Çamlıca | Şaban ÇETİN

“Çamlıca’nın en yüksek yerinde bir perinin

Işıktan heykelini nakşettim ufuklara…

O yeşil Çamlıca ki kat kat eteklerinin

Birini Boğaz öper, ötekini Marmara.”

Faruk Nafiz Çamlıbel/ Çamlıca’daki çınar

 

Önceki Pazar günü Çamlıca tepesine çıktım bir grup arkadaşla beraber. Belki de tepeyi ve tepeden İstanbul’u görmek hevesimin gittikçe azaldığından olsa gerek bir kaç senedir gelmemiştim. İlk defa 94 yılında gelmiştim Çamlıca’ya. Malum o zamana dek bu gibi mekânlara ortalama halktan kimselerin gidebilmesi pek kabil değildi. Bu gibi mekânlar seçkin kimselere hasredilmişti. Geçmiş zamanların seyrangâhı Çamlıca, çeşitli kitaplara, hikâyelere konu olmuş ve mekân teşkil etmiş Çamlıca, kitaplarda yazılanlardan çok şey kaybetmiş olmakla beraber “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” dediği gibi şairin, insanın muhayyilesini kanatlandıran bir zemin olma vasfını koruyordu her şeye rağmen. Tepeden temâşa ettiğiniz Tarihi Yarımada, Haliç, Beyoğlu, iki yakasında son bir gayretle direnmeye çalışan yeşili ile İstanbul Boğazı sizi alıp muhteşem bir mazi ile muhayyel bir geleceğin arasında bir sarkaçta salınır hale koyar. Kulaklarınıza Yesari Âsım’ın “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde / Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde” şeklinde terennüm eden hicaz şarkısını fısıldar ve yiten her neşenin bir gün yeniden avdet edeceğine dair bir arzu ve ümit ile başka âlemlere seyahat ederdiniz. İlk zamanlara mukayese ile bu hâlin sonraki her gittiğimde zeval bulmaya başladığını gördüm.

Son gittiğimde, doğrusunu söylemek gerekirse; Çamlıca tepesinden gözüme batan manzara beni o denli rahatsız etti ki nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Üsküdar’dan, Beylerbeyi’nden, Ümraniye’den; Çamlıca’nın dört bir yanından zirveye doğru hücum halinde olan müstevli beton yapılar, Çamlıca tepesinin son hayat emarelerini de ortadan kaldırmak için sabırsızlanıyordu adeta. Boğaz’ın iki yakasında belli belirsiz noktalar halinde ifnâsını ilânen görünen yeşillikler, Boğaz sırtlarında yükselen ucûbe gökdelenlerin, kule binaların tasallutundan muzdarip, Boğaz’ın serin/mavi sularına kendilerini atıp intihar etmek ister gibiydiler. Bir zamanlar dünyanın incisi olan İstanbul’u temâşa etmek üzere çıktığınız Çamlıca tepesi, nazar ettiğiniz her İstanbul semtinde mülevves bir beton, gözünüze budak gibi batıveren kibir kulelerinden başka bir şey sunmuyor neredeyse; Boğaz’ın mavi sularını hariç tutarsak eğer. Şükür ki sular üzerine kalıcı yapılar yapılamıyor da boğazı görebiliyoruz. Gerçi iki yanını istila eden betonu görerek akan Boğaz sularının ne kadar neşesiz aktığını anlamak zor değil, zira geçmişte olduğu gibi boğazın sularına çevresinden bin bir güzellik, bin bir nağme, bin türlü hikâye-i sevdâ aksetmiyor. Bizim gözlerimize batan kule binaların gölgesi de Boğazın nazlı sularına batıyor ve en az bizim kadar muazzep ediyor.

İşin asıl üzücü tarafı ise Çamlıca tepesinden bakınca gördüğünüz manzaranın çirkinleşme sürecinin, kendilerinin muhafazakâr; tarihine ve değerlerine bağlı insanlar olduğunu iddia eden kimselerin eliyle, durmak ve tashih olmak yerine bilakis ivme kazanmış olmasıdır. Çamlıca tepesinden İstanbul’un hem de İstanbul’u sözde sevenler eliyle İstanbul olmaktan çıkarıldığını görmenin hazin ruh hali içerisinde, bir kare resim almaya değer bir şey kalmamış olduğunu görerek ayrıldım. İçimde kimselerin farkına varmadığı bir hârelenme, bir sessiz isyan… !

 

Şaban ÇETİN

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.