By 13 Temmuz 2016 0 Comments

Sorgun/Yozgat Yöresinde Sözlü Tarih

Sözlü tarih konusunda şimdiye kadar şu çalışmalarımız oldu:

  1. “Tarihî Olay-Edebî Metin İlişkileri Bağlamında Kıbrıs Konulu Âşık Tarzı Şiirler Üzerinde Bir Değerlendirme”, Proceedings of the Third Internatioal Congress for Cyprus Studies/Üçüncü Uluslar arası Kıbrıs Araştırmaları Kongresi Bildirileri, Volume/Cilt:2 Linguistics& Literature, Doğu Akdeniz Üniversitesi yayınları: Gazi Magosa, 2000, s.87-105.
  2. “Âşık Tarzı Şiirlerde Sözlü Tarih (Kayserili ve Yozgatlı Âşıkların Şiirlerinden Örneklerle”, II. Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni (10-12 Nisan 2006)- Bildiriler, Kayseri, 2007, 299-317.
  3. “Tarihî Gerçeklerin Âşık Edebiyatına Yansıması Bağlamında Türk Mukavemet Teşkilatı ve Kıbrıs Mücahitleri / Turkish Resistance Organization (TMT) and Turkish Freedom Fighters in Cyprus which The Context in Reflection of Bardic (Aşik) Literature“, Folklor / Edebiyat – Folklore/ Literature, International Cuprus University Quarterly Cultural Journal, 19/ 76, 2013, 173-193,

Sözlü kültür edebiyatında olduğu gibi sözlü tarihte de sözlü olma, gelenekli olma, çeşitlenme, benimsenme, kalıplaşma özellikleri görülür.

Tarihçi tarihî olaylarla ilgili belge ararken, sözlü tarih aktarıcısı olan kaynak kişi daha çok dinleyicilerin ilgisini çekebilecek unsurlara yönelir. Bu sebeple gerçekten olmuş olayları dinleyicilerin ilgisine göre değiştirme, olmamış unsurları da ekleme yoluna gidebilir (Bkz. Tural 1993: 32). Bu değiştirme ve eklemelerde sözlü tarih aktarıcısının mensubiyeti de etkili olabilmektedir. Çünkü sözlü edebiyat ürünlerinde sözlü edebiyat kalıplarından yararlanma da söz konusudur. Sözgelimi İstiklâl Savaşına Sorgun’dan 37-38 kişi katılmışsa eğer sözlü tarih anlatıcısı bu sayıyı yuvarlayıp 40 kişi katılmış diyebilir. Aynı şekilde 42-43 kişi katılsa da 40 kişi katılmış diyebilir. Sözlü aktarımlarda bu tür yuvarlaklaşmalar tabiî karşılanır.

Sözlü tarih anlatıcısı tarihî bir olayı olduğu gibi değil de algıladığı gibi anlatır. Yani olgu ve algı farklı olabilir. Aynı durum, tarihî olayları ürünlerinde yansıtan edebiyat sanatçıları için de söz konusudur. Edebiyat sanatçısı, yaşanmış olaylarda bazı değişiklikler yaparak sunabileceği gibi, olayı hayal ürünü unsurlarla da süsleyebilmektedir (Durbilmez ). Çünkü “Edebî eser malzemesini ister tarihten, isterse yaşanılan günden seçsin, o gerçeğin tam kendisi değildir. Gerçek eserde çatıyı oluşturur. Yazar çatıyı ayrıntı dediğimiz unsurlarla örer. Yani hayatı yeniden inşa eder. Burada esere yazarın hayata ve meselelere bakışı dediğimiz şahsî yorumları katılır. Yazar, sanatın ölçüleri içerisinde yeniden inşasında özgürdür. Ancak eseriyle okuyucusunda ufuklar açmakta olduğunun şuurunda olmalıdır. Sanatçının yeniden inşa’sındaki özgürlüğü ona cemiyette var olan değer ölçülerini ve kabulleri yıkma, tarihi tahrif etme özgürlüğünü bağışlamaz” (Argunşah, 1993: 36).

Sözlü veya yazılı olarak tarihî bir olayı anlatan edebiyat sanatçısı, tanık olduğu veya duyduğu/ öğrendiği bir olayı olduğu gibi aksettirmese bile, söylediği/ yazdığı edebiyat ürünü o konuda araştırma yapacak tarihçiler için de oldukça önemlidir. Edebiyat bilimcisi Mehmet Kaplan da “Belli bir çağda vücuda gelen ve o çağı aksettiren edebî eserlerin, içinde vücuda geldikleri devirle doğrudan doğruya ilgili oldukları için tarihî bir vesika değeri taşıyabilecekleri” (Kaplan 1992: 75) kanaatindedir.

Tarihî olaylar yazılı tarihe aktarılmış olsa bile bu resmî aktarım yanında bir de sözlü aktarım vardır. “Sözlü tarih” veya “sosyal tarih” adları verilen bu aktarım, tarihî olayların halk tarafından nasıl yorumlandığını gösteren önemli bir bilgi kaynağıdır. Sözlü tarih ile yazılı tarih bilgileri bazen aynı olmakla birlikte, bazen de farklılıklar gösterir. Hatta tarihî belgelerde yer verilmeyen kimi bilgiler sözlü tarihte önemli bir yer tutar. Yazılı tarihin taraflı yazıldığı veya yetersiz kaldığı durumlarda sözlü tarih devreye girecektir.

Tarihî olay, tarihî belgelerde yazıldığı biçimiyle değil de, yaşandığı ve/veya algılandığı şekliyle edebî ürünlere ve halk bilimi ürünlerine aktarılmaktadır. Sözlü tarihin aktarıldığı edebî ürünlerin başında da âşık tarzı şiirler yer alır.

Sözlü tarih çalışmalarında, anlattığı olayı bizzat yaşamış olan kaynak şahıslar daha muteberdir. “Halk hafızası”na başvurmadan yapılan tarih okuma ve yorumlama çalışmaları konuyu yeterince aydınlatamamaktadır.

“Halk hafızası” konusunu inceleyen Lord Raglan “yazılı kayıtlara dayanmayan bir olayın ne kadar süreyle hatırlanabileceği” sorusuna cevap arar. “Uzun çalışmalardan sonra, bu sürenin en fazla yüz elli yıl olabileceği” kanaatine varır. “Bir kişi hakkındaki yazılı olmayan bilgilerin” sözlü kültür içinde “o kişinin ölümünden yüz yıl sonra kaybolduğu”na inanır. “Bir kişinin etken yaşantısı”nı elli yıl sayan Raglan, toplam “yüz elli yıl sınırı”nı elde eder. Çünkü Raglan’a göre “okuma yazma bilmeyenler arasında yüz yıl önce ölmüş bir kişi tümüyle unutulur.” (Raglan 2004: 42-43).

Tarihte meydana gelen olayların, yaşayanlar ve/ veya tanık olanlar tarafından başkalarına anlatılma yollarından en yaygın olanı “sözlü” olanıdır. Sözlü edebiyat sanatçıları, bu olayları daha etkili ve kalıcı bir biçimde, genellikle de “destan”a dönüştürerek anlatır. Bu ürünlerde “tarihî vakıa” olarak gösterilen hususlar çeşitli edebî sanatlarla da süslenerek, menkabelerle birleştirilerek ve yorumlanarak anlatılır. Bütün süsleme, birleştirme ve yorumlamalara rağmen bu ürünler, kendilerini meydana getirenler tarafından “tarih” olarak kabul edilir (Boratav, 1991: 71). “Tarihî olay” olarak anlatılan bu edebiyat ürünleri de anlatıldığı zamana ve mekâna, anlatıcıların ve dinleyicilerin ilgi ve birikimine göre çeşitlenerek aktarılır. Hafızalarda derin izler bırakmayan ve topluluğu yakından ilgilendirmeyen olaylar, ikinci nesle pek aktarılmazlar. Bu sebeple “topluluğun geleneği olmamış şeyler, ikinci nesilde yok olmaktadır”. Çünkü “Her olay, olduktan hemen sonra, olayın kahramanlarının ve seyircilerinin akıllarından silinmeye başlar. Kişilerin bir kısmı yaşadığı sürece, olay, bilinçli bir şekilde hatırlanmasa bile, bilinçaltına yerleşir.” (Raglan 2004: 43). Demek ki, sözlü tarih aktarımının sürekliliği yüklendiği işlevle ilişkilidir. Sözgelimi mensubiyet duygusunun ve millî şuurun diri tutulmasında sözlü tarih aktarıcılığı önemli bir işlev yüklenir.

Bir milletin ve kahramanların başından geçen büyük olayların bir süre geçtikten sonra halkın dilinde edebî bir şekil alması sonucu destanların oluştuğu bilinmektedir. Sözlü olma, geleneğe bağlılık, çeşitlenme, anonimlik ve kalıplaşma (Yıldırım, 1985: 549-551) gibi halk bilimi ürünlerinin mahiyeti ile ilgili özellikleri taşıyan destanlar ağızdan ağza, babadan obaya, obadan boya anlatıla anlatıla zaman geçtikçe o milletin ilerideki isteklerine, ülküsüne ait unsurlarla da süslenir.  Böylelikle edebî değeri yükselen destan yaşanmış “tarihî olay”  gerçeğinden uzaklaşarak adeta bir çok nesillerin ortak edebiyat ürünü halini alır. Destanlarda zaman ve mekân bakımından bir kahramanın gerçek hayatının dışına taşan, kahramanın yaşadığı dönemden çok öncelere ve çok sonralara uzanan geniş bir tarih anlayışı vardır. [1]

Destanlardaki tarihî olayların hiçbir zaman gerçektekiyle aynı olmadığını belirten Boratav, aslında tarihî vesikaların da tarihî olayları bütünüyle yansıtmadıklarını şöyle ifade eder: “Tarihî hadiseler hakikatte acaba vesikaların en mükemmel tenkidinden sonra elde ettiğimiz şekilde mi vuku bulmuştur? Vesikaların en mükemmel tenkidinden sonra elde edilen neticeler nihayet bize tarihî hadiselerin güzergâhını geçireceğimiz belli başlı noktaları verir; yalnız vesikalarla iktifa edip bu noktaları birbirine birleştirirsek birtakım münkesir hatlar elde ederiz. (…) Milletlerin tarihî vesikalarının en az bulunduğu devirlere ait söz sanatlarının ön safında yer alan destanların tetkiki elbette tarih çalışmaları için zarurîdir. Bu yolda destanlardan hakkıyla istifade edebilmek için ise, onları, reel kıymetlerini bilerek kullanmak lâzım gelir. Şüphesiz destan hiçbir zaman tarih değildir; modern tarih metodu, her milletin destanî menkıbeleriyle tarihî vakıalarını birbirine karıştıran eski tarihçilerin eserlerini bu bakımdan amansız bir tenkide uğratıyor. Fakat destanın, eski devirlerde tarih diye anlaşılması da bugünün tarihçisi için mühim bir vakıadır” (Boratav, 1991: 72-73).

 

Âşık Tarzı Şiirlerde Tarihi Yansıtma ve Tarih Bildirme

Uzak ve yakın geçmişin olaylarını çeşitli cepheleriyle aydınlığa kavuşturmada tarihî olayların sosyal yönlerinin de araştırılıp incelenmesi gerekir. Bunun için de “sözlü tarih”e başvurmak kaçınılmazdır.

Sözlü tarihin aktarıldığı edebî ürünlerin başında âşık tarzı şiirler yer almaktadır. Âşıklar hem şiirin yaratıcısı/yeniden üreticisi hem de icracısıdırlar. Sadece söyledikleri şiirlerle değil, aynı zamanda şiirin söylenme sebebini açıkladıkları hikâyelerle ve tasnif ettikleri/anlattıkları hikâyelerle de kültür taşıyıcısıdırlar.

Halk şairlerinin kültür taşıyıcılığı, bilgilendirme / haber verme, sözlü tarih aktarıcılığı gibi görevleri de bulunmaktadır. Belli bir zaman diliminde yaşayan halk şairleri eserlerini vücuda getirirken yaşadıkları dönemde ortaya çıkan pek çok tarihî olaydan ilham alabilirler. Bu sanatçılar kendi duygu ve düşüncelerini, estetik zevkleri ölçüsünde aksettirirken bazı tarihî olaylarla ilgili ipucu verebilecek bilgileri de eserlerine aktarabilmektedirler. Sözgelimi; halkı derinden etkileyen ve hafızalarda yer eden savaşlar ve zorunlu iskânlar destanlara, ağıtlara konu edilmiştir (Durbilmez 2007: 283). Bu sebeple, belgelerden hareketle bir takım tespitler yapıp sonuçlar çıkaran “Tarih” bilimi ile duygu ve düşüncelerin, bilgilerin estetik süzgecinden geçirilerek incelendiği “Edebiyat” bilimi arasında ortak hususlar bulunduğu da bilinmektedir. Tarih ve edebiyat ilişkileri konusunda pek çok bilim adamı ve araştırmacı çeşitli görüşler ileri sürmüş, yorumlar yapmıştır (Durbilmez 2000: 88-91). Burada bir hususu vurgulamakta yarar vardır: “Belli bir çağda vücuda gelen ve o çağı aksettiren edebî eserlerin, içinde vücuda geldikleri devirle doğrudan doğruya ilgili oldukları için tarihî bir vesika değeri taşıyabilecekleri” (Kaplan 1992: 75) kabul edilmekle birlikte, sanatçıların, tarihî olayları olduğu gibi aksettirmedikleri de bilinmektedir (Durbilmez 2007: 282). “Halk hafızası”nda şekillenen tarihî olayların tarihî belgelerde yazıldığı biçimleriyle değil de, toplumun yaşadığı ve/ veya toplumun sözcüsü olarak kabul gören kültür aktarıcılarının / sanatçıların algıladığı şekliyle edebî ürünlere aktarılmaktadır. Tarihî olayların edebî metinlere yansıması ve sözlü tarih-şiir ilişkileri konusunda Kıbrıs konulu şiirler / destanlar öne çıkmaktadır (Artun 1996, Durbilmez 1999a, Durbilmez 1999b, İvgin 1999, Karadağ 1999, Kaya 1999). Kıbrıs’ta meydana gelen tarihî olaylar da hem belgelerle yazılı tarihe aktarılmış, hem de sözlü aktarım ortamlarında halka duyurulmuştur. “Sözlü tarih” adı verilen bu aktarım, tarihî olayların halk tarafından nasıl algılandığını ve yorumlandığını gösteren önemli bir bilgi kaynağı durumundadır (Durbilmez 2013b: 173-193). Sözlü tarihin aktarıldığı edebî ürünlerin başında da halk şairlerinin şiirleri yer alır. Bu şiirler yazılı kültür ortamına veya elektronik kültür ortamına aktarılmış olsa bile sözlü kültür özellikleri tamamen yok olmaz. Şiirlerin icra bağlamlarıyla birlikte ele alınıp incelenmesi daha doğru olmakla birlikte, icra bağlamları tespit edilemeyen ancak yazılı kültüre aktarılmış metinlerin de incelenmesinde yarar vardır. Bu tespit ve değerlendirmelerle ilgili çok sayıda örnek metin Yozgatlı halk şairlerinin şiirleri arasında da bulunmaktadır.

Âşık tarzı şiirleri yalnızca edebî ürün olarak ele alıp incelemek doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Bu ürünlerin yaratıldıkları/söylendikleri bağlam, bağlamda yüklendikleri işlevler, söyleyicilerin üründe aktarılan konuya yakınlığı göz ardı edilmemelidir. Bu hususlar göz önünde tutulursa metni doğru anlamak ve yorumlamak mümkün olabilecektir. Belli bir zaman diliminde yaşayan âşıklar eserlerini vücuda getirirken yaşadıkları dönemde ortaya çıkan pek çok tarihî olaydan ilham alabilirler. Âşıklar, kendi duygu ve düşüncelerini, estetik zevkleri ölçüsünde aksettirirken bazı tarihî olaylarla ilgili ipucu verebilecek bilgileri eserlerine aktarabilmektedirler. Halkı derinden etkileyen ve hafızalarda yer eden savaşlar ve  zorunlu iskânlar destanlara, ağıtlara konu edilmiştir. Savaşlarda kahramanlık gösterenler, şehitlik ve gazilik mertebelerine yükselenler destanlarla dile getirilmişlerdir. Kimi destanlarda yiğitleme, kimilerinde ağıt vardır.

Âşık tarzı şiirlerde genellikle şu konularla ilgili tarih bildirildiği görülür: 1. Âşığın kendisi ve yakınları ile ilgili doğum, âşıklığa başlama, askerlik, evlenme, ölüm vs. tarihleri; 2. Âşığın yaşadığı çağ ile ilgili görüşleri ve yakınmaları; 3. Savaşlar, tabii afetler, tanık olunan veya duyulan önemli olaylar, toplumca benimsenmiş sevilen kimselerin ölümleri (Koz, 1987: 205). “Âşık Edebiyatı metinlerinde, ne zaman yaşadıkları, hangi yıllarda görev yaptıkları kesin olarak bilinen padişahların, sadrazamların, öteki devlet büyüklerinin, belli kişilerin, belli olayların yıl belirtmeksizin adları verilerek, bazan kesin bazan da aşağı yukarı bir tarih saptaması yapıldığı sık sık göze çarpmaktadır.” (Koz, 1987: 200)

Âşıklar, milleti derinden etkileyen çeşitli olaylar karşısında duyarsız kalmamışlar, içinde yaşadıkları toplumun duygularına tercüman olmuşlardır. Sözgelimi; Yozgat, Kayseri, Adana, Maraş çevresinde yaşayan konargöçer Türkmenlerin iskân edilmeleri konusunda özellikle Dadaloğlu (Görkem, 2006) ve Cingözoğlu Seyit Osman (Durbilmez, 1997) gibi âşıkların söyledikleri şiirler tarih araştırmaları için önemli birer bilgi kaynağı durumundadır.

1691-1699 yılları arasında konargöçer halkın Osmanlı Devleti tarafından iskân edilmesi âşık tarzı şiirlerde önemli bir yer tutar. Bu tarihî olaydan kısaca söz etmek yararlı olacaktır. Osmanlı iskân siyaseti üç ana sebebe dayanıyordu: “1. Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağdaşmayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar vermelerini sona erdirme endişesi” (Orhonlu, 1987: 39-44), “2. Harap ve boş yerleri imar etme ve yeniden ziraate açma” düşüncesi (Orhonlu, 1987: 44-46), “3. Diğer şakavet unsurlarına ve daha büyük zararlar meydana getiren göçebe gruplara karşı yerli ahaliyi, ekili topraklarını ve hayvanlarını muhafaza endişesi” (Orhonlu, 1987: 47-48). Çünkü konargöçer Türkmenler, kendilerine ayrılan yaylak ve kışlak yerlerine gidip gelirken yerleşik hayat süren halkla karşı karşıya geliyorlardı. Yerleşik hayat sürenler, konargöçer yaşayanlardan şikâyetçi oluyorlardı: Ekili topraklarına zarar verdikleri, ürünlerini ve hayvanlarını gasp ettikleri, insan kaçırdıkları/ yaraladıkları/ öldürdükleri belirtiliyordu (Orhonlu, 1987: 39). Çoğunlukla savaş zamanı meydana gelen buhranların asıl sebebi konargöçerlerin “vergi vermekte inat etmeleri” idi. “Tayin edilmiş yaylak-kışlaklarını terk ederek, diğer boylar içine saklanmak veya yerli halka ayrılmış olan yerlere gitmekten başlayarak, vergi vermemeğe kadar giden nizama aykırı hareketleri, zamanla artık tam bir şakavet hareketine bürünüyordu. Oymaklar, münferiden eşkıyalık ve hasarat yaptıkları gibi, başka gruplara da katılıyorlardı.” (Orhonlu, 1987: 41). “Yaylak-kışlak mahallere arasındaki gidiş-geliş esnasında ekili toprakları hayvanlarına çiğnetip mahsullerini yedirmeleri, daima tekerrür eden hadiselerdendi. (…) 1687-1689 yıllarında bu hareketler gittikçe çoğalmaya başladı, her taraftan merkeze şikâyetnâmeler geldi. Mahsuldar bir vilâyetin bu sebepten dolayı kıtlık çektiği dahi görülmüştü. (…) Yerleşmiş durumda bulunan oymakların bir kısmı dahi konar-göçer eşkıyaların tecavüzlerinden dolayı yerlerini terk edip etrafa dağılmak zorunda kalmışlardı(Orhonlu, 1987: 42-43).[2]

Osmanlı Devleti’nin iskân siyaseti Avşar Türkmenlerini çok etkilemiştir. Adana, Maraş, Kayseri ve Yozgat’ta yaşayan Avşarlar, iskân siyasetine karşı gelirler. Avşarların iskânı konusunda Mecit Paşa görevlendirilir. “Maraş’ta oturan Mecit Paşa Yozgat’ta oturan Çapanoğulları ile Avşarları Bozok’tan atmak için ittifak yaparlar. Avşarları Kozan’a kadar getirmeye muvaffak olurlar. Aslen Avşar yeğeni olan Kozanoğlu Avşarların tarafını tutar. Kozanoğlu’nun Avşarların yanında olması durumu değiştirir. Mecit Paşa askerlerini geri çekmek mecburiyetinde kalır. Bu hadisede bulunan Cingözoğlu Seyit Osman Mecit Paşa ile Kozanoğlu’nu karşılaştırır.” (Elçin, 1975: 216-217) Bu “deyiştirme”de yer alan olaylar ile yer ve şahıs adları tarihî gerçeğe yakındır (Bk. Örnek Metinler, nu: 1).[3]

93 Harbi’nin acı hatıraları da âşık tarzı şiirlere konu edilmiştir. Yozgatlı (Kargalı) Gül Halim’in “93 Harbi Destanı”nda  Bozok, Balkan ve Belgrat gibi yer adları; Türk, Sırp ve Yunan millet adları ile  Derviş Paşa ve Sırp Beylerinden söz edilir. Nice anaların yüreğinin yandığı, nice babaların ocağının söndüğü, askerlerin çarıklarının yırtıldığı, kana bulandığı, meydanlara kellelerin döküldüğü, cephelerde kan gövdeyi götürdüğü vs. anlatılır (Bk. Örnek Metinler, nu: 11). İlk iki dörtlüğü birlikte okuyalım: “Hâlık-ı lemyezel emretti bize/Dikkat et okunan fermanımıza/Doksan üç harbini söyleyim size/ Bismillah, başlıyah destanımıza // Bozoh ülkesinden uşah toplandı/Neçe anaların yürağa yandı/Neçe babaların ocağı söndü/Biz gurban oluruh vatanımıza”

Yakın dönemde meydana gelen olayların ayrıntılarını da âşık tarzı şiirlerde görmemiz mümkündür. Sözgelimi; Kıbrıs’ta meydana gelen olaylardan etkilenerek Kıbrıs konulu şiirler söyleyen/yazan âşıklar Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları felâketleri, mücadeleleri vs. mısralara dökerek ölümsüzleştirmişlerdir. Yozgatlı halk şairlerinden  Yenifakılılı Ozan İlyas (Durbilmez, 1999: 84), Yozgatlı Âşık Türkmenoğlu (Durbilmez, 1998: 110-111) gibi pek çok âşığın da şiirleri arşivimizdedir. Kıbrıs konulu âşık tarzı şiirler incelendiğinde, şiirlerde yer verilen tarihî olayların büyük ölçüde tarihî gerçeklere uygun oldukları görülür (Durbilmez, 2000: 87).

Âşıklar milleti derinden etkileyen depremleri de şiirlerinde işlemeyi, sözlü tarih belleğine aktarmayı ihmal etmemişlerdir. Sözgelimi; Yozgatlı 9 halk şairi Erzincan’da meydana gelen depreme destan söyleyerek sözlü tarihe katkı sağlamışlardır (Özsoy vd., 1992). 27 Aralık 1939, 18 Kasım 1983 ve 13 Mart 1992 tarihlerinde Erzincan’da meydana gelen depremlerle ilgili söylenen destanlarda verilen bilgiler tarihî gerçeklere büyük ölçüde uymaktadır.

Bulgaristan, Bosna-Hersek, Çeçenistan, Irak, Afganistan gibi ülkelerde yakın zamanlarda meydana gelen olayların yazılı ve görüntülü basın-yayın organları aracılığı ile dünyaya duyurulması sonucunda âşıklar da konuyla ilgili destanlar söylemişler/yazmışlar, elektronik ortamlar aracılığıyla geniş kitlelere seslenebilmişlerdir. Sözgelimi; Yozgatlı halk şairlerinden Türkmenoğlu, Turanî, Türkî, Ozantürk, Gülbahçe, Nuranî, Yükselî, Erozan, Bahadınlı Âşık Olgun, Çekerekli Âşık Yusuf, Yozgatlı Âşık Bektaş, Çayıralanlı Âşık Hacı, vb. gibi millî meselelere duyarlı sanatçılar yukarıda sözü edilen konularda resmî tarihlerde kaydedilmeyen pek çok hususu destanlarında ayrıntılarıyla dile getirmişlerdir (Durbilmez, 1993; Sarıkaya, 1997: 32-33, 43-44, 51-52, 65-66; Durbilmez, 1998: 119-121).

PKK terörü sonucu şehit olan Türk askerleri, Türk polisleri ve Türk vatandaşları ile şehit yakınlarının acıları âşık tarzı şiirlerde “sözlü tarih” unsuru olarak işlenmeye devam etmektedir.

Yakın dönemde meydana gelen olaylarla ilgili bilgiler yazılı ve görüntülü haber kaynaklarında da yer almaktadır. Yakın dönemde olan ve âşık tarzı şiirlerde yer alan “sözlü tarih bilgileri”ni  bu kaynaklarla karşılaştırmak da mümkündür. “Tarihî kahraman” ve onun yansıması olan “edebî kahraman” birebir aynı olmayabilir. Yine “tarihî olay” ile edebî ürüne yansıyan “edebî olay” da farklılıklar gösterebilir. Tarihî olay, tarihî belgelerde yazıldığı biçimiyle değil de, yaşandığı ve/veya algıladığı şekliyle edebî ürünlere aktarılmaktadır.[4] Tarihî olayların etkisiyle vücut bulan bir edebiyat ürününde, sanatçının tarihî olayları aktarması yanında yorumlaması da söz konusudur. Âşık tarzı şiirlerin yaratılmasında ve/veya yeniden oluşturulmasında söyleyici/aktarıcı kişinin birikimleri ve eğilimleri ile dinleyicilerin beklentileri de belirleyici olmaktadır. Tarihî olay/lar gerçeklere ne kadar uygun aktarılmış olursa olsun edebî eseri bir “tarih kitabı”, âşık tarzı şiirleri de birer “tarih belgesi” saymak doğru değildir. Ancak burada şunu da sormak gerekir: Bu ürünleri dikkate almadan yapılacak değerlendirmeler tarihî gerçeklere ne kadar uygun olabilecektir?

Âşık tarzı şiirlerde “sözlü tarih” konusunu incelerken âşık edebiyatındaki “tarih bildirme” geleneği de göz önünde tutulmalıdır (Koz, 1987: 201-212).

Âşık tarzı şiirlerde tarih bildirme geleneği konusunda dikkat edilmesi gerekli hususlardan bazıları şunlardır:

  1. Âşıklar, meydana gelen olayı dile getirdikleri destanlarda genellikle tarih bildirirler. Tarih bildirmede gün, ay ve yıl bir arada verilebilir. Tarih bildirme genellikle ilk dörtlükte olmaktadır fakat başka dörtlüklerde de verilebilir.
  2. Bildirmek istedikleri tarihi genellikle sözle ifade ederek mısralarına alan âşıklar tarih bildirirken bazı kısaltmalar yapabilir; yılların bazen binler, bazen de binler ve yüzler basamaklarını atabilirler. Dörtlük ve mısra yapısı gereği yapılan bu kısaltmalar anlaşılmaktadır (Koz, 1987: 204).

Kargalı Gül Halim’in destanında binler ve yüzler basamağı atılmıştır: “Hâlık-ı lemyezel emretti bize/Dikkat et okunan fermanımıza/Doksan üç harbini söyleyim size/Bismillah, başlıyah destanımıza”. Aynı destanın tapşırma dörtlüğünde de tarih kısaltılarak; “Gül Baba Halim’i goma imandan/Dohsan dörtte gurtuluruh gümandan/Uzah dutma bizi lûtf u ihsandan/Gulah as sultanım destanımıza” denmektedir.

Sorgunlu/Taşpınarlı Âşık Gülbahçe’nin destanında 1992 yılı “Doksan iki” şeklinde kısaltılarak verilir: “Doksan iki yılı acı, gam doldu” (Özsoy vd., 1992: 187).

  1. “Âşık ve edebiyat kaynaklarının çoğunda temel, sözlü yaratmalara ve aktarmalara dayandığı için her türlü yanılma ve yakıştırmalardan korunmaya çalışılmalı, verilen tarihler bir kaç kaynaktan denetlenmeden kullanılmamalıdır.” (Koz, 1987: 210).
  2. Âşık tarzı şiirlerde bildirilen tarihin Hicrî, Malî / Rumî ve Milâdî takvimlerden hangisine ait olduğu araştırılmalıdır. Çünkü “Bu takvim çeşitliliği tarih bildirmeyi bir gelenek hâline getirmiş olan âşıklarda da kendini göstermiş, incelenen metinlerde 17, 18 ve 19. yüzyılda hatta 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha çok hicrî takvime göre tarih bildirildiği görülmüştür. O yıllar için yaygın bir kullanım alanı bulan Hicrî takvimin yanında yalnız maliye ve bazı devlet kayıtlarının tutulmasında kullanılan Malî (Rumî) takvim 18. yüzyıl sonlarından itibaren yaygınlık kazanmaya başlamış, başka alanlarda da kullanılır olmuştur. Bu yüzden bazı 19. ve 20. yüzyıl âşıklarından Malî (Rumî) takvime göre tarih bildirildiği görülmüştür. Bunların sayısı çok olmamakla birlikte inceleme sırasında birtakım güçlüklere neden olmakta, âşık tarafından Malî (Rumî) tarih kullanıldığına dair bir ipucu verilmemişse, başka sağlam kaynakların yardımına ihtiyaç duyulmaktadır.” (Koz, 1987: 202-203). Âşık Mehmet’in bir destanında Malî (Rumî) takvim esas alınarak tarih bildirilmektedir: “Dinleyin ahibbâ edeyim beyan/Dillerde daima söylensin heman/Bin üç yüz on üçte bilin ki tamam/Yunanîler ile olan kavgayı” (Koz, 1987: 203)

Yukarıda verilen dörtlükte yer alan 1323 Malî (Rumî) tarihi 1897-1898 Milâdî tarihlerine rastlamaktadır. Bu dörtlükte verilen 1313 tarihinin Malî (Rumî) takvime göre olduğu on ikinci dörtlükteki “Beş Rumî Nisan’da harb ilân oldu” mısrasından anlaşılmaktadır. Burada 1897 yılında yapılan Türk-Yunan savaşından bahsedilmektedir (Koz, 1987: 211; (Durbilmez, 2000: 93).

 

Sonuç

Sözlü tarih ürünlerinin, yazılı belgeleri “tamamlama” ve “doğrulama” işlevleri olduğu gibi, bu belgelerden bazılarının taraflı yazıldığını gösterme işlevi de vardır. Yazılı belge bulunamadığı durumlarda sözlü tarih ürünlerinin belge sayılması da mümkündür. Sözlü tarih ürünlerinin oluşturucuları ve aktarıcıları arasında âşık tarzı şiir geleneği temsilcileri önde gelir. Âşık tarzı destanlarda tarih önemli bir yer tutar. Âşık, yaşanmış olayları kendi anılarıyla süsler ve algıladığı biçimiyle -âşık tarzı şiir geleneği imkânları ölçüsünde- aktarır. Bu ürünlerin tarihî gerçeklerle ilişkisi araştırılıp incelenmelidir. Âşık tarzı şiirlerin ortaya çıktığı bağlam ve yüklendiği işlevler açısından olduğu kadar bugünkü icra bağlamı ve işlevleri bakımından da incelenmesi gerekir.

Yazılı tarih belgesinin perde arkasını aydınlatacak bilgi kaynağı “sözlü tarih”tir. Yazılı tarih bilgileri ile âşıkların sözlü tarih bilgileri örtüşebilmektedir. Âşık tarzı şiirlerde yer alan tarihî olaylar, kahramanlar vs. tarihî gerçeklere büyük ölçüde uygunluk göstermektedir. Âşık tarzı şiir söyleyen/yazan şairler tarihî olayları şiirlerinde yorumlamışlar, tarihî gerçekleri kendi dünya görüşleri, sanat birikimleri vs. ile süslemişlerdir. “Tarihî vesika” diye adlandırılan bilgi ve belgelerin de tarihî olayları yeterince aydınlatamadıkları gerçeğini göz önünde bulundurursak, âşık tarzı şiirlerin tarihte meydana gelen olayların anlaşılması ve yorumlanması hususunda birer yardımcı vesika değeri taşıdıklarını söylemek mümkündür.

Bilindiği gibi, sözlü tarih bilgisi, sözlü gelenek içinde, işlevlerini sürdürdüğü ve sosyal ihtiyaçları karşılayabildiği oranda yaşayabilmektedir. Raglan’ın Chadwick’ten aktardığı bilgi de konumuz açısından önemlidir: “Kabile çatışmalarının anılarını taşıyan bir şiir veya hikâyenin var olması için doğal olarak kabilenin tarihine çekici bir ilgi duyulması gereklidir”. Bu ilginin sebebi de yalnızca yurtseverliktir. Hafızalarda derin izler bırakmayan ve topluluğu yakından ilgilendirmeyen olaylar, ikinci nesle pek aktarılmazlar. Bu sebeple “topluluğun geleneği olmamış şeyler, ikinci nesilde yok olmaktadır”. Çünkü “Her olay, olduktan hemen sonra, olayın kahramanlarının ve seyircilerinin akıllarından silinmeye başlar. Kişilerin bir kısmı yaşadığı sürece, olay, bilinçli bir şekilde hatırlanmasa bile, bilinçaltına yerleşir.” (Raglan 2004: 43). Yozgatlı halk şairlerinin şiirleri de bu bilgiler ışığında incelendiğinde, halkı bilgilendirme görevi yanında millî şuuru diri tutma işlevi de yüklendiği ortaya çıkmaktadır.

 

Doç. Dr. Bayram DURBİLMEZ

 

KAYNAKÇA

Aktaş, Şerif , (1991). Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Ankara.

Argunşah, Hülya, (1993). “Tarihî Türk Romanında Yesevî Dervişleri”, Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevî Sempozyumu Bildirileri, (26-29 Mayıs 1993), Kayseri, 35-44.

Aslan, Ensar, (1999). Halk Şiirimizde Tarihî Olaylar, Diyarbakır.

Baltacıoğlu, İsmail Hakkı, (1974), “Folklorun Ana Konusu”, I. Uluslararası Türk Folklor Semineri Bildirileri (9-14 Ekim 1973), Ankara, 1-2.

Boratav, Pertev Naili, (1991). “Türk Destanları Tetkikinin Bugünkü Vaziyeti ve Vardığı Neticeler”, Folklor ve Edebiyat (1982)-2, 2. Baskı, İstanbul, 71-87.

Bozkurt, İsmail, (1996). “Kıbrıs Türklerinde Halk Edebiyatı Bakımından Destan Geleneği”, Journal for Cyprus Studies/ Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, c.2, S.1, Lefkoşa, 59-64.

Bozkurt, İsmail, (1998). “Kıbrıs Türklerinde İngiliz Sömürge Yönetimi’ne Destanlarla Direnme”, Journal for Cyprus Studies/ Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, c.4, S.1, Lefkoşa, 33-43.

Caunce, Stephan, (1993). Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi, (Çev. Bülent Can, Alper Yalçınkaya), İstanbul.

Çelikdemir, Murat, (2003). “Osmanlı Devleti’nin Aşiretleri Rakka’ya İskân Etmek İstemesindeki Temel Sebepler”, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 143 (Nisan), İstanbul, 141-154.

Çobanoğlu, Özkul, (1999). Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş, Ankara.

Durbilmez, Bayram, (1990). 1941 doğumlu, okur-yazar, Sorgunlu Âşık Muttalip Erdem’den Temmuz 1990’da yapılan derleme.

Durbilmez, Bayram, (1999). Kayserili Halk Şâirlerinin Şiirlerinde Kıbrıs, Kayseri.

Durbilmez, Bayram, (2000). “Tarihî Olay- Edebî Metin İlişkileri Bağlamında Kıbrıs Konulu Âşık Tarzı Şiirler Üzerine Bir Değerlendirme”, Üçüncü Uluslar arası Kıbrıs Araştırmaları Kongresi/ Proceedings of the Third International Congress for Cyprus Studies 13-17 Kasım / November 2000, c. 2 (Hzl. İsmail Bozkurt), Eastern Mediterranean University Center for Cyprus Studies Publications yay.: Gazimağusa / KKTC, 87-105.

Ekrem, Mehmet Ali, (1987). “Edige Batır Destanı ve Kıpçak Türklerinin Tarihi”, III. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri, (7-9 Mayıs 1987), Eskişehir, 129-135.

Ersoy, Ruhi, (2005). “Barak Türkmenlerinin Sözlü ve Yazılı (Resmî) Tarihlerine Mukayeseli Bir Yaklaşım Denemesi”, Millî Folklor Uluslar Arası Halkbilimi Dergisi, S. 65 (Bahar), Ankara.

Gomme, L. George, (1908). Folklore As An Historical Science , Londra.

Halaçoğlu, Yusuf, (1991). XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara.

Kaplan, Mehmet, (1992).Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 3, Tip Tahlilleri, İstanbul.

Kırzıoğlu, M. Fahrettin, (1987). “Türkiye’nin En Eski Serhaddi Kars-Eli’ndeki Tarihî Koçaklamalar’dan Birkaçı”, I. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri, (7-9 Mayıs 1983), Eskişehir, 155-168.

Koz, M. Sabri (1987). “Âşık Edebiyatımızda Tarih Bildirme Geleneği”, II. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri, (7-9 Mayıs 1985), Eskişehir.

Köse, Nerin, (1993). “Bozlaklarda Tarihî Olaylar”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, S. 7, 155-178.

Mirzaoğlu, F. Gülay, (2003). “Bir Tarihî Türkü: Cezayir”, Türkbilig, S. 6 (Ekim), Ankara.

Orhonlu, Cengiz, (1987). Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskânı, İstanbul.

Özsoy, Bekir Sami, Namık Aslan, Bayram Durbilmez (1992). Destanlarla Erzincan, Kayseri.

Propp, Vladimir, (1998). Folklor, Teori ve Tarih, (Çev.Necdet Hasgül, Tanyel Tolga), İstanbul.

Raglan, Lord, (2004). “Tarih ve Mit”, (Çev. Levent Soysal), Millî Folklor, S.63 (Güz), Ankara.

Sakaoğlu, Saim, (1994). “Manzum Tarihî Destanlarda Anlatılan Hadiselerde Gerçek Payı”, X. Türk Tarih Kongresi (Ankara, 22-26 Eylül 1986), c. 5, 2011-2026.

Togan, Zeki Velidi, (1985).Tarihte Usûl, 4.Baskı, İstanbul.

Tural, Sadık Kemal,  (1993). “Tarihçinin Edebiyat Dünyasından Alması Gerekenler Veya Metod  Üzerine Düşünceler”, Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara.

Yıldırım, Dursun, (1985). “Türk Folkloru Araştırmalarının Problemleri”, Erdem, c.1, S.2, Ankara.

 

1.

Hâlık-ı lemyezel emretti bize

Dikkat et okunan fermanımıza

Doksan üç harbini söyleyim size

Bismillah, başlıyah destanımıza

 

Bozoh ülkesinden uşah toplandı

Neçe anaların yürağa yandı

Neçe babaların ocağı söndü

Biz gurban oluruh vatanımıza

 

Aşa aşa gettik, vardıh Balkana

Çarıhlar yırtıldı, bulandıh gana

Dünyayı dar etdik Sırb’a, Yonan’a

Nâmımızı yaydıh dört yanımıza

 

Derviş Paşam ordu gurdu oturdu

Ordu hücum etti, ünün artırdı

Cephelerde kan gövdeyi götürdü

Döküldü kelleler meydanımıza

 

Askerler çağrışır dönmüyok geri

Allah Allah dedik gettik ireli

Böyle harb olmadı dünya duralı

Boyandı gılışlar al ganımıza

 

Derviş Paşam der ki gezdim bağların

Depesine çıhdım yüce dağların

Türk’e esir etdim Sırp’ın bağlerin

Bir bir getirdiler divanımıza

 

Rabbimiz Hüda’dır, çekmedim zahmet

Bir adı Mahmut’dur, bir adı Ahmet

Ümmetini darda koymaz Muhammet

Kılıç tesir etmez ihvanımıza

 

Belgırat galesi evvel ifade

Garmagarış oldu gazi, şüheda

Belgırad’ı aldıh çoh şükür Hüda

Yazıp da bildirek sultanımıza

 

Şevketli sultanım dedi süpürün

Derviş Paşam dedi topları gurun

Üç hücumda gırdıh seksen taburun

Şükrettik sığınıp Rahman’ımıza

 

Hasan Paşam der ki çoh ettin gavga

Rûz-ı mahşerde de ederim dava

Şehitlere açıh cennet-i âlâ

Varırıh huriye, gılmanımıza

 

Gül Baba Halim’i goma imandan

Dohsan dörtte gurtuluruh gümandan

Uzah dutma bizi lûtf u ihsandan

Gulah as sultanım destanımıza

(Durbilmez, 1990)

* Dr., Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, bayramd@erciyes.edu.tr

[1] Halk bilimciler başta olmak üzere diğer sosyal ve beşerî bilimlere mensup bazı bilim adamlarının tarihin çok az delil bulunan kaybolmuş dönemlerini kavrayabilmek için halk bilimi malzemelerinden yararlanmayı düşündüklerini belirten Özkul Çobanoğlu, “Tarihi Yeniden Kurma Kuramı” konusunda şöyle söylemektedir: “Tarihi yeniden kurma (reconstructional) veya oluşturma paradigmasına dayanan bu kuramın kavramsal olarak başlangıcı, Grimm kardeşlere kadar uzanmakta ve tesirleri itibariyle de bir ölçüde daha sonra ortaya çıkmış bütün mitolojik okulları ve hatta Tarihi-Coğrafi Fin Okulunu da içine almaktadır.” (Çobanoğlu, 1999:130). Tarih-Halk bilimi ilişkileri konusunda önemli çalışma yapan ekollerden biri de “Tarihî-Kültürel Halkbilimi Okulu”dur. Özkul Çobanoğlu’nun aktardığına göre, söz konusu okulun gerçek kurucusu Fritz Graebner (1877-1934)’den sonra en önemli temsilcilerinden birisi Wilhelm Schmidt’tir. Schmidt hemen hemen bütün çalışmalarında halk bilimi ile tarih biliminin birbiriyle olan ayrılmaz ilişkisine dikkat çekmektedir. “Tarihî-Kültürel Halkbilimi Okulu” hakkında geniş bilgi için bk. Çobanoğlu, 1999: 154-158.

[2] İskân siyasetinin konargöçer halk üzerindeki etkileri yanında, bu siyaset öncesi yerleşik hayat sürenlerin yaşadıkları sıkıntılar ve Celâlî isyanlarının halk üzerindeki etkileri de “sözlü tarih” açısından araştırılması gereken bir konu olarak durmaktadır.

[3] İskânın Avşarlar arasındaki acı hâtıralarının dile getirildiği ve Cingözoğlu Seyid Osman’a bağlanan 9 metin ekte sunulmaktadır.

[4] Propp, konuyla ilgili şu bilgileri verir: “Ancak karakterler ve eylemler kayıtlı tarihe tamamen uymak zorunda değildir.  Halk sanatsal imgelemini ve tarihsel hayal gücünü serbest bırakabilir, ancak buna rağmen tarihsel şarkıların genel karakteri bozulmaz: bu şarkıların tarihselliği, şarkıların tarihsel kişilerin portresini doğru çizmesine ya da gerçek olduğu düşünülen  olaylarla doğrudan ilişkili olmasına değil, halkın kendi tarihsel öz bilincini ve geçmişteki olay, kişi ve koşullara yönelik tavrını dışa vurmasına dayanmaktadır. Tarihselliğin anlamı ideolojik bir fenomendir.” (Propp, 1998: 84).

About the Author:

Post a Comment

*