Bu Tüketimin Sonu Nereye Gider?

Kelime anlamı olarak bir şeyde aşırı gitmek, boşa tüketmek, zayi etmek anlamına gelen israf kelimesi dini bir kavram olarak, insanın kendisine bahşedilen nimetleri gereksiz yere harcaması, ihtiyacından fazla aşırı tüketmesi ve haddi aşması demektir.

Malın ve servetin içki, kumar, uyuşturucu vb. meşru olmayan yerlere harcanması israf olduğu gibi, ekmek ve gıda maddelerini çöpe atmak, su ve elektriği boşa harcamak, kullanılabilir giysileri ve ev eşyasını atıp yenisini almak, gereğinden fazla harcama yapmak ve tüketimi aşırı yapmak da israftır. İsraf maddi unsurların yanı sıra sağlık, gençlik, zaman vb. unsurlarda da yapılabilmektedir.

Hızla gelişen modern dünyamızda artan tüketim baskısı hazzı, üründen aşırı yararlanmayı ön plana çıkarırken, israfı ise sıradan bir kavram haline dönüştürmektedir.

Hâlbuki mensubu bulunduğumuz İslam dini, hem ayet hem de hadislerle israfı hoş karşılamamaktadır.

Gelişen ve değişen dünya düzeninde israfın yeri İslam dini dışında neresidir? diye soracak olursak, işin açıkçası sadece iktisadi anlamda karı artırmak için kısılan maliyetlerde, bir de israf edemeyecek dahi bir bölüşüme dâhil olmayan hane veya ülkelerdedir.

İktisadi anlamda bir kuram; “gelir arttıkça tüketim de artar” der. Ancak günümüzde bu kuram “gelir artarken israf da artar” olma yönünde hızla değişmektedir. Tüketimde çeşitliliğin arttığı, artık tüketmemenin toplumdan dışlanma nedeni sayıldığı günümüzde, israf dini boyutundan sıyrılmış; “dünyaya bir defa geliyoruz, anı yaşa!” vb. bahanelerle önemsiz bir kavram haline dönüşmüştür.

İnsan sahibi olmadığı her şeyin talepçisi, sahibi olduğu çoğu şeyin de nankörüdür. Öyle ya, bir zamanlar sofralarımızın lüksü sayılan fırın-ya da bizim oraların tabiriyle-çarşı ekmeği bu günlerin en çok israf edilen tüketim maddesi haline gelmiştir. Ekmeğin israfındaki bu dönüşümde ekmeğe ulaşılabilirlik, ekmeğin üretiminin artması vb. kavramlar modern bir çerçeveyi çizmekle birlikte, asıl etken bizim ekmeğe olan saygımızın ya da israfa olan bakış açımızın değişmesidir.

Öyle ya, ekmeğin kıymetini bir Afrikalı’ya ya da sürekli açlık yaşayan bir bireye sorsak alacağımız tek cevap; ekmek israf edilir mi? olacaktır. Dolayısıyla bol olan her şeyin israf edilmesi mümkünken, kıt olan şeylerin israfında insanlar daha dikkatli davranmaktadırlar.

İsrafa ait kavramsal çerçeveyi ister dini anlamda ister iktisadi anlamda ortaya koyalım, bu gün israf hem dini hem iktisadi hem de ahlaki açıdan bir hastalık haline dönüşmüştür.

İsrafın savunulacak hiçbir yönü yokken, yapılan reklamlar ile ihtiyaç hissi uyandırılarak potansiyel müşteriler oluşturulmakta, verilen krediler ile de suni bir destek sağlanarak insanlar aşırı tüketimin ya da israfın birer esiri haline getirilmektedir.

“Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.” (A’raf suresi) ayeti biz Müslümanların birincil düsturu ve bakış açısı olmadıkça israf önlenemeyecektir.

İsrafın önlenmesine yönelik toplum tarafından genel bir bakış açısı oluşturulmadıkça, israf ile ailede, okulda, iş yerinde ve toplumsal yaşamın gerektirdiği tüm diğer alanlarda mücadele edilmedikçe, bu hastalığın boyutu her geçen gün artarak büyüyecek ve tamiri güç olan yaraların oluşmasına neden olacaktır.

Peygamberimiz (S.A.S.), abdest alırken çok su kullanan Sa’d adlı sahabeye müdahale etmiş, akan bir ırmaktan abdest alsa bile israf yapılmaması gerektiğini bildirmiştir. (İbn Mâce) Dolayısıyla, bir malın ya da servetin veya her hangi bir şeyin bolluğu onu gereksiz yere kullanma hakkını vermiyor. Her hangi bir şeyin çokluğu israfa gerekçe olamaz.

Toplumsal kalkınmanın yolu üretimi artırmak kadar, tüketimi kısmak ve tasarruftan da geçiyor. Kalkınan ülkelerin çoğuna baktığımızda hep kendileri üretiyor, ama kendileri dışındakilere sürekli tükettiriyor. Bir Alman açık büfe kahvaltıyı Türkiye’ye tatile gelmedikçe yapmıyor. Ancak bizim insanımız elinden gelse her gün açık büfe kahvaltıya teşvik ettiriliyor. Bunu diğer tüm ürünler ya da durumlar içinde uyarlayabiliriz.

Dolayısıyla israf toplumun her kesimini (bireyden tutun devlete kadar) ilgilendirmektedir. Maalesef dinimizin birçok ayet ve hadislerle yasakladığı israf kavramı, kapitalizmin modern kavramları (küresellik, yemek için yaşa, bugün tüketmeyeceksen ne zaman tüketeceksin vb.) altında eriyip gitmiş ve üzülerek söylüyorum, en çok da Müslümanların yaptığı bir yanlış olarak dünyamızda yerini almıştır.

İşte burada şunu çok net bir şekilde belirlememiz gerekiyor. Kapitalist ekonomik düzenin ve kurallarının uygulayıcısı mı olacağız, yoksa dinimizin gereklerini yerine getirmek için Kapitalist ekonominin kurallarını geri planda mı tutacağız?

Bir Müslüman olarak, tabi ki dinimizin gereklerini yerine getirmek için Kapitalist ekonomi kurallarını geri planda tutacağız. Ancak her yerden sağanak yağmur gibi aşırı tüketim baskısının oluştuğu dünyamızda bir israfla mücadele bile edemeyecek kadar güçsüz kaldık. Ancak barajların suyu azalınca suyu dikkatli kullanacağımız aklımıza geliyor. Çünkü bize hayatın çoğu yerinde israfla planlı mücadele öğretilmedi. Sadece var olan değerlerle günü kurtaran bir toplum haline dönüştük.

Sonuç olarak israf; fert, aile ve toplum hayatında onarılmaz yaralar açar ve toplumsal bozulma ve çürümeye sebep olur. Toplumun sağlıklı bir yaşam seviyesini yakalaması için israfı önemsemeli ve önemsetmeliyiz. Bunu da ancak devlet ve vatandaşlar elele vererek planlı bir şekilde gerçekleştirebiliriz.

Unutmayalım ki israf etmeden de tüketebiliriz. İsrafın hayatımızda tamamen çıkması dileğiyle…

 

Fatih ŞAHBAZ

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

 

Author: Yönetici