Böyle Dedi Yozgat (Külliyat-ı Letaif)

Yayın Evi: Ötüken Neşriyat A.Ş.

Baskı: Eylül 2016

Sayfa Sayısı: 168

S.Burhanettin Kapusuzoğlu’na ait eserleri Sorgun Düşünce Kulübü ile tanıma fırsatı buldum. Hemen hemen birçok kahvaltımızda hocamızdan ve eserlerinden bahsedip, birkaç kez de eserleri ele alma konusunda niyetlendik. Ancak bu güne kısmet imiş dosyayı değerlendirmemiz…

Yozgat Sancağı Osmanlı döneminin ilmi ve iktisadi açıdan gelişmiş yerlerinden biridir. Bu durumu tarihi araştırmalar doğrular niteliktedir.  Hocamızın eserleri de bunu desteklemekte ve Yozgat’ın tarihine ışık tutmaktadır.

Giriş bölümü: “Söze Çektim Sürmeyi “ana başlığı, Yozgat ve Şifahi Kültür başlığı altında Kendi Gök Kubbemiz, Bir Ulu Şar: Yozgat, Folklor ve Tarih Münasebeti, Şifahi Kültür ve Yozgatlı Şair alt başlıkları,

Birinci bölüm: “Neler Geldi Neler Geçti Felekten” ana başlığı altında Çapanoğulları ve Altından Çapanoğlu Çıkan Hikayeler, Nükteler, Latifeler,

İkinci bölüm: Bezmi Muhabbete Ağyar Gerekmez,

Üçüncü bölüm: “Mürüvvet Eyle Sultanım Kulun Senden Ata İster”

Dördüncü bölüm: “Postu Gamhaneye Serenlerdeniz” ana başlıkları üzerinden şekillenmiştir.

Yazarın tabiri ile “Milletler mensup olduğu medeniyetin şekillendirdiği kültürleri ile ayakta kalır.” Gerçekten de kültüre yapılan vurgu tam da bu minval üzerine olmalıdır. Zira kültürden yoksun bir toplum hayatta kalamaz. Kültürün mayası millet, milletin mayası da mensup olduğu medeniyettir. Ecdadı unutmamak, kültürün can suyunu şifahi ve kitabi bilgiler ile hiç eksik etmemek, bu kültürü meraklı okuyucuya sunmak, irfani damarı yakalamak, estetik başka türlü muhal. İşte yazar bu amaçla neşretmiş eserini.

Yozgat’ın manzarasına, dillere destan güzelliğine, kültürüne, saray yavrusu konaklarına, yüksek kültürlü ahalisine, aristokrasisine, şehir kelimesinin içinin Yozgat ile dolmasına, güçlü iktisadi yapısına, medrese ve mektepleri ile ilim irfan yurdu olmasına çok ciddi vurgular yapması ve bu güne dair Yozgat’ı kayıp şehir olarak tanımlaması…

Folklor tanımlaması, kültür tarihi araştırmalarının folklorik cephesinin dikkate alınması, tekkeler, medreseler, köy odaları, konaklar, selamlıklar, şifahi kültür, Yozgatlı şairler ile aşık tarzı şiir geleneğinin mekanı Bozok’un anlatılması…

Yozgat’a ait bir eserin Çapanoğulları’ndan yoksun olması düşünülemez. Çapanoğulları’na ilişkin çok ciddi ve bilimsel bir yaklaşımla okuyucuyu tatmin eden ve kulaktan dolma sözler ile yapılan tanımları gölgede bırakan bilgilere yer vermesi…

Yozgat adının manası beyanındadır diyerek, Hızır aleyhisselam ve Çapar Koca hikâyesini Yozgat coğrafyası ile özdeşleştirip Bozok diyarını ve Yozgat adının tarihini ustalıkla anlatması ve bir çok hikayeye de beraberinde yer vermesi.. Ve esere ve yazara dair bir sürü nitelik…

Altından Çapanoğlu çıkar kısmı ise eserin en merak ettiğim kısmı idi. Bütün Yozgatlılara bu deyimin anlamı sorulur. Herkes de farklı cevaplar verir veya geçiştirir. Yazarın ifadesi ile bu hikâyenin aslı şu şekildedir.

“Süleyman Bey’in sarayında her vakit kurulan sofrasında misafiri eksik olmaz. Yozgat’a gelen her misafir bu sofradan nasiplenir. O sıralar kerameti kendinden bir şeyh Yozgat’a gelir ve bu misafir Süleyman Bey tarafından davet edilir. Muhabbet başlar. Fakat şeyhte kemal keramet hak getire. Bu durumu Süleyman Bey çok çabuk anlar.

Bir ara sarayın bahçesinde gezinirken şeyh birden bire fırlayıp bir ağaca doğru koşar, ağaçtan düşen bir şeyi tutar gibi kollarını açar. Bu duruma şaşan Süleyman Efendi, “hayırdır efendi?” diye sorar.

Şeyh ise hayrınız karşı gelsin beyim der. Hindistan’da bir çocuk düşüyordu, zor tuttum diye cevap verir. Çapanoğlu daha neler göreceğiz der gibi bıyığının altından hafif bir tebessümle gülümser.

Sonrasında bahçede gezmeye devam ederken bu sefer adam sırt üstü yatar. Bir ağaca ayaklarını yaslar ve başlar var gücü ile ağacı itmeye.

Süleyman Bey bu sefer, “aman efendi hazretleri, yine ne tür bir hal vaki oldu bize de zuhurattan haber verin de istifade edelim” der. Şey bu sefer sorma beyim. Şu anda Karadeniz’de bir gemi yan yatmakta. Yazıktır. Ümmet sefil olmasın. İçinde çol çocuk var. Ayağımı dayayıp gemiyi doğrultuyorum der.

Süleyman Bey La havle çekmeye devam eder. Yemek vakti yaklaşır ve hizmetçisinin kulağına bir şeyler fısıldamak sureti ile Süleyman Bey sofranın hazırlanması talimatını verir.

Şeyh efendi sofrada bin bir çeşit bir bey sofrası hayal ederken önünde bir sini pilav, bir parça ekmek, bir tas ayran ve kuru soğandan başka bir şey olmayan sofraya düşer ve “aman beyim koskoca Çapanoğlu’nun sofrası bu mu?” diye sitem eder.

Adamın iyice edep sınırını aştığını düşünen Çapanoğlu Süleyman Bey kaşlarını çatar ve B”esmeleyi çek başla!” der.  Artık adamın takke düşmüş ve kel görünmüştür. Süleyman Bey, “buyur bakalım buyur beraber yiyelim” diyerekten de hafif yollu çıkışmıştır.

Misafir çaresiz pilava kaşık salar, pilavda epeyce eksilir. Nice sonra pilavın dibine kaşığı daldırır. Kaşık bir şeye takılmış gibi gelmez. Kaşığı biraz daha zorlayınca bir de ne görsün. Nar gibi kızarmış bir kuzu. Bu durum karşısında bozulmuş, şaşkına dönmüş ve mahcup olmuştur sahte şeyh efendi.

Çapanoğlunda artık sabır taşmıştır. “Be hey sahtekâr, kendini bilmez! Bozok’ta durursun Hindistan’da ağaçtan düşen çocuğu tutar; Karadeniz’de yatan gemiyi doğrultursun. Hadi hepsi tamam. Bunları bilirsin de pilavın içindeki kuzuyu nasıl bilemezsin?” der sahte şeyhe. Adamlarına emir verir. “Yıkın şunu falakaya der!” ve ayakları şişesiye falakaya çekilir efendi. Sonrası Yozgat’ı terk eder. Bir köye dar düşer. Biraz dinlenip yorgunluk atar. Sopanın acısı hafifler. O da sahibi namını bilmediği misafirine pilav ve çorba yaptırır. Sofra kurulur ve hane sahibi sahte şeyhi sofraya davet eder. Bir yandan da soğuması için pilav ve çorba karıştırılır. Hane sahibinin yemekleri karıştırması esnasında sahte şeyh misafirin gözleri fal taşı gibi açılır. Çapanoğlu Süleyman Bey’in yaptıkları gözünün önüne gelir. Bunun üzere “hemşehrim, gözünü seveyim, aman fazla karıştırma. Altından bir Çapanoğlu çıkar!” diyerek bir darbı mesele yol verir.

Gerçekten hikayenin özünü hocamız çok nüktedan bir dil ile, açık bir üslüp ile kendine has şekilde anlatmıştır.

Eserin diğer bölümlerinde de hikâyeler, şiirler ve şairler ile Yozgat kültürüne dair çok detay ve güzel bilgiler sunulmuştur.

Hocamıza eserinden dolayı çok teşekkür ediyorum. Gerçekten de Yozgat’ımızın geçmiş dönemlerde hem ilim ve irfan, hem kültür hem de ekonomik açıdan ne derece bir önemli vasfa haiz olduğunu gözler önüne sermiş. “Sahi nerde bu Yozgat?” demekten kendimi alı koyamadım. Tıpkı zengin bir babanın müflis evladı gibi hissettim kendimi. Kıymeti bilinmeyen bir gecede çarçur edilen bir servetin yok oluşuna şahit oldum. Zor kazanılan ve kolay harcanan bir Yozgat kalmış geriye. Keşke aslını koruyabilsek idik, Yozgat’a dair tüm kültürel ve ilmi değerlerin…

Alcılı Kasım Bey’i de andık hocamın eseri ile. Nasreddin Hoca nüktesi ile de müthiş bir hatime yapmış hocam.

Elinize, kaleminize ve yüreğinize sağlık. Yozgat için bir kültür hazinesi oluşturduğunuz için… Kaybolan kültürümüzü bize hatırlattığınız ve bunları literatüre kazandırdığınız için… Teşekkür ederim hocam.

 

Fatih ŞAHBAZ

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: sevare

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*