Kitap İncelemesi: “Bir Noterin Anıları / İsmail Aydın”

İnceleme konumuz olan “Bir Noterin Anıları” isimli kitaba geçmeden önce, noterliğin ne olduğuna ve tarihi sürecine kısaca bir değinmekte fayda var: Noterlik, uzmanlığa dayalı bir adalet hizmetidir. Noterler, hukukçu kimlikleri ile kurum olarak hukuki güvenliğin teminatıdır. Noterler, ileride hukuki sorunlar yaşanmaması için “koruyucu” nitelikte görev yaparak, işlemlerin esasını teşkil eden tarafların gerçek iradelerini tespit ederler. Noterlik bir kamu hizmeti olduğundan işlemler esnasında makbuz karşılığında tahsil edilen ücretlerin büyük bir kısmı harç, damga vergisi, değerli kağıt ve KDV olarak vergi dairesine ödenmektedir. Noterlik hizmetleri, Adalet Bakanlığı bünyesinde yürütülmektedir.  

Noterlik hizmetinin tarihi eski olup, noterlik kurumunun ilk izlerine Sümerler’de “Burgul” adı ile rastlanır ve M.Ö. 7. yüzyıla kadar dayanır. Sümer kanunlarına ve geleneklerine göre yazılı olmayan sözleşmeler için hiçbir hak ileri sürülemez ve mahkemeye başvurulamaz. Bu yüzden alım satım, miras, evlatlık, evlilik vb. gibi tüm işlemlerin yazılı olması zorunlu idi. Öyle ki yazılı sözleşme yoksa, evliler, evli olarak sayılmazlardı. Bu sözleşmeleri yapan kamusal kuruluş olarak “Burgul” var idi.

Modern anlamda noterlik kurumu Roma hukukunda İtalya’da ortaya çıkmıştır. Justinian döneminde tabellion’ların (noterlerin) görev ve organizasyon olarak hukuki bir düzenlemeye kavuşturulmasından sonra 11. yüzyıl sonlarında da ilk noterlik okulları açılmıştır. Bologna Üniversitesi’nde noterlik dersleri verilmesinden sonra bu alan, farklı üniversitelerde de bilim dalı olarak kabul edilmiştir.

Türk hukukunda da noter ve noterlik müessesesi çok eski bir geçmişe sahiptir. Tanzimat’tan önce Osmanlı Devleti’nde İslam Hukuku’nun etkisi görülmekte; Kur’an-ı Kerim’de “Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın.” (Bakara Suresi, 282. Ayet.) şeklinde belirtilmiş ve bu ayetin gereği olarak da kâtib-i âdiller, noterlik hizmetini yapmışlardır. Daha sonra noterlik görevi, kadı ve naipler tarafından ifa edilmiştir. Mecelle’nin yürürlüğe girmesi ile Mukavelât Muharrirleri Nizamnamesi, daha sonra Kâtib-i Âdil Kanunu ve daha sonra da Kâtib-i Âdil Kanunu Muvakkati 1913 yılında kabul edilmiştir. Böylece ilk defa noterlik, devlet himayesine alınmıştır.

Cumhuriyet döneminde, hukuk sisteminde yapılan köklü değişikliklerle birlikte 1913 yılında kabul edilen Kâtib-i Âdil Kanunu Muvakkati’nin uygulanması zorlaşmıştır. 1926 Yılında Noterlik Kanunu olarak değiştirilen bu kanun, İsviçre ve Avusturya Noterlik Kanunları gözönüne alınarak  1938 yılında değiştirilmiş, sonraki yıllarda da defalarca değişiklilere maruz kalmıştır. Toplumsal gelişim ve hukuk alanındaki değişimler nedeniyle Noterlik Kanununda değişiklikler yapılmaya çalışılmakta ve toplumsal ihtiyaçların hukuk içinde daha güvenli ve hızlı biçimde karşılanması amaçlanmaktadır.

Yazarımız İsmail Aydın Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini 1977 yılında tamamladıktan ve askerlik görevini ifa ettikten sonra, Sorgun’da 6 yıl serbest avukatlık yapan İsmail Aydın, bilgi, emek ve sorumluluk gerektiren böyle zorlu ve disiplinli bir mesleği seçmiş ve 1986 yılında ilk görev yeri olan Diyarbakır Bismil’de noter olarak görev yapmaya başlamıştır.  

“Bir Noterin Anıları” isimli kitabın yazarı hukukçu İsmail Aydın, annesinin rivayetine göre Sorgun’un Temrezli Köyünde muhtemelen 1949 veya 1950 yılının koç katımında dünyaya gelmiştir. Koç katımı, Yozgat’ta Ekim ayının sonu ile Kasım ayının başında, döl almak üzere erkek koyunun (koç) dişi koyunlar arasına bırakılmasına verilen isimdir. Doğum zamanına ilişkin bilgi bu şekilde olduğundan, yazarın doğum tarihine ilişkin net ve kesin bir bilgi ve kayıt yoktur. Yazar nüfusa 08.02.1953 tarihi ile kaydedilmiş ancak daha sonra görünüşüne rağmen yaş küçüklüğü sebebiyle okula alınmayınca bu defa mahkeme kararıyla 08.02.1950 olarak doğum kaydı tashih edilmiştir. Yazar bu durumu, okur yazar olmayan toplumun “hâl-i pürmelâli” olarak nitelemektedir.

Yazar, gerek hayat hikayesi gerekse eserleri ile Anadolu’nun dertli insanı, yanık yüreği olarak karşımıza çıkmakta ve ülkemizin çeşitli sorunlarına ilişkin olarak kendi bakış açısına göre çözüm önerileri sunmaktadır. Yoğunluklu olarak gençlik ve eğitim konularında kafa yormaya çalışmıştır.

İsmail Aydın, fakülte yıllarından itibaren yazı hayatının içinde olmuş bir şair ve yazardır. Memleket meseleleri ile ilgili olarak çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılarak tartışmalarda yer almıştır. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayınlanan yazarın, 2013 Şubat’ından sonra internet ortamında yayın yapan Ana Haber Gazetesi’nde de yazıları yayınlanmıştır.  

İsmail Aydın, Meteorolojinin Sesi Radyosu’nda 2013-2016 yılları arasında yayınlanan Kıssadan Hisseler programının yapım ve sunuculuğunu üstlenmiştir. Ayrıca Türkiye Noterler Birliği’nin Mesleki Forum Sitesi’nde de anılarını yazarak meslektaşları ile hatıralarını, bilgi ve tecrübelerini paylaşmıştır.

Yazarın diğer eserleri: “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?”, “Yeniden Yükselişe Doğru”, “Umut Ülke Türkiye”, “Kaybettiklerimiz” ve “Kıssadan Hisseler”.

2015 yılı Şubat ayında noterlik mesleğinden emekli olan ancak yazmaya ve kitap çalışmalarına devam eden İsmail Aydın, evli ve dört çocuk babasıdır.

Kitap Hakkında

“Bir Noter’in Anıları” isimli eser, 2017 yılında basılmış, yazarın kendi özel hayatından, meslek hayatından ve hayata bakış açısını yansıtan fikir ve inanç dünyasından kaleme aldığı ve Türkiye Noterler Birliği’nin Mesleki Forum Sitesi’nde yayınladığı anılarından oluşmaktadır.

Kitabın bütününe baktığımızda Yahya Kemal’in “Ne harabiyim, ne harabatiyim… Kökü mazide olan âtîyim!” mısralarında geçen bir karakter abidesi ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. 

İncelediğimiz kitap, 2017 yılı birinci basım olup 222 sayfadan müteşekkildir. Kitap, bölümler halinde kategorik bir dizin ile kaleme alınmamış, daha ziyade muhtelif tarihlerde makale şeklinde yazılmış ve 48 başlık altında tahrir edilmiş anıların olağan cem edilmesinden oluşmuştur. Her bir makalenin yazıldığı tarih belirtilmediğinden anıların yazılış tarihleri hakkında bir bilgimiz yoktur.

Anıların konu yelpazeleri de oldukça muhteliftir. Yazar, kaleme aldığı anıları ile kimi zaman okuyucularını ülkemizin 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarına götürerek çocukluk ve darlık yıllarını yeniden canlandırmakta; kimi zaman ülkemizin ve insanımızın güncel sorunlarına değinerek hâl-i pürmelâlimizi resmetmekte; kimi zaman tarihi, dînî ve millî konulara ilişkin yürek parlayıcı seslenişler ile okuyucuyu titretmekte; kimi zaman da şiir, edebiyat, aşk, kültür mevzularına dair paylaşımlar yaparak gönül ve fikir derinliğimize iz bırakacak hatırlatmalar yapmaktadır. Anılarda noterlik mesleğinin güçlenmesi ve gelişmesi için sunulan spesifik ve somut çözüm önerileri ve katkıları da görmek mümkündür. 

Anıların okuyucu ile buluşması ve ciddi bir sinerji oluşturması bakımından okuyucu yorumlarına kısa kısa makale sonlarında dipnot olarak yer verilmiş olması, hem teşvik hem de takdir edilme yönüyle somut, müspet ve değerli karşılık bulma verileri olarak fevkalade isabetli olmuştur. Şüphesiz bu durum, yeni okuyucu kitlesi nezdinde de okuma azmini kuvvetlendirme ve heyecan duyma bakımından ayrı bir kıymeti haiz enerji kaynağı olacaktır.

Kitapta yer alan her anı aslında “kıssadan hisse” alınacak türden. Örneğin; her meslekte ve hayatın her alanında başarılı olmanın formülü “Önce Sabır” başlığı ile yazılan bölümde verilmiş olup “4S” olarak ifade edilmiştir. Bunlar; sabır, sevgi, saygı ve sağlam iş olarak tanımlanmıştır. Bu dört değere sahip olan her insanın başarılı olacağında kimsenin kuşkusu olamaz. İşini ve insanları sevmeyen ve saygı duymayan, işlerini olması gerektiği gibi sağlam yapmayan ve karşılaştığı zorluklara karşı sabırla mücadele etmesini bilmeyen kimselerin başarılı olmaları ve hedeflerine ulaşmaları beklenemez. Her işin başının sabır olduğunu bilen büyüklerimiz, “sabırla koruk helva olur” demişlerdir.

Cemiyet içinde insanımızın üzüldüğü konulardan birisi de “vefasızlık”tır. Yazar vefa konusunda yaşadığı anısını da paylaşmış ve “vefa kıtlığı”na düşmeden dostlukların ve insanî ilişkilerin “pazara kadar değil mezara kadar” sürmesi gerektiğinin altını çizmiştir.  

Dostluklar için gerekli olan “vefa” duygusunun, vatana vefa ve bağımsızlık söz konusu olunca “şehadet aşkı”na nasıl dönüştüğü konusunda bizim tarihimiz bunun misalleriyle doludur. Kitapta bunun son örneği olan “15 Temmuz 2016 İşgal Girişimi”ne karşı, bu memleketin gerçek yiğitlerinin evlerinde sünepe ve seyirci kalmayı reddederek tanklara karşı çıplak elleriyle ve iman dolu göğüsleriyle nasıl şehadete koştuklarını ve tıpkı ataları gibi “çiğnetmedi yurdu, çiğnetmeyecek” dedirttiğini anlatan  bir destan yazısı vardır. O gece “insanlar evrende cüsseleri kadar değil, yürekleri kadar yer kaplar” sözünün ölümcül sahnesi sergilenmiş ve cüsseler değil yürekler kazanmıştır. İşgalci haçlı emperyalizmine karşı o geceyi bir “Kınalı Hasan” bir “Seyit Onbaşı” ruhuyla yaşayan bir Anadolu evladının bu olayı anıları kapsamında dile getirmiş olması da ayrıca takdire şayandır.    

“Anılar” kitabında yöresel değerlerimize de yer verilmiştir. “Çiğdem Pilavı”, “Bağ Bozumu”, “Köy Odaları” bunlardan birkaçıdır. Kaybolan kültürümüz ve değerlerimiz, bu eserde adeta hüzünle yâdedilmiştir. Bir pilav bahanesiyle köylülerimizin, komşularımızın, yöre ahalisinin nasıl da incitmeyen bir yardımlaşma, dayanışma ve sosyalleşme kültürünü benimsediklerini ve yaşattıklarını; bir bağ bozumu faaliyetiyle miras sorunlarının bile gönül hoşluğu içinde nasıl çözümlendiğini, imece usulü ile şenlik havası içinde nasıl çalışma yapıldığını, hanelerimizin şeker ihtiyaçlarının kendi bağımızdan nasıl doğal ve özgün karşılandığını, bağımız varken başkalarına bağlı ve bağımlı olmadığımızı; köy odalarımız marifetiyle geleneksel kültürün nesilden nesile nasıl aktarıldığını, gençlerin ilk eğitim dergâhları olduğunu, misafirlerin ihtiyaçlarının karşılanarak hanların yokluğunu aratmadığını yazarın anıları ile bir kez daha hatırlamış oluyoruz.  

Anılarında seyahatlerine de yer veren yazar, bu bağlamda Endülüs ve Kapadokya’da gezip görüp yaşadıklarını ve öğrendiklerini okuyucu ile paylaştığı gibi, esasen alınması gereken milli ve manevi dersleri hatırlatarak bizlere ışık tutmuştur.

Endülüs’ü hatırlatan yazar, 711 yılında Tarık Bin Ziyad komutasındaki Müslümanlar tarafından fethedilen İber Yarımadası (Endülüs)’nda 1492’ye kadar yaklaşık 8 asır süren İslam hakimiyetine ve orada inşa edilen İslam medeniyetine nasıl son verildiğinin hazin ve ibretlik hikayesini nakletmiştir.  Son dönemlerinde Endülüs Müslümanları birbirleri ile didişip tefrikaya düşerken, kuzey bölgesinde yaşanan birleşmeler üzerine Kastilya’lı İsabel ile Aragon’lu Ferdinand’ın evlenerek krallıklarını birleştirmeleri, diğer yerlerle birlikte İşbiliye ve Kurtuba’nın düşmesi sonucunu doğurmuştur. Ardından son kale olan Gırnata ise  anlaşma ile teslim edilmiştir. Anlaşmaya göre Gırnata Sultanı Abdullah ve ailesi El Hamra Sarayında yaşamaya devam edecek ve Müslümanlara dokunulmayacaktır.  Ancak Ferdinand anlaşmaya uymamış ve Müslümanlar silahlarını teslim ettiklerinin ertesi günü katliam, yakma, yıkma, yok etme ve kadınlara tecavüzler başlamıştır. Artık yaşama şanslarının kalmadığını gören Sultan Abdullah, Gırnata’yı terk etmeye karar verir; El Hamra’dan çıkarken Cennet’ül Ârif bahçelerinden geçer, tepenin başına geldiğinde geriye dönüp sarayına son kez bakar ve gözlerinden damlalar akmaya başlar. Bu hâli gören annesi, oğlunun üstüne bir de yemeni atar ve şu tarihi sözü söyler: “Ağla oğlum ağla, erkekler gibi savaşmadın bari karılar gibi ağla!”.

Ferdinand’ın anlaşmaya uymamasını ve silahların teslim edilmesinin hemen arkasından katliam ve tecavüzler yapması olayını Fransızlar daha sonra “1 Nisan Şakası” olarak alaya almışlardır. Bugün maalesef kimliğini kaybetmiş kimilerinin “1 Nisan Şakası” adıyla şaka yapıyor olması, kimilerinin de “haçlıların, Müslümanların kadınına kızına tecavüz etmeyeceklerini, tarih boyunca da etmemiş olduklarını” iddia etmiş olmaları ne büyük acı ve ihanettir.

Hüzünlü tarih tekerrürden ibaret olmasın. Mazallah, bu olaylardan ders çıkaramayan sefillerin karılar gibi ağlayacağı günler mukadder demektir. Ne var ki, ülkemiz bu kaderden masun olsun her daim kıyamete kadar.  Âmin.

Kapadokya gezisi anıları üzerinden de yazarımız gerekli milli hassasiyetleri yürekli biçimde dile getirmiş ve bize ait yerlerin isimlerinin de bize ait olması gerektiği vurgusunu yapmıştır. Tıpkı Anadolu’ya Anatolia denemeyeceği gibi.

Emeklilik nedeniyle noterlik mesleğine veda ederken yazarımız şiir içerikli ve duygulu yazılar kaleme almıştır. Şiirin, edebiyatın bir kolu olduğunu belirten yazar; edebiyatın terbiye demek olan “edep” kelimesinden türemiş olduğunu, edebin olduğu yerde edepsizliğin, kabalığın ve çirkinliğin olamayacağını; aksine inceliğin, nezaketin ve nezahetin olacağının altını çizmiştir. Bu meyanda Bestami Yazgan’dan nakil ile şu dizelere yer vermiştir:

Çiçeklerle hoş geçin,

Balı incitme gönül,

Bir küçük meyve için

Dalı incitme gönül.

Şiirle arası iyi olan yazarımız, Türkiye Noterler Birliği Genel Kurulu’nda Yunus’un şu mısralarını seslendirmiştir:

İşidin ey yârenler

Aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan gönül

Misali taşa benzer.

Karacaoğlan’ın sitem dolu: “Sakal seni matkap ile yolayım / Bir kız bana emmi dedi neyleyim” şiirinden esinlenen yazarımız kendine ait şu dörtlüğü kaleme almıştır:

Memleketim Yozgat, altmış altı

Noterliğe başladım dokuzyüzseksen altı

Yasa diyor ki, altmışbeş yaş ve altı

Bakanlık bana yaşlısın dedi, neyleyim!

Kütüğe baktım dokuzyüzelli

Yaş haddine varmış belli

Altmışbeş ve altı deniyorsa ne demeli?

Bakanlık bana yaşlısın dedi, neyleyim.

İsmail Aydın’ın yazılarının Türkiye Noterler Birliği’nin Mesleki Forum Sitesi’nde yayınladığını ve hemen her yazısına meslektaşlarından çok samimi ve müspet değerlendirmeler geldiğini ve bunların bir kısmına da kitapta yer verildiğini yukarıda belirtmiştik. Bu geri bildirimlerden birkaç tanesi ile yazımıza son verelim:

“Şiir tadında sağlıklı, esenlikli ve mutlu, genç ve dinç nice emeklilik yılları dilerim, Sayın Noterim. Saygı ve selamlar.” (Mehmet Duman, Ankara 67. Noteri, 19.02.2015)

“Değerli dost, 65 üstünün de altı gibi sağlıklı ve mutlu bir yürekle geçirmeniz dileğimle saygılar sunarım.” (Mithat Özcan, Edirne 1. Noteri, 23.02.2015)

“Sayın Aydın,

Evazeni şu gök kubbeye Davut gibi sal

Bâki kalan bu dünyada bir hoş sada imiş.

Bugün noterliği bırakacağız, yarın hayatı bırakacağız.

Hoş sada bırakanlara ne mutlu!” (Âbidin Akgemci, Bursa 4. Noteri, 17.02.2015)

Sorgunlu hemşehrimiz yazarımız İsmail Aydın’ın gerek milli ve manevi değerleriyle mücehhez örnek şahsiyetiyle, gerek özverili, 4S’li meslekî kariyeri ile gerekse eserleriyle bâki kalan şu dünyada bir hoş sada bırakanlardan olduğu inancıyla biz de Sorgun Düşünce Kulübü olarak kalan ömrünün geçen ömründen daha hayırlı ve bereketli geçmesini temenni ediyoruz.

Salih AÇAN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Yönetici