By 31 Ocak 2014 0 Comments

Üretimden Tüketime Giden Yolda Toplum Ya da Biz

Üretimin temelinde ihtiyaçlar yatar. Yani üretimde ihtiyaçlar belirleyicidir. İktisadi anlamda ihtiyaç, en basit anlamıyla karşılanmadığında insana acı elem veren, karşılandığında ise yerini hazza bırakan kavramdır.

Üretim ise ihtiyaçları karşılamak üzere üretilen mal ve hizmetlerin bütünüdür. Üretimde esas amaç ihtiyaç sahiplerine fayda sağlamak, yani fayda üretmektir. Peki ya fayda nedir? Fayda, ise insan ihtiyaçlarını karşılayan her şeydir.

İktisadi anlamda asıl üretim yatırım malzemelerinin üretimidir. Yani üretim araçlarının “imalatı” üretim, bunun dışında yapılan diğer tüm üretimler tüketimdir. Bu tanımın temelinde yatan dayanak yatırım malzemeleri imalatıyla “tüketilmeden üretim” yapılmasıdır. Yani “tükettirir ama tükenmez” fikridir.

Tabi ki yaşadığımız dünyada ihtiyaçlar sınırsız kaynaklar ise sınırlıdır. Sonsuz, tükenmeyen kaynak söz konusu değildir. Mutlak tüketimin sonucu da kıtlıktır. Tarihte aşırı kullanımın sonucu olarak kıtlıkların yaşandığı görülmüştür. İşte bu nedenle tüketilen şeylerin hepsi birer üretim olduğu halde, tüketim üretimden fazla olduğu ve kaynakları aşırı kullandığımız için bu çağa üretim çağı denmiyor.

Firmalar her hangi bir üretimin kararını verirken maliyet hesaplayarak, kar amacıyla üretim yaparlar. Kar elde edilmeyen her hangi bir üretim söz konusu değildir. Yani bir kasap müşterinin proteinsiz kalacağını düşünerek hayvan pazarına gitmez, hayvanının derisini yüzüp etini parçalamaz, etleri satışa hazır hale getirmez, gece geç vakitlere kadar dükkânını açık tutmaz, herkes Pazar günü ailesiyle pikniğe giderken aman bu ailelerin protein ihtiyacı var diyip Pazar günü dükkânla meşgul olmaz. Üretimdeki asıl amaç örnekten de anlaşıldığı gibi kardır.

Geçimi sağlamak amacıyla herkesin bir işi yaptığı aşikârdır. Makro düzeyde üretimi gerçekleştiren firmalar,  mikro düzeyde üretimi sağlayanlar ise firmadır. Firmaların üretimdeki en büyük kamçısı ise kardır.

Her üretim, tüketim amaçlı gerçekleştirilir. Hatta say (mahreçler) yasasında her arz kendi talebini oluşturur fikri geçerlidir. Yani “sen yeter ki üret” o bir şekilde tüketilir yasasıdır.

Üretilen her şeyi kullanan bizler, yani toplum, genel manasıyla tüketicidir. Yani bir malın kullanımından fayda sağlayan herkes tüketicidir.

Üretim faktörleri emek, sermaye, doğa (kaynaklar) ve müteşebbistir. Dünyada üretim faktörlerinin dağılımı her yerde faklıdır. Kimi yerlerde emek çoktur, kimi yerlerde sermaye, kiminin sermayesi vardır müteşebbis ruhu yoktur, kiminin müteşebbis ruhu vardır sermayesi yoktur. Ama bütün bunları bir yerlerde toplayan bu faktörleri riske ederek üretim yapan birileri her zaman vardır.

Üretim aslında bir tüketimdir. Doğal kaynakların tüketimidir. Aslında üretim bir döngüdür. Üret, tüket, üret, tüket şeklinde giden bir döngü…

19. yüzyılın başlarına kadar dünyada klasik yaşama biçimi söz konusuydu. Geçimlik ekonomi. Günlük bir iki yumurta veren tavuk, süt alınabilen bir inek, tahıl ihtiyaçlarını karşılayan bir tarla, bu ekonomide geçim için yeterliydi.  Kıt sermaye kaynakları ve yetersiz teknoloji nedeniyle üretim bu yüzyıla kadar hep sorundu.

Ne olduysa 19. Yüzyılda oldu. Kimi buharı buldu. Kimi sanayiyi. Kimi motoru buldu kimi elektriği. Adına da sanayi devrimi dediler. Kaynaklar artık istenildiği gibi tüketilebilirdi. Yaşam biçimlerini kökten değiştirmek lazımdı… Artık üretim sorun olmaktan çıkmıştı. Bütün bu keşif ve ilerlemelerin kaynağı Avrupa idi. Anadolu coğrafyasında yaşayan insanlar zaten geri kalmıştı. Bu kesim bunların üreteceği mal ve hizmetlerin temel müşterisiydi. Zaten Anadolu ya da doğu toplumları da hazırı tüketmeyi seven, geri kalmışlığını kabul eden iyi müşterilerdi. 19. Yüzyıl Doğu ve Anadolu toplumları için “Sen çalış, ya da üret, ben yerim” fikrinin yerleştiği, bunun kabul edildiği bir dönemdi.

Yıllarca birbiriyle savaşan düşman iki toplumu (Batı ve Doğu) aynı noktada birleştiren iki temel kavram vardı artık. Birisi üretici (Batı ülkeleri), diğeri tüketici (Doğu ve ülkeleri) idi…

Hayatı ucuzlatan yeni buluşları ve teknolojiyi almak yerine, ucuz malları alıp tüketmeyi tercih etmişti Doğu ülkeleri. Hiç kimse yaşamı kolaylaştıran ürünleri almada ve kullanmada kendini sorgulama ihtiyacı da hissetmiyordu. Hiç kimsenin de üretim tüketim midir, tüketim üretim mi sorusu umurunda değildi. Nasıl olsa birileri kendi kaynağını sömürse dahi ona kullanımı kolay ürünler sunuyordu.

Bu bağlamda henüz 20. Yüzyılda bile üretim diye bahsedilen şeyden tüketim diye bahsedilmez. Çünkü üretime tüketim dediğiniz anda bu kaynak kullanımını, bu çevre sorumluluğunu, bu düşünmeyi gerektirecektir. Üretenlerin ise adı geçen kavramlarla çok işi yoktur maalesef…

20. yüzyıl kapitalist düzenin tüm dünyada dinamitlerini fitillediği bir yıl olmuştur. Artık iki yumurta veren tavuk, bir kilo süt veren inek, tarla, doğu toplumları için hiçbir şey ifade etmiyordu. Onlar olmasa da geçim kolay olacak diye aldatılıyordu toplum. Ve bu da başarıldı. Çökeleğin yerini peynir, sütün yerini çay, balın yerini çikolata almıştı.

Reklamlarla zihinlere tüketim nakşediliyordu. Görsellik ve aşırı tüketim ön plana çıktı. Daha abartılı, daha şaşaalı sofralar; siyah zeytin, yeşil zeytin, Antep peyniri, krem peyniri, Posof çeçil peynir, küflü peynir, Ardahan deri peyniri, Kars kaşarı, Trakya kaşarı, Tunceli tulum peyniri, Mihaliç (kelle) peyniri, keçi peyniri, Ezine peyniri, dil peyniri, Maraş peyniri, Çerkez peyniri, hellim, Abaza peyniri, civil (tel) peyniri, çanak peyniri, külek peyniri, testi peyniri, örgü peyniri, çayır peyniri, torba peyniri, gravyer peyniri, küp peyniri, rokfor peyniri, yörük peyniri, tuluk peyniri, göçmen peyniri olmalıydı masalarda…  Bütün bu peynirlerin az yağlı, yarım yağlı, tam yağlı, tuzlu, az tuzlu, diyet, yumuşak sert olan çeşitleri de tercihe değerdi.

Sanki her peynirin ana maddesi süt değil gibi yutmadık mı, yutturulmadı mı bize? Özü protein değil mi peynirlerin? Yok tüketeceksin, tadına bakmalısın denmedi mi? Nefsimiz kullanılmadı mı?

Bir masaya fındık ezmesi, çikolata, bal, pekmez, reçeli hepsini tatlı olarak bizler koymadık mı? Hepsinde şeker olsa da tatları farklı demedik mi? Sınırlı olan mideye sınırsız pizzalar tavsiye edilmedi mi, açık büfe kahvaltılar sınırlı midemize teklif edilmedi mi? Yemedik mi? Yedik!

Çarşı ekmeği (somun)’u yufka ekmeğin arasına koyan bir toplumdan, yüz çeşit ekmek sunulan bir topluma dönüştürülmedik mi?

Doğum günü, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, doktorlar günü, evlilik yıl dönümü, meslekler günü, yılbaşı günü, nişan günü ve adını sayamadığım günler, alışveriş çılgınlığı yaşatmak adına bizlere sunulmadı mı? Bu günlerin hepsini kanıksamadık mı?

Potansiyel tüketiciler kredi kartı sağlanarak efektif tüketicilere dönüştürülerek bu günlerin baş müşterisi yapılmadı mı? Taksitler hayatı bize taksit taksit yaşatmadı mı? Evleneceği kıza 12 taksitle yüzük alıp, taksit bitmeden anlaşamayıp ayrılan ancak hala ayrıldığı kıza taksitle aldığı yüzüğün taksitlerini ödeyen gençler olmadı mı? Oldu sarraflar buna şahittir!

Bütün bunların bir sonucu olarak maneviyatımız tükenmedi mi? Aşırı doymazlık, kanaatsizlik oluşmadı mı? Tüketmeye rağmen mutlu değilim, evin her köşesinde televizyon var ama ruhum sıkılıyor kavramlarına aşina olmadık mı?

Toplumun değer yargıları ihtiyacı olmasa da tüketene en iyi, ihtiyacı yoksa tüketmeyene cimri deme noktasına gelmedi mi?

Dizilerde lüks yaşam hikâyeleri genç kızların evden kaçmasına, evlilerin daha iyi bir yaşam beklentisiyle çoluğuna çoğuna rağmen eşlerinden ayrılmalarına neden olmadı mı? Oldu evet, mahkeme salonları buna şahittir!

İhtiyaçlar şekillendirilmedi mi? İhtiyacımız olmasa da bir sürü elbise, ayakkabı, çanta, elektronik eşya almadık mı?  Aldık, vicdanımız buna şahittir. Kadınlarımız bunda sürükleyici olmadı mı?

Artık karnın doyması, evin ısınması, elbisenin olması gerçek ihtiyaç olmaktan çıkmadı mı? Öyle ya bunlar o kadar basit şey ki artık.  İhtiyaçlarımız yüzlerce ayakkabı, yüzlerce yiyecek, doyasıya eğlenmek,  eskimeyen mobilyaları değiştirmek, lüks arabaya binmek olmadı mı? Oldu, maalesef AVM’ler buna şahittir!

Kazanıyorsan harcayacaksın, kazanıp harcamazsan kafayı yersin bahanesiyle kazanmadan harcamak bize dikte ettirilmedi mi? Ettirildi, reklamlar ve kredi kartları buna şahittir!

Zaten teknoloji ya da batı her şeyi üretiyor. Sen yeter ki tüket toplumuna dönüştük. Tasarruf kavramını unuttuk. Ya da bir şekilde bize unutturuldu diyelim.

Nihayetinde vahşi kapitalizmin “üretim” adını verdiği kavram kitlesel bir tüketim vahşeti haline dönüştü.

Maneviyat tükendi, kaynaklar tükendi, ruhumuz tükendi. Ama isteklerimiz tükenmedi. Nasılsa her zaman canlı tutuldu isteklerimiz. Tükete tükete tükenemedik. Bi türlü bitiremedik ne kaynaklarımızı ne isteklerimizi…

Sonuçta;

Tüketilen bir kurşun kalem için bir fidan dikilmediği sürece, ne gerçekten üretmiş ne de gerçekten tüketmiş sayılacağız. Toplum olarak tüketim bilincimiz gelişmediği sürece de bize sürekli kalem tükettirirler… Fidan ektirmezler. Ruhumuz tüketime esir olduğu sürece de bu değişimi gerçekleştirmeyiz.

Hepimize iyi tüketimler. Ya da iyi tükenimler… Şaka şaka üretmeden tüketimler…

 

Fatih ŞAHBAZ

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

Post a Comment

*