By 1 Haziran 2013 1 Comments

Usat: Yozgat İsyanının Romanı / Siyami Yozgat

Siyami Yozgat, son dönemde Yozgat şehrinin çıkarmış olduğu en önemli edebiyatçılardan biridir. Yazarın ortaya koymuş olduğu eserler romandan, şiire; masaldan ders kitaplarına ve hatta şehir rehberlerine kadar çeşitlilik arz etmektedir.

Siyami Yozgat son dönemde Ali Tavşancıoğlu ile birlikte Kün Edebiyat adlı bir dergi de çıkararak bu anlamda önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Özellikle gençlik yıllarındaki karikatüristliğini de unutmamak gerekir. Bu kadar farklı sahada ürün ortaya koyabilmek ciddi bir emek, beceri ve birikim ister. Bu vesileyle kendisine teşekkür ediyor, yeni çalışmalarını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Sorgun Düşünce Kulübü’nün bu ayki dosya konusu olan Siyami Yozgat ve Eserleri kapsamında ben yazarımızın başyapıtı da diyebileceğimiz Usat romanını inceledim. Roman, isyanlarıyla meşhur olan Yozgat’ın milli mücadele yıllarında gerçekleşmiş son büyük isyanını konu alır. Bu eser, Yozgat isyanını konu alan ilk roman olma özelliğini de taşımaktadır.

Okumuş olduğum baskı, 2010 yılında Kün Yayınları tarafından yayınlanmış olup, editörlüğünü Ali Tavşancıoğlu yapmıştır. Roman 590 sayfadır ve kendi içinde 2 kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap 46, 2. Kitap ise 20 bölümden ibarettir.

Usat, asi kelimesinin çoğuludur, yani isyan edenler anlamına gelir. Yazarın cümleleriyle;

“Usat, Çapanoğullarının yeniden var olma, atalarının hatıralarına tutunma mücadelesi verdikleri sisler ardındaki bir dönemin hikâyesidir.

Usat, at izinin it izine karıştığı o muhataralı(tehlikeli) günlerde kıtlıklardan, kıranlardan, savaşlardan kaçıp dağa çıkan bir avuç insanın yazılmamış tarihidir aynı zamanda.”

Romanın yazım sürecinde, geniş bir yazılı ve sözlü (canlı) kaynaktan faydalanılmıştır. Kitabın sonunda bu kaynakların listesi mevcuttur. Siyami Yozgat romanın ana karakterlerinden Aynacıoğlu Mehmet’in oğlu Hüseyin Yıldırım ve Aynacıoğlu Hüseyin’in oğlu Saffet’le doğrudan görüşerek ilk elden bilgiler almış yine Mustafa ve Abdülkadir Çapanoğlu’dan değerli bilgiler elde etmiştir.

Yozgat İsyanı aslında her Yozgatlı’nın kulaktan dolma bilgilere dayanarak az çok fikir sahibi olduğu, fakat işin aslını tam olarak bilmediği Yozgat tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Hakkında çok şey anlatılır ama bunların birçoğu doğruluk payı taşımayan efsanelerden ibarettir. Ciddi bir araştırmaya ve birçok belgeye dayanarak yazılmış olan bu roman, bu açıdan çok önemli bir boşluğu doldurmakta; isyanın belki de gerçeğe en yakın anlatımı olma özelliğini taşımaktadır. Her şeyden önce romanlarda pek alışık olmadığımız biçimde tüm kişiler ve yer isimleri gerçektir.

Yazarı bu romanı yazmaya sevk eden şey, yukarıda bahsi geçen boşluğu doldurma çabasıyla birlikte; küçüklüğünden beri başta ninesinden dinlenmiş olduğu dönemi anlatan destansı hikâyelerdir. Aslında nenesinin vasiyetinin yerine gelmesidir bu roman. Nenesi yazara ölmeden önce “sana anlattığım hikâyeleri sen de çocuklarına anlat” demiştir.

Bu hikâyelerin kahramanlarında biri de meşhur eşkıya Aynacıoğlu’nun yanına katılıp dağa çıkan yazarın dedesi ve romanda da adı sıkça geçen Celeboğlu Kara Mehmet’tir. Yazar nenesinin “şiir gibi” anlattığı hikâyeleri adeta yaşar gibi dinlemiş, hayalinde canlandırmıştır. Kitabın arka kapağında da yer alan şu cümleler konuyu çok iyi anlatıyor:

“Eşkıyalar girerdi düşlerime, Aynacıoğlu, Küçük Ağa, Deli hacı, en çok Katil İlyas’tan korkardım ve ona acırdım. Bir de dedem Kara Mehmet. Çengel bıyıkları, upuzun gövdesi ve gülen gözleriyle…

Roman, isyanın gerçekleşmiş olduğu 1920 yılında geçer. Çapanoğlu beylerinden Edip Bey’in bir kış günü Yozgat üzerine yağan karı konağının penceresinden seyredişiyle başlar. Çapanoğlu Edip Bey kardeşleri Celal Bey ve Halit beyle birlikte romanın ana karakterlerinden biridir. Diğer iki kardeşine nazaran daha mutedil, daha soğukkanlı ve sağduyulu, peşin hüküm vermekten ve ani karar almaktan kaçınan, güngörmüş, kendini yetiştirmiş, sanata estetiğe önem veren saygın bir Anadolu beyidir. Diğer iki kardeşi ona göre daha tez canlı, çabuk parlayan, çabuk kızan daha asabi ve hisleriyle hareket eden karakterdedirler. Bu yüzden Celal bey ve Halit bey birbirleriyle daha iyi anlaşırlar.

Çapanoğlu ailesi yıllarca Yozgat’ı idare etmiş, kendi ifadeleriyle Yozgat’ı kuran ve şehrin her taşında izi olan bir ailedir. Dönem dönem merkezi idareyle sorunlar yaşasalar da genel itibariyle devlete ve padişaha sadıktırlar. Bir dönem İttihat ve Terakki hareketi içinde bulunmalarına rağmen daha sonra yollarını ayırıp Padişaha sadık kalmayı tercih etmişlerdir.

İsyana giden süreçte en önemli gelişmelerden biri “Heyet-i Temsiliye’nin milleti temsil edecek ve meşru idareyi kuracak, fevkalade yetkilere sahip bir meclis açılması” kararı almasıdır. Ankara’da açılacak olan meclise her vilayetten aza belirlemek için Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri’ne vazife verilir.

Yozgat Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’nin, azaları seçmek üzere yapmış olduğu toplantıda söz alan Edip Bey: “Seçim emri, Kanun_i Esasi’ye göre Hukuk-ı Hazreti Padişahîdir, biz buna razı değiliz” der. Kardeşi Celal Bey de: “Siz hangi yetkiye ve kanuna dayanarak böyle bir seçime tevessül ediyorsunuz? Bu düpedüz huruc-i alessultandır. Üç beş ittihatçı artığı kalkıp Kanun-i Esasi’yi hiçe sayarak kafasına göre meclis toplayacak, biz de burada buna alet olacağız öyle mi? Bu millet bizden yarın bunun hesabını sormaz mı efendiler? Padişahın haberi, rızası ve tasdiki olmadan meclis açmak düpedüz ihanettir.” diyerek tepkisini koyar.

Bu fikir ayrılığı aslında Çapanoğulları için sonun başlangıcıdır. Süreç içerisinde Çapanoğulları dışlanır. “Yozgat’ı kuran ve şehri 200 yıl idare eden” Çapanoğulları bu durumdan ve kendilerine yapılan muameleden oldukça rahatsızdırlar. Bir anda geri plana itilmelerini ve eski saygınlıklarını yitirmeye başlamalarını bir türlü hazmedememektedirler. Hem kendi iktidarlarının zayıflaması hem de Ankara’da padişahın izni dışında alternatif bir meclis kurulması onları ciddi manada rahatsız etmektedir.

“Bir zamanlar hükmü Kayseri’ye, şimal Amasya’ya kadar süren Çapanzadelerin hükmü bir avuç Yozgat’ta bile geçmiyordu artık. Osman beyin küçücük bir obadan koskoca bir cihan devleti yaratması gibi, dedeleri Çapar Ömer Ağa da küçük bir obadan koskoca bir beylik kurmuştu… Samsun sınırından Maraş’a kadar olan Bozok toprağının idarecisi ve devlet nizamının koruyucusu olan Çapanzadelere ne olmuştu da bu hallere düşmüşler, ecdadının emanetini ayağa düşürmüşlerdi?”

Bir yandan böyle düşünürken diğer yandan da hem öz eleştiri yapıp hem de Yozgat insanına sitemde bulunuyorlardı. Celal bey ağabeyi Edip beye şöyle diyordu:

“Biz mazlum oluşumuzdan kaybettik ağabey. Asalet adına herkese iyi davrandık, onlar da bizim ayağımıza dolaştı. Bu millet nankör millettir ağabey, azıcık ayağın tökezlemesin, düştü sanıp üstüne çullanırlar. Hadi çullanmadılar diyelim, seni acılarınla baş başa bırakır, kaderine terk ederler”

Çapanoğulları bir an önce itibarlarını geri kazanıp eski güzel, şaşaalı günlerine dönmenin yolunu aramaktadırlar. Peki ama nasıl olacaktı bu? Bir gün Çapanoğlu Halit beye Yenihan Çerkezleri tarafından bir haber getirilir. Daha sonraları Yenihan, Zile taraflarında isyanı başlatacak olan Çerkez kökenli Postacı Kara Nazım’a Padişah güya haber göndermiş ve şöyle demiş: “Çok yakında Hilafet ordusu Samsun’dan çıkıp Anadolu’ya yürüyecek. Allah’ın izniyle konguracıları (kongreciler yani Mustafa Kemal ve onunla birlikte hareket edenler) ortadan kaldıracağız. Bir an önce tüm mü’minleri Hilafet Sancağı altında toplayınız ki, Gavur Müslüman belli olsun.”

Haberi gönderenler Çapanoğulları’nın da hilafet ordusuna katılmasını ve hatta bu işi üstlenip liderlik etmelerini istemektedirler. Halit Bey, bu bilgiyi öncelikle ağabeyi Celal beyle paylaşır. Her ikisi de bundan başka çıkar yol olmadığını düşünmekte ve bu çağrıya müspet yaklaşmaktadırlar. Lakin bu gelişmeleri Edip beyden gizlerler. Edip beyin haberi olursa bu tür işlere rıza göstermeyeceğini bilmektedirLer çünkü.

Harekete geçme kararı alan Celal ve Halit Beyler, gizliden gizliye nazlarının geçtiği, tanıdıkları kim varsa haber salıyor, hilafet ordusuna katılmalarını talep ediyorlardı. Çapanoğulları bir taraftan hazırlıklarını yaparken Yozgat’ta da her gün yeni bir haber dolaşıyordu. Halk kahvehanelerde oturup gelen haberlerin değerlendirmesini yapıyordu. Şeyhülislam Efendi’nin “halifelik makamına karşı gelenlerin dinden imandan çıkmış oldukları ve katillerin vacip olduğu” fetvası verdiği kulaktan kulağa yayılıyordu. Ankara’yı destekleyenler ise karşı hamleyle bu fetvanın geçersiz olduğu, çünkü Padişahın da Şeyhülislamın da İstanbul’da İngiliz esareti altında oldukları bilgisini yayıyorlardı. Kafası iyice karışan halk, neyi doğru neyin yanlış, kimin haklı, kimin haksız olduğunu bir türlü çözemiyordu.

Hilafet ordusuna adam toplandığı, yakın zamanda ayaklanma çıkacağı bilgisi Ankara’ya da ulaşır. Bunun üzerine Mustafa Kemal, Kılıç Ali’yi durumu yerinde görmesi ve gerekirse müdahale etmesi için Yozgat’a gönderir. Kılıç Ali’nin Yozgat’ta görüştüğü kişilerden müftü Mehmet Hulusi (ki kendisi Çapanoğulları’ndan öteden beri hazzetmez ve araları pek iyi değildir) bu işlerin Çapanoğulları’nın başı altından çıktığını, dolayısıyla emniyet açısından tutuklanmalarının hayırlı olacağı telkininde bulunur. Bu sözlerden etkilenen Kılıç Ali, Çapanoğullarıyla görüşür ve kendilerine 500’er altın ceza kestiğini söyler. Hatta Çapanoğulları’nı çok kızdıracak şu lafı söyler:“bugüne kadar padişah efendileri beslediğiniz yeter. Biraz da bu milletin evlatları için açın kesenin ağzını.” Bu sözler bardağı taşıran son damladır. Çapanoğulları artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Başlangıçta ayaklanma, isyan gibi işlere olumlu yaklaşmayan Edip bey de başka çıkar yol kalmadığını anlamıştır.

Mustafa Kemal, her şeye rağmen Çapanoğulları’nı Milli Mücadele’ye kazandırma taraftarıdır. Memleketin birçok meselesi varken bir de onları karşısına alarak düşman kazanmak istememektedir. Çapanoğullarıyla uzlaşma adına Yozgat’a bir Heyet-i Nasiha gönderir ama fayda etmez, Çapanoğulları razı olmazlar. En sonunda, Ankara’ya sürekli Çapanoğulları aleyhinde propaganda yapanlar sayesinde Çapanoğulları için tutuklama kararı çıkar. Her iki tarafı birbirine karşı yanlış yönlendirerek nifak tohumları ekenler galip gelmişlerdir sonunda. Tutuklama kararını öğrenen Çapanoğulları Yozgat’ı gizlice terk ederler. Bunun üzerine Yozgat’ta örfi idare ilan edilir ve başına Kılıç Ali tayin edilir.

Çapanoğulları en kısa zamanda Yozgat’ı tekrar ele geçirip, bölgede hâkimiyetlerini yeniden kurmak için Hilafet ordusunu toplamak zorundadırlar. Çapanoğulları ve yandaşları köy köy gezerek adam toplamakta ve her gün kendilerine yeni katılımlar olmaktadır. “Deveci Dağı’nın namlı eşkıyaları (Aynacıoğlu Mehmet, Deli Hacı, Deli Omar, Katil İlyas bunlardan bazılarıdır), Akdağ tarafının Kürtleri, Alaca’nın, Köhne’nin Çerkezleri akın akın gelip Çapanoğulları’nın üs kurduğu köylerde toplanmaya başlarlar”. Çapanoğulların geçmişten beri iyi ilişkileri olan bölgenin ileri gelen nüfuzlu aileleri de Çapanoğullarıyla işbirliği yapmayı kabul ederler.

Bunlar olurken, hilafet ordusu adına ilk harekete geçen kişilerin başında olan Postacı Nazım’ın Zile’yi basarak ele geçirdiği ve yönetime el koyduğu haberi gelir. Bu haber Çapanoğulları’nı fazlasıyla memnun eder ve moralleri yükseltir.

Köylerde toplanan hilafet ordusunun başına Çapanoğlu Celal Bey geçer ve ayaklanmayı başlatır. Bir Ramazan günü Köhne’ye (Sorgun) girer ve Köhne’yi ele geçirirler. Atlılar dağılmadan önce Edip Bey çete başlarını toplayarak “Aman hilafet ordusunun şanına leke sürdürmeyelim arkadaşlar. Millet bizi çapulcu bellemesin” diye uyarır. Edip beyin, bu tür başıbozuk eşkıya çeteleriyle işbirliği yaparken en büyük korkusu da ele geçirilen yerlerde çetelerin yapabileceği yağmalamalardır çünkü.  Fakat bu uyarılara rağmen eşkıyanın bir kısmı bildiğini okur. Bir kısım eşkıya ev ve dükkânlara girerek yağmalarlar, fakat bunları yapanlar tespit edilip, cezalandırılırlar.

Köhne’de idarenin başına kendi adamlarını koyduktan sonra asıl hedefleri olan Yozgat’a yönelirler. Edip bey Köhne’de yaşanan yağma olaylarından sonra Yozgat’a girmeden önce askere bir konuşma yapar ve şöyle der: “Bu topraklar bizim memleketimiz. Pek çok akrabamız, hımsımız, ahbabımız ve komşumuz var… Sizden istirhamım onları incitecek bir harekete tevessül etmeyin. Köhne’de yaptığınız gibi yağmacılık, talan, günahsız insanların canını yakmak için bize katıldıysanız buna katiyen rızamız yoktur. Her kim Yozgatlı birinin tavuğuna kış der, ırzına namusuna ters bakarsa gözünün yaşına bakmam ibreti alem için Saathane’nin dibinde sallandırırım.”

“Hilafet Ordusu” bir sabah Yozgat’a  yaklaşık 2000 kişiyle girer ve Yozgat’ı ele geçirerek idareye el koyar. Kılıç Ali canını zor kurtararak Boğazlıyan’a kaçar. Lakin tüm uyarılara rağmen çeteler Yozgat’ta yağmalama yapmaya başlarlar ve bu işe Edip Bey çok sinirlenir. Celal beyi çağırarak: “Bu nasıl iştir Celal? Biz halkı kongrecilerin zulmünden kurtarmak için açmadık mı hilafet bayrağını? Hem şeriat adına, padişah adına hüküm koyacaksın, hem de üç beş çapulcuyu mazlum Yozgat halkına zulmettirecek, elindekileri yağmalattıracaksın. Bu hakka, şeriata yakışır mı? …Yazıklar olsun sana Celal! Her şeyi sana bırakmakla hata etmişiz. Ecdadımızın gözü gibi koruyup kolladığı Yozgat halkını koruyamadın, ite kopuğa yağmalattın ya… Ne diyeyim sana… ” der.

Edip beyin bu serzenişi ve genel anlamda meselelere bakışı birçoğumuzun kafasındaki Çapanoğlu imgesini yerle bir edecek türdendir. Çapanoğlu ailesi anlatıldığı ve iddia edildiği otoriteye sürekli baş kaldıran, dizginlenemez eşkıyalar değil, birçok ferdi iyi eğitim almış, kendini iyi yetiştirmiş, devletine bağlı ve saygılı, çevresindekileri koruyup kollayıp, himaye eden insanlar olarak karşımıza çıkar bu romanda.

Romana tekrar dönersek, hilafet ordusunun Yozgat’ı ele geçirerek idareye el koyması ve çevredeki diğer şehirlere yönelmesi Ankara’yı alarma geçirir. Meselenin düşündüklerinden çok daha ciddi olduğunu ancak Yozgat düşünce anlarlar. Mustafa Kemal isyanı bastırması için Çerkez Ethem’den yardım ister. Çerkez Ethem daha önce Düzce, Bolu civarlarında çıkan bir ayaklanmayı da bastırmıştır. Lakin Çerkez Ethem ilk başta Yozgat’a gitmeyi reddeder. “Bu nasıl iştir yahu? Biz canımızı dişimize takmış Yunan’ı durdurmak için çarpışıyoruz, Ankara’dakiler üç beş kıçı kırık eşkıyayla baş edemiyor! Ne halleri varsa görsünler!” diyerek kendisine gönderilen telgrafı ciddiye almamıştır. Lakin Mustafa Kemal araya hatırlı kişiler koyunca Çerkez Ethem gönülsüz de olsa kabul eder Yozgat’a gitmeyi.

Eskişehir’den yola çıkan, Çerkez Ethem, ordusuyla önce Ankara’ya uğrar. Burada Mustafa Kemal tarafından çok iyi ağırlanır ve ilgi görür. Halk da kendisine çok ilgi gösterir. Hatta ilgi o derecedir ki bundan Mustafa Kemal’in bile rahatsızlık duyduğu söylenir. Zaten Çerkez Ethem’e çok güvenmediği bilinir. Hatta “bu Çerkez Ethem bir gün bu memleketin başına büyük bir gaile çıkaracak” dediği rivayet edilir. Nitekim, Mustafa Kemal bu endişesinde haklı çıkar ve Çerkez Ethem çok geçmeden baş kaldırır. Ayaklanma bastırılacak ve Çerkez Ethem Yunanlılara sığınmak zorunda kalacak, sonrasında ise TBMM tarafından vatan haini ilan edilecektir.

Çerkez Ethem’in Kuvay-i Te’dibiye adı verilen ordusu “doksan yaylı araba, yetmiş subay, iki bin yüz piyade, bin üçyüz atlı, dört dağ topluk, bir dağ bataryası, bir sahra topu ve sekiz makineli tüfekten oluşan büyük bir kuvvetle Ankara’dan ayrılıp edip Yozgat’a doğru hareket eder.”

Çerkez Ethem, kanlı çatışmalardan sonra şehre girer ve hilafet ordusunu geri püskürterek Yozgat’ı ele geçirir. Büyük kayıplar veren Hilafet ordusu dağılarak geri çekilmek zorunda kalır. Çerkez Ethem aynı zamanda şehri de toplarla tüfeklerle yıkıp yakar. Eşkıyaların kaçarak gizlendiği birçok evle birlikte Çapanoğulları’na ve yakınlarına ait köşkleri, konakları da yakıp yok eder. Yozgat adeta bir enkaz yığınına döner. Sonrasında Çerkez Ethem’in kuvvetleri de şehri yağmalamaya başlar. Özellikle başta varlıklı Ermeni ve Rum esnafın dükkânları ve evleri tamamen yağmalanır, kıymetli neleri varsa el konur. Aynı şekilde Çapanoğulları’ndan kalan her şey yağmalanır. Hatta fakir fukaranın evleri dahi yağmalanır.

Edip bey, Celal bey ve Halit bey kaçmayı başarırken, ailenin Yozgat’ta kalan fertleri ve onlara yardım eden herkes Çerkez Ethem’in emriyle vatana ihanet suçundan (Hıyanet-i Vataniyye Kanunu’na dayanarak) tutuklanıp idama mahkum edilir. Edip bey, Celal beyin aklına uyup bu işlere girmekten dolayı çok pişmandır, düştükleri durum utanç vericidir ama artık iş işten geçmiştir.

Çerkez Ethem’in asıl amacı, kaçan Çapanoğulları’nı da yakalayarak bu işi tamamen bitirmektir. Çapanoğlu beylerinin Arapseyf nahiyesi civarında toplanmaya başladığını haber alınca, Yozgat’ta küçük bir birlik bırakarak tüm kuvvetleriyle o tarafa hareket eder. Taraflar Arapseyf’de bir kez daha savaşırlar. Çapanoğulları kendilerinden sayıca çok fazla ve güçlü olan Çerkez Ethem’in kuvvetlerine karşı bir kez daha kaybeder ve ağır kayıplar vererek, beraberlerindeki eşkıyalarla birlikte canlarını zor kurtarırlar.

Bu artık Çapanoğulları için sonun başlangıcıdır. Bundan sonrası için onları büyük bir dram bekler. Her şeylerini kaybetmişlerdir. Yalnızca mallarını mülklerini değil; bir zamanlar hüküm sürdükleri bu topraklarda itibarlarını da kaybetmişlerdir, çok sevdikleri memleketlerinden bir daha dönememek üzere kaçmak zorunda kalmışlardır.

Halit bey ve Celal bey tekrar toparlanıp, tekrar saldırıya geçmeyi teklif etse de Edip bey buna razı olmaz. Bir gün çocuklarını kaldıkları köyde gizlice ziyaret ederken gelen bir ihbar üzerine yakalanan Halit bey Amasya’ya götürülerek idam edilirken; Yozgat topraklarını tamamen terk eden Edip ve Celal beyin akıbetleriyle ilgili romanda her hangi bir bahis geçmemektedir. Lakin, onların da daha sonra Ankara’yla anlaşıp, Yozgat sınırları dışında başka şehirlere yerleşmek kaydıyla affedildikleri bilinir.

Romanın bundan sonraki bölümleri Çapanoğulları’ndan sonra başsız kalan ve Deveci Dağı’na çekilmek zorunda kalan Aynacıoğlu Mehmet ve diğer eşkıyanın yoklukla, kıtlıkla ve can korkusuyla savaşını konu alır. Teslim olmaları için yapılan tüm çağrılara karşı direnmiş, teslim olmayı gururlarına yedirememişlerdir. Zaman zaman dağdan inip çatışmalara giren eşkıyaların kimisi bu çatışmalarda can vermiş, kimisi ise dağ hayatının zorluğuna dayanamayıp sonrasında teslim olmuşlardır. Teslim olanların çoğu da (idam edilmeyeceklerine dair söz verilmesine rağmen) idam edilmişlerdir.

Aynacıoğlu Mehmet de en sonunda Deveci Dağı’nın ağır kış şartlarına dayanamayarak yanında kalan bir avuç adamıyla teslim olur. Aynacıoğlu’nun Yozgat Jandarma Kumandanı Vasfi beye teslim olurken söyledikleri çok manidardır:

“Beni sen yenmedin kumandan, beni yokluk, yoksulluk, kimsesizlik yendi! Beni Deveci Dağı’nın soğuğu, biti teslim aldı. Hiç boşuna sevinme!

Aynacıoğlu teslim olurken yanında kalan birkaç adamdan biri yazarımız Siyami Yozgat’ın dedesi Celeboğlu Kara Mehmet’tir. Celeboğlu Kara Mehmet’in dağda hatıralarını yazmış olduğu ve bu romanın yazılmasının ilham kaynaklarından biri olan defterin, yazarın nenesinin vefatından sonra açılan sandığından çıktığı ve yazarımız tarafından muhafaza edildiği bilgisini de verelim.

Eşkıyanın neden Hilafet Ordusuna katıldığı ve Çapanoğulları ile birlikte savaştığı sorusunun cevabına gelince; bunun çok net ve açık bir cevabı yoktur aslında. Bu sorunun cevabını kendileri de tam olarak bilmemektelerdi aslında. Çerkez Ethem ayaklanmayı bastırdıktan sonra Çapanaoğulları’nın geri çekilmesiyle tekrar dağa sığınmak zorunda kalan eşkıya zaman zaman kendi arasında şu öz eleştiriyi de yapmaktaydı: “Hadi Çapanoğulları itibarları ve onurları için savaştı, peki biz neyin mücadelesini verdik?” Eşkıya milletinin öyle çok dinle-diyanetle ilgisinin olmadığı bilinir. Genelde (belki de içinde bulundukları şartlardan dolayı) dini yaşantıları pek yoktur. Soygun yapan, yol kesen, haraç toplayan, cana kıyan bu adamların şeriat ve hilafet adına savaşa girmeleri ironik değil midir? Peki nedir? Fırsatçılık yapıp ganimet toplamak mıydı gayeleri, yoksa başkaldırmanın dayanılmaz cazibesi miydi onları bu yola sevk eden? İşin sonunda, savaşı kaybedip hain ilan edilmek ve canından olmak riski de mevcutken üstelik? Kim bilir, gayeleri belki yiğitliklerini sergileyip saygınlık kazanmaktı? Belki de yokluktan, kıtlıktan doğan çaresizlik; tutunacak başka dallarının kalmamasıydı. Bu yüzden dağa çıkmamışlar mıydı zaten? “Kurt aç kalınca dağdan iner, eşkıya aç kalınca dağa çıkar” sözü bir mecburiyeti ifade etmiyor muydu?

Son olarak, romanla ilgili şu noktaları da vurgulamak isterim. Bu roman sayesinde döneme ışık tutan ve sağlam kaynaklara dayanan çok önemli ve teferruatlı bilgilere ulaşıyor ve olup biteni gerçeğe en yakın şekilde anlama imkanı buluyoruz. Bunun yanında kişi tahlilleri ve yer tasvirleri son derece etkileyici. Romanın dili de 590 sayfalık bir tarih romanı için oldukça akıcı.

Usat, Yozgat isyanını ve yakın tarihimizi merak eden ve o dönem ne olduğunu bilmek isteyen herkes için bir başucu kitabı niteliğinde.

Siyami Yozgat Hocama bir kez daha tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

ABDULLAH APAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

About the Author:

1 Comment on "Usat: Yozgat İsyanının Romanı / Siyami Yozgat"

Trackback | Comments RSS Feed

  1. Ahmet GÖKHAN dedi ki:

    Tebrik ediyorum, kitabın ve olayların içeriği açık ve net bir şekilde özetlenmiş. Birincisinde okumaya doyamadığım bu kıymetli eseri yeniden okumaya başladım. Henüz bu kitapla tanışmamış olanlara ise tavsiyem; hiç vakit kaybetmeden bir an evvel okumaya başlamalarıdır.

Post a Comment

*