cip inkârcı inkâr hâkim bey!” der.

Topuç’u bilen Faruk’u da bilir ( Asıl adı Faruk Taştan D.1947-Ö.2000). Faruk, Topuç’a göre uzun, zayıf ve kirli sakallı birisiydi. Faruk’un elinde çoğu zaman söğüt ağacının dallarından kopardığı küçük değnekler (çipil-şitil) olurdu. 1980’li yıllarda bağlara gidip geldiği zaman ya da şimdiki Dutluk Parkı ve Adliyenin olduğu kısımda salkım söğüt ağaçlarının bulunduğu yerden ya da Gâvur Bağlarından alırdı sanırım. Faruk’un cuvarası (sigarası) elinden eksik olmazdı. Cuvarası yoksa kim olursa olsun yaklaşır ve konuşmakta sıkıntı çektiği için iki parmağının arasında sigara varmış gibi işaret eder ve parmağını ağzına götürüp işaret yoluyla sigara isterdi. Genellikle sakin bir yapısı vardı. Ancak sinirlendiği zaman yakasını ısırırdı. Yakasını ısırdığını görünce biz hemen uzaklaşırdık. Faruk “Polis, jandarma geliyor” denildiği zaman hemen bağırır ve yakasını ısırırdı. Jandarmadan polisten korkardı ve sinirlenirdi. O zamanlar karakolda dayak yediği ve bu yüzden tepki verdiği söylenirdi. Bir gün garajlardaki caminin karşısında caddede, lisedeki arkadaşımın birisi yürüyormuş. Caminin çaprazındaki dondurma dükkânın önünde Faruk duruyormuş. Arkadaşım Faruk’u daha önce hiç görmemiş. Faruk arkadaşımı görmüş ve el ederek yanına çağırmış. Bizim arkadaş da herhalde yabancı ve gariban biri diye düşünerek kendisine adres ya da başka bir şeyler soracağını sanmış ve yanına gitmiş. Faruk’un yanına gidince Faruk arkadaşın kulağının dibine bir şaplak (tokat) indirmiş. Arkadaş neye uğradığını şaşırmış ve bir hafta hafızasını kaybetmiş.

Faruk, Karşıyaka mahallesinde bulunan evimize bir akşam vakti kapıyı çalmadan dembeden, destursuzca ve telaşla girmişti. Evde rahmetli annem, benden küçük kız kardeşlerim ve ememin (halamın) kocası rahmetli eniştem Hacı Demirbilek vardı. Birden Faruk’u o halde görünce hepimiz korkmuştuk. Herkes bir tarafa kaçışmıştı. Rahmetli Hacı eniştem Faruk’a dönerek: “Faruk hiç kapı çalmadan böyle eve girilir mi? Bak hanımları ve çocukları korkuttun! Hadi çık dışarı, bir daha böyle yapma!” diyerek kızmıştı. Rahmetli Faruk yaptığından utanıp dışarı çıkmıştı.

Faruk bir gün akşam Kırıkkale’de bulanan evde yatmakta olan babasına “Baba kalk, emmime taş vurdular, öldürdüler!” diyerek babasını uyandırır. Babası Faruk’a inanmaz ve bir de kızar. Ertesi günü sabah Faruk yine aynı şeyleri söyler. Bir haftaya yakın aynı şeyleri tekrar eder durur ama kimse inanmaz. En sonunda babası olayı araştırınca Faruk’un amcasının ortağı tarafından para yüzünden taşla kafasına vurularak Boğazlıyan’da öldürüldüğünü kolluk kuvvetlerinden öğrenir. Olay sonradan aydınlatılınca Faruk’un emmisinin, Faruk tarafından babasını uyardığı gün öldürüldüğü ortaya çıkar.

O yıllarda Eymir’li Âdem de (Âdem Katrancı D.1952- Ö.1993) Sorgun’un renkli simalarındandı. Orta boylu, etine dolgun, üç numaraya vurulmuş kır saçlı, kirli sakallı, pantolonunda kemer yerine çoğu zaman ip bağlı, sert mizaçlı, sürekle bir şeylere küfreden garip biriydi. Durali Doğan’ın ifadesi ile Yorgun Demokrat Adem. 1984 yıllarında Eymir kasabasında siyasetçinin biri Eymir’e baraj getireceklerinden ve birtakım vaadlerden dem vurarak kahvehanede hararetli hararetli konuşuyorken arka sıralardan bir ses yükselmiş: “Yalancının … …!” Ortam buz gibi olmuş. Sesin sahibi tabi ki Adem’miş. Sesin sahibinin Adem olduğu anlaşılınca kalabalık arasında gülüşmeler başlamış.

Karşıyaka mahallesinde bir gün birisi vefat eder. Cenazeyi tabuta koymak için üç dört kişi erkenden camiye gider. Caminin avlusunda bulunan tabutu almak için harekete geçerler ancak tabut çok ağırdır. İçinde malzeme ya da ıvır zıvır şeyler olduğunu düşünerek tabutun içini boşaltmak için kapağını açarlar. Açar açmaz içinden biri fırlar ve başlar küfretmeye ve adamlar korkarak kaçarlar. Tabuttan çıkan ise kimsenin rahatsız edemeyeceği ve geceleri sıcak olur diye ara sıra tabutlarda yatan Âdem’den başkası değildir.

Sorgun Belediyesi’nin olduğu yerde eski terminal vardı ve hemen onun altında ise eski sanayi sitesi vardı. Sanayinin girişindeki tuvalette Eyüp bekçilik yapardı. Kısa boylu, zayıf, yuvarlak hafif şaşı gözleri, kepçe kulakları olan, şapkasız olmaz abi diyerek sürekli şapkayla gezen ve yüzünden gülümsemesi eksik olmayan birisiydi. Dünyanın en somurtkan insanını karşısına getirsek kısa zamanda tebessüm ettirir ya da güldürürdü sanırım. Kimseye zararı olmazdı. Temizlik yaparak parasını kazanırdı. Kekeme konuşurdu. Cep telefonu ile konuşmayı çok sever, aşırı derecede heyecanlanır ve sözlerini mermi gibi peş peşe saydırırdı. Okuduğumuz senelerde bazen milli törenlerde ya da İstiklal Marşımızın okunduğu zamanlarda elini başına götürerek selam dururdu. Yozgatspor’un maçlarını kaçırmazdı, adeta Yozgatspor’la özdeşleşmişti.

Uzun boyu, kara kaşları, kara gözleri ve kir pas içinde kapkara sakalları, kısa saçları, yaktığı ateş ile varillerin çevresinde oturup sigarasını çekerken ciğerine, sanki bu dünyanın tüm derdini, kederini çeken; ciğerindeki dumanı üfürürken içindeki aşkları, sevdaları dışarı atar gibi uzaklara dalan, filozofları andıran cazibesi, mütebessim yüzü ile yakışıklı Mükremin’li bir acayip adamdı Niyazi Yağan.

Genellikle garajlar bölgesinde, Sivas yolu kenarından küçük taşlar toplar, biriktirir ve topladığı taşlar ile de kimi ya da neyi taşladığı bilinmez ama fırlatır ve bir şeyler mırıldanırdı. İnşaatlarda ya da boş alanlarda özellikle kışın ısınmak için ateş yakar kenarında oturur, bazen de ateşin üzerine teneke ya da tencere içine taş koyup karıştırırdı. Soğuk kış günlerinde dışarda parkasi ile yatardı. Kendi kendine konuşurdu. Peri kızı sevdiği ve onlarla evlendiği söylenirdi. Kimseye zararı dokunmazdı.

O zamanlar Sorgun’umuzda ayak parmaklarının ucuna basarak yürüyen, aksakallı, güler yüzlü Hu Dede namıyla bilinen İhsan Pelit amca vardı. Mahalleye gelince biz çocukları etrafında toplar. Ellerimize birer taş aldırır ve “Hu Allah, Ya Allah, La İlahe İllallah, Muhammedür Resulullah!” diye taşları birbirini vurdurarak ve ritim tutturarak peşinden yürütürdü. Bir zaman kaybolur görünmez daha sonra tekrar gelirdi ve onu görünce bütün çocuklar sevinirdik. Aynı şeyleri tekrar ettirirdi ve elinde mutlaka göğüs hizasında tuttuğu Kur’an-ı Kerim olurdu. Mahallede kim müsait ise onda misafir olur, yatar ve sabahta erkenden giderdi. O zamanlar aynı anda farklı yerlerde görüldüğü söylenirdi. Yaya olarak Kâbe’ye gidip geldiği, hatta hacca gitmek istediği ancak parası olmadığından götürülmediği ancak hacca giden otobüsün yolda bozulduğu ve Hu Dede’nin onlardan önce Mekke’ye gittiği ve o yıl Kâbe’de görüldüğü kulaktan kulağa anlatılırdı.

Hu Dede ve diğerleri hakkında daha detaylı anlatım ve başka olaylar için Yusuf Karakaya’nın “Delisinden Velisine Yozgat” isimli eserine bakmanızı öneririm.

Deli Yılmaz, Deli Memmet, Sorgun Belediyespor fanatiği Deli Satılmış, Gevrekli sigara satan Gayım, elinde teyp ile dolaşan Halit, çocukların Salli geliyor diye korkutulduğu Deli Ömer ve son zamanların en bilinenlerinden elinde ip ve kitap, dilinde ilahi ve türkü ile dolaşan Fadime Hatun Sorgun’umuzu güzelleştiren farklı renkte çiçeklerdir. Yukarıda bahsettiğimiz isimlerden vefat edenlere Allah’tan rahmet, kalanlara sağlıklı uzun ömürler dilerim.

Yukarıda Peygamber Efendimizin tarif ettiği şekli ile ele aldığımızda akıllı bildiğimiz birçok insanın deli, deli zannettiğimiz bir kısım insanların veli, bir kısmının da hasta olduğunu görmüş oluruz. Deli (!) diye nitelendirilseler de onlarla iletişim kurarken insan olduklarını unutmayalım ve ona göre davranalım.

Deli kelimesinin bizim örfümüzde ayrı bir manası vardır. Deliler içi dışı bir olan, riyasız, hesapsız, dobra ve mert insanlardır. O yüzden atalarımız atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli demiştir. Eskiler bir yerde deliler azaldı mı felaketi bekleyin derlermiş. Delilerimizin azalmaması dileğiyle…

Nuri KAPLAN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*