By 31 Ocak 2014 0 Comments

Üretim: Ne için? Kim için? Ne kadar?

Üretim denilince ilk akla gelen kavram nedir? Herkes buna farklı cevaplar verebilir. Ancak, benim ilk aklıma gelen üretimin karşıt kavramı olan tüketim olmaktadır. İktisat teorisi insan ihtiyaçlarının sınırsız olduğu ve sınırlı olan kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların nasıl karşılanabileceği üzerine kuruludur.

Evrende herşeyde bir denge sözkonusudur. İktisat teorisinde de denge arz (üretim) ile talebin (tüketim) birbirini karşıladığı denge noktasıdır. Optimum fiyat ve miktar bu denge noktasında oluşur. Üretim sabitken tüketim yani talep arttığında fiyatlar yükselir. Aksine tüketim sabitken üretim yani arz artışı ise fiyatları düşürür.

Tabiki tüm bunlar teori, normal şartlar altında diğer tüm etkenler sabitken beklenen optimum yapı bu. Ancak, diğer faktörler devreye girdiğinde bu dengeler farklı şekillerde oluşabiliyor. Psikolojik tutumlar, sosyolojik yapı, özenti, hırs, kültür, geçerli ekonomik model gibi faktörler optimum olandan farklı bir noktada denge oluşumuna yol açabiliyor.

Normal olanın üretimin talebe göre belirlenmesi iken, kapitalist ekonomik düzende artık arz (üretim seviyesi) kendi talebini belirleyebiliyor. Bunun anlamı şudur, insan ihtiyaçlarına üretim yoluyla şekil verilebiliyor. Örneğin, bundan 20 sene önce kimsenin cep telefonu talebi yoktu. Ancak, üreticiler cep telefonunu icat ederek piyasaya sundular ve neticede tüketicilerin cep telefonu talebi oluşmaya başladı. Daha da ilginç olanı cep telefonu ihtiyacını karşılayan bir tüketicinin karşısına değişik özelliklere sahip yeni telefon modelleri sunulmak suretiyle tekrar tekrar aynı ürün özelinde yeni talepler oluşturulmaktadır.

İnsanın temel ihtiyaçları (ekmek, su, vs) dışındaki bütün talepleri/tüketim ihtiyaçları aslında üreticiler tarafından belirlenmektedir. Peki üretim neden asıl konu olan insan ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmak yerine insan ihtiyaçlarını şekillendiriyor? Çünkü kapitalist ekonomik teorinin özü buna dayalıdır. Bu sistemde asıl olan “kar” elde edebilmektir. Kar elde edebilmenin yolu ise daha fazla ürün satmakla mümkündür. Daha fazla ürün satabilmek için insan nefsine hitap etmek gerekir. İşte firmalar bu güdü ile hareket ederler ve ihtiyaç yokken bile insana yeni ihtiyaçlar yaratarak ürettikleri ürünleri onlara satarak daha fazla kar elde etmeye ve bu şekilde de daha fazla sermaye sahibi olmaya çalışırlar. Tüplü televizyon, renkli televizyon, LCD televizyon, ekranı büyük televizyon, daha ince televizyon, HD televizyon, 3d televizyon, şu televizyon bu televizyon, teknolojik gelişmeye paralel sürekli yeni televizyonlar üretilir ve satılır. Aksi taktirde televizyon üreten firmalar daha fazla kar elde edip daha fazla sermaye biriktiremezler. Eskiden bir aile bir televizyonu 15 sene kullanıyorken şimdi belki de 3 yılda bir televizyon değiştiriyor. Sanırım kişilerin cep telefonu değiştirme peryodu 1 yılın altında. Yani bir kişi her yıl zorunlu olmayan sebeplerle en az 2 bin TL telefon için para harcıyor. Aynı durum birçok tüketim malzemesi için geçerlidir. Eskiden insanlar örtünmek için kıyafet talep ederken bugün kıyafet tüketimi moda ile belirlenmektedir. Çünkü heryıl moda değişmektedir. Yaz modası, kış modası, sonbahar, ilkbahar modası, vs. Modanın merkezi neresidir? Fransa. Ortalama bir insanın şu an kaç kıyafeti ve ayakkabısı vardır acaba? Bundan 50-60 sene önce insanların böyle bir derdi varmıydı?

Üretim yapanlar bunu yapmak zorundadırlar. Çünkü aksi taktirde yoğun rekabet içinde ayakta kalamazlar, ne pahasına olursa olsun daha çok daha da çok kazanamazlar, servetlerine servet katamazlar. Sonuçta sermaye belli ellerde toplanır. Bu yolla sermayeyi elinde bulunduranlar yine bu yolla servetlerine servet katarlar. Dünya nimetleri tüketenlerden üretenlere transfer edilir. Bu şekilde gücü elinde bulunduranlar zavallı tüketicileri sürekli olarak sömürürler. Üreten, güçlü ülkelere tüketen zayıf ülkeleri, servet sahibi güçlü şirketler, kişiler; bilinçsizce tüketen, tüketmek zorunda bırakılan zavallı tüketicileri sürekli şekilde ve herhangi bir zorlama da olmadan sömürürler. Bu anlamsız düzenin esiri olan ülkeler yani üretmeden bilinçsizce kendisine sunulan lüzümsuz ürünleri tüketme yarışına giren insanların oluşturduğu ülkeler sürekli borçlanmak suretiyle bağımsız davranma güçlerini kaybederler. Ekonomileri başkalarının kontrolünde olduğu için, başkalarının sermayesine ihtiyaçları olduğu için bağımsız ve özgür bir dış politika izleyemezler.

Temel insan ihtiyacı olan buğday gibi ürünleri üretenlerin ürettikleri ürünün kıymeti kalmaz. Zavallı çiftçi alınteri ile ürettiği buğdayın 3 tonu ile ancak bir cep telefonu alabilir. Bu tür üreticilerin binbir zorlukla ürettikleri ürünler ellerinden kolayca alınır. Ekmek olmadan insan yaşayamaz ancak cep telefonu olmadan gayette iyi bir şekilde yaşayabilir, ancak bu şartlarda buğday üretenin kıymeti yoktur.

Sonuç; bugün itibariyle dünyanın en zengin 35 kişisinin serveti, dünya nüfusunun % 50’sinin (3,5 milyar) servetinden büyüktür. Dünya nüfusunun % 15,7’sini oluşturan yüksek gelirli ülkeler dünya toplam gelirinden % 79 pay alırken; nüfusun % 84,3’ünü oluşturan düşük ve orta gelir grubundaki ülkeler dünya toplam gelirinden % 21 pay almaktadır.

Tüketici konumunda olan ortalama bireyler  farklı güdülerle kendileri için yaratılan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışır çabalarlar, emeklerini tüketirler, yetmez finans sisteminin kucağına düşerler (ihtiyaç kredisi, kredi kartı, vs), bugünkü kazandıkları yetmez ilerde kazanacakları gelirlerini de bugünden harcamak için borçlanırlar. Sonuç, dönemsel olarak iflaslar, krizler, intiharlar, bunalımlar, vs. Peki bunun adı nedir? Modern hatta post-modern kölelik. Gelecek yıllarını ipotek altına almış bir insan ne kadar özgür olabilir?

Bu düzen aslında insanlığı bir felakete sürüklüyor. Daha fazla tüketim pahasına geleceğimizi ve dünyamızı tüketiyoruz. Tabiat bu durma isyan ediyor, mesaj veriyor ancak kimin umurunda. İnsanlar sadece kendilerini ve bugününü düşünüyor. Senaryoya göre, küresel ısınma, sanayileşmeyle birlikte artan kirlilik ya da aşırı nüfus artışı gibi nedenler yüzünden önümüzdeki birkaç on yıl içinde çok ciddi su sıkıntısı çekileceği artık aşikar. Biz insanlar hiç ihtiyacımız olmayan şeylerden daha fazla, daha fazla tüketme sevdasıyla yanıp tutuşurken; yaşam için zorunlu olan havayı, suyu, toprağı, yeşili yok ettiğimizin ve gelecek nesilleri bir yudum temiz suya, bir nefes temiz havaya, bir avuç temiz toprağa ve bir tutam yeşile muhtaç bırakacağımızın farkındamıyız acaba?

Bencillik had safhada… Bu hem geçmişe hem de geleceğe ihanet. AVM’lerde ufak bir indirim var diye, zorunlu olmayan bir ürünü kapabilmek için insanların birbirlerine yaptıkları saygısızlığa bakınca bir insan olarak utanmamak mümkün değil. Sonuç: insanlığı bekleyen felaket.

Bu sürdürülebilir bir durum değil. Dünyamızın ve insanlığın gelişimi için bu sürdürülemez durumun düzeltilmesi kapsamında ciddi bir seferberlik başlatılması lazım. Bu şartlar altında bunu başarmanın çok zor olduğunun hepimiz bilincindeyiz. Bu düzenden nemalananlar asla bundan vazgeçmeyeceklerdir. Ancak, bizler bireyler olarak bu kapsamda bireysel insiyatiflerimizi kullanarak bir bilinç yaratabiliriz. Eğer insanlığın çoğunluğu bilinçli insanlar, bilinçli tüketiciler gibi davranmaya başlarlarsa bu işten nemalananlar da kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacaklardır. Bizler en azından kendi ailemizde, çevremizde ya da en azından bireysel olarak kendimizde bu bilinci yaratmak için mücadele etmeliyiz.

Şu bir gerçek ki bu kadar lükse, bu kadar tüketime karşın; insanlar bugün daha mutsuz. Bundan 50 sene önce insanlar o kadar yokluk içinde eminim bugünkünden daha mutluydular. Asıl olan nefsimize hitap eden lüzümsuz ürünlere sahip olmak pahasına geleceğimizi ipotek altına almak, doğanın tüketilmesine, daha fazla üretim adına dünyanın yaşanmaz bir duruma gelmesine çanak tutmak değil, bilinçli bir nesil yetiştirerek asıl mutluluğu sağlayacak olan manevi üretim ve tüketime yönelmek olmalıdır.

Asıl olan insanlık için gereksiz tüketim maddeleri üreterek insanlığı hastalıklı bir yapıya sürüklemek yerine, insanlığın temel sorunlarına veya ihtiyaçlarına çare olacak eserler üretmektir. İnsanlığın kıvrandığı bir hastalığa çare bulmak, insanlığın en büyük belası olan cahiliği yıkmaya yönelik eserler üretmek, yıllarca insanlığın keyifle dinleyeceği bir müzik eseri bestelemek, okuduğunuzda kendinizden geçeceğiniz, hayatın anlamını kavrayacağınız bir şiir, bir roman üretmek, toplumsal yaşamı daha adil daha anlamlı bir hale getirecek sitemler geliştirmek ve bu suretle sonsuz evrende tek yaşanabilir alan olan dünyamızı tüketmek yerine daha yaşanabilir bir yer haline getirmeye yoğunlaşmalıyız.

Şunu unutmayalım ki, bugün daha fazla daha fazla tüketmek için yarıştığımız şeyler yaşamımızı daha anlamlı yapmıyor; aksine anlamsızlaştırıyor.

 

“Bir sır daha var, çözdüklerinden başka

Bir ışık daha var, yaktıklarından başka,

Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye

Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka.”

Ömer Hayyam          

                 

Hatip SORGUN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*