By 3 Nisan 2017 0 Comments

Staj | Şaban ÇETİN

23 yıl evvel liseden mezun olmuş birisi olarak Pedagojik Formasyon kapsamında gönderilmiş olduğum okula gitmek üzere yola çıkıyorum. Zihnimde, lise yıllarımdan staj yapacağım liseye uzanan hayal ve hatıra karışımı bir yığın düşünce, biraz da endişe var. Kafamın içinde yer değiştiren hatıra ve hayallerin oyalaması ile yolculuğun seyrinden bihaber okulun önünde buluyorum kendimi. Avlu kapısının önünde benim gibi bir öğretmen adayı daha var; merhabalaşıyoruz. Demir kapı kapalı. Böyle yüksek duvarlarla ihâta edilmemiş, cezaevi kapısını andıran kapısı olmayan okullarda okuduğum için kendimi talihli mi saymalıyım acaba, diye soruyorum kendime?

Avludan geçip birinci kattaki öğretmenler odasına giriyoruz. Oda da birkaç öğretmen var. Mütecessis nazar ediyorlar. “Stajyer öğretmeniz, Marmara Üniversitesi’nden geliyoruz” diyoruz, memnuniyetlerini ifade ediyorlar. Karşımda oturan iki beyefendi var, ikisi de mütebessim, neşeli oldukları her hallerinden belli. Biraz sonra gelen hanım öğretmenimiz de de aynı neşe seziliyor. Bu okulda neşe sâri mi? Belki de dışarıda erken gelmiş bahar havasından mülhemdir diye düşünüyorum.

Öğretmenlerden biri “çay içer misiniz?” diye soruyor. Ben zaten bu soruyu bekliyormuşum gibi, siz zahmet etmeyin ben alırım diye çay setine yöneliyorum. Çay da hakikaten güzelmiş. Yoksa, biraz evvel odadaki öğretmenlere sirayet ettiğini düşündüğüm bahar neşesi çaya da sirayet etmiş olmasın? Bu arada üçüncü stajyer arkadaşımız da öğretmenler odasını teşrif ediyor. Matematik öğretmeni olduğunu öğrendiğim hanım öğretmenimiz, çeşitli Anadolu illerinde çalıştığından ancak İstanbul’un bir başka güzel olduğundan söz ediyor. Haksız da sayılmaz; İstanbul, aşığına hep cevr-ü cefa sunan ancak bir türlü kendisinden vazgeçilemeyen vefasız bir yâr gibidir. Stajyer arkadaşlarım da İstanbul’un güzelliğine dair görüşler serd ediyorlar. Karadeniz ve Marmara arasında bulunması dolayısıyla havasındaki letafete vurgu yapılıyor. Ben bu açıdan hiç düşünmemiştim, ilgi çekici doğrusu, diye geçiyor zihnimden. İstanbul’a sadece edebiyatçılar meraklıdır sanırdım meğer matematikçiler de meraklı imiş diye latife yapıyorum. Ekseriya memurlarca İstanbul’un pek sevilmediğini bildiğimden özellikle bir matematik öğretmeninden İstanbul’a dair duyduklarım odaya sirayet etmiş bahar havasını daha billurlaştırıyor. Bir çay daha içsem mi? Yok canım, ilk günden dikkat çekmeyeyim. Zihnime daha bir sürü soru takılıyor: Bardakları kim yıkıyor acaba, herkes kendisi mi yıkıyor? Burada da müstahdem Seyit Ahmet var mıdır? Ben orta birinci sınıfta tanıdığım; okulda soba yakmaktan alın da aklınıza gelecek her işi yapan Seyit Ahmet’i neden unutmamışım ki? Çayı kim finanse ediyor acaba, öğretmenler mi, okul bütçesinden mi? Fesuphanallah…

Oda kalabalıklaştı, öğretmenlerin bir kısmı kendi aralarında sohbet ediyor. Bir kaçı telefona bakıyor. Masanın uç kısmında yalnız oturan bir öğretmen kitap okuyor. Bu arada danışman öğretmenimiz de geldi, tanıştık.

Biraz sonra hep birlikte derse gireceğimiz sınıfın önündeyiz. Danışman öğretmenimiz sınıf ile ilgili birkaç bilgi veriyor. Sınıf daha evvel kuaförlük bölümünün uygulama sınıfı imiş. Ancak bölüm kapandığından normal sınıf olarak kullanılıyormuş. Sınıfa giriyoruz, danışman öğretmenimiz bizi öğrencilerine takdim ediyor. Öğrencilerde yarı şaşkınlık emareleri beliriyor. En çok bana şaşırmışlardır belki de. Onların yerinde ben olsam ben de en çok bana şaşardım galiba. Sınıfın en arkasına oturuyoruz. 23 yıl sonra lise sıralarına oturmak beni derin düşüncelere sevk ettiğinden bir süre mazi ile hal arasında salınmaktan kurtulamadı zihnim.

Hikâye konusundan söz ediyordu öğretmenimiz; “vaka hikâyesi, durum hikâyesi; serim, düğüm, çözüm” Ömer Seyfettin’in Perili Köşk hikâyesini özetledi. Sonra Mehmet Rauf’un Eylül’üne geçildi. Öğretmenimiz uyardı, “Suat bayan, Süreyyâ erkek, karıştırmayalım”. Hakikaten Eylül’ü okurken aynı karmaşayı yaşadığımı hatırlıyorum. Şükür ki memleketimizde yapılmakta olan “Süreyyâ Bey Barajı”nı aklıma getirerek karmaşadan çıkmakta zorlanmıyordum. Yanımda oturmakta olan öğrenciden kitaptaki metni okumasını istedi öğretmenimiz. Oldukça duru bir okuma tarzı var, eylül gibi girift/bulanık değil, sonra bir başkasını işaret etti okuması için, sonra cam kenarında ön sırada oturan bir başkasını… “Ama yapmayın hocam yaa…” Okumak gibi angarya bir işi yapmak istemiyordu öğrencimiz, sonradan başkan olduğunu öğrendim. Etvarına bakınca “boşuna başkan olmamış” diye geçti içimden. Eylül’den, Mai ve Siyah’tan okumalar devam ediyordu. Öğrencilerin derse ilgisi iyi sayılırdı. Ders ilerledikçe öğrencilerin okuma ve derse katılma arzusunda belirgin bir artış gözleniyordu. Öğretmenimiz arada sorular soruyor, hatırlatmalar ve açıklamalar yapıyor, geçmiş öğrenmelerle yenileri arasında bağlantı kurulmasına gayret ediyordu.

Zihnim yine gerilere götürdü beni. Orta ikinci sınıfa, Türkçe dersine… Eşi de okulumuzda edebiyat öğretmeni olan Münevver Erdem, Osmanlıcanın nasıl girift bir lisan olduğunu, Arap alfabesinin zorluğunu anlatıyor: Osmanlıcada bir nokta gözü kör eder diyerek tahtaya yazdığı “göz”ün noktasını silip kör ediyor ve bizim bir noktayla gözü kör eden bir alfabenin ve bir dönemin dilinin ne kadar zor olduğuna – gözümüzü kör ederek- inanmamızı istiyordu. Acaba Münevver Hanım yaşıyor muydu? Yaşıyor ise Allah selamet versin, diye geçiriyorum içimden.

Bu arada zil çaldı ve ben yeni bir düşüncenin kucağında buluverdim kendimi. Kırk dakika bu kadar kısa mıydı? Benim gençlik yıllarımda; birazında hayal kurup şiir karaladığım, birazında yanımdaki arkadaşla sohbet edip, birazında uyuyup birazında da ders dinlediğim kırk dakika… O geçmek bilmeyen kırk dakikalık derslere bu saydıklarımdan çok daha fazla şeyler sığdırdığıma emin olabilirsiniz. Oysa şimdi ne çabuk da geçiverdi? Ömrün zirvesinden aştım da yokuş aşağı inenlere mahsus bir hıza mı eriştim? Ömrün her safhasında zamanın hızı farklı mı acep, sahi zaman ne ki? Benimle 11. sınıftaki öğrencilere zamanı farklı uzunlukta/yoğunlukta hissettiren nedir? Gençlik mi? Yoksa zaman ile ilgili bildiklerimiz sadece varsayımlardan mı ibaret de hakikat çok mu başka bir şey? Ah bu sorular… Zaman değişiyor, mekân değişiyor, ben değişiyorum, soruların hücumundan bir türlü azade olamıyor zihnim.

Bir çay içimi aradan sonra yeniden dersteyiz; öğrenciler okuma yapıyor, zaman zaman çıkıp önemli hususları tahtaya yazıyorlar. Öğretmenimiz Edip Cansever’in bir şiirini okuyor: “Masa da Masaymış Ha” Benim sol duvardaki aynalara takılıyor gözüm, arkamızdaki duvarda da aynalar var. Kendi gerçekliğimizle yüzleşmek için zaman zaman karşısından şöyle bir geçtiğimiz aynalar… Aynalar da zaman gibi mi; onlar da gençken başka, olgunken başka, yaşlı iken başka mı gösteriyorlar? Zihnim Necip Fazıl’ın bir şiirine uzanıyor aynalardan. “Çıkamam aynalar aynalar zindan / Bakamam aynada aynada vicdan / Beni beklemeyin o bir hevesti / Gelemem aynalar yolumu kesti”. “Ayna da aynaymış ha!” diyesim geliyor. Öğrencilerin okuduğu metinde “bâran” kelimesi geçiyor, benim yüreğimden Taci Bey’den bir beyit: “Göz yaşlı gönül zülf-ü perîşânlar içinde / Kaldım karanu gecede bârânlar içinde” Öğretmenimiz bâran kelimesinin anlamına dair açıklama yapıyor.

Bu minval üzere ders nihayete eriyor. Danışman öğretmenimizle vedalaşıp Göztepe’ye gitmek üzere okuldan ayrılıyoruz. Maziye seyahat ve hali temaşa şeklinde cereyan eden ilk staj günüm endişeye mahal olmadığını anlamama vesile oluyor. Zaman değişiyor, mekânlar, imkânlar hep değişiyor ama insan her yerde ve her zaman insan!

Şaban ÇETİN

About the Author:

Post a Comment

*