Çanakkale Romantizmi Üzerine Bir Deneme | Şaban ÇETİN

Zihnimde nicedir kıvranıp duran düşünceler zaman zaman taşması mukadder bir bardaktaki su istidadı göstermekte ve dışarıya, yanlış anlaşılmaktan ürkek bir halde, hafifçe süzülmektedir. Çanakkale savaşları ve “zaferi” üzerine düşüncelerim de işte bu nevidendir. Derunumda bir sancı gibi kıvranıp duran düşünceleri, Fuzuli’nin meşhur “ Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil /Çektiğim alamı bir ben bir de Allah bilir” beyitini tahatturla yutkunuyorum çoğu kere. Ama sanırım şimdi bir nebze de olsa serdetmenin vaktidir.

Görkemli bir maziden kala kala elimizde kaybettiğimiz ihtişamın muhteşem avuntusu kaldığından, evveliyatını, hakiki safahatını ve ahirinde ortaya çıkan hadisâtı kavramadan, her bahar zafer nutuklarıyla sarhoş bir koca yüzyıl geçirdik millet olarak.

“Çanakkale geçilmez” diye beyhude nutuklar atıyoruz, daha Çanakkale’den İtilaf Devletleri geri döneli iki yıl ancak geçmişken, 1918 yılında Çanakkale Boğazı’nın geçilip İstanbul’un işgal edildiğini ve bu işgalin 1923 yılına kadar sürdüğünü unutarak… “ Bin atlının akınlarda dev gibi orduları yendiği” devirlerden elimizde sadece “Çocuklar gibi şen” olma hali kalmış olmalı ki, Çanakkale’de yaptığımız destansı direnişin sonrasında yaşanan büyük yıkımları, tarihin öznesi iken nesnesi haline geldiğimiz hakîkatini hiç nazar-ı dikkate almayarak, yüz yıldır, her yıl dönümünde, büyük bir romantizmle yüklü seremoniler eşliğinde, coştukça coşuyoruz.

Yâdetmek hususunda üstümüze yok maşallah; şiirler, kitaplar, sergiler, gösteriler birçok ehli ticarete yepyeni kazanç kapıları açmış durumda ama vakıadan alacağımız dersler ve elde edeceğimiz hakikat semeresi hanesinde korkarım ki kocaman bir sıfır yazıyor. Kimi rivayetlere göre iki yüz elli bini bulan şehit sayımız karşısında mersiyeler döktürmek, kendi kurtuluşumuza yönelik ecza damıtmak için okumaktan imtina ettiğimiz Kitap’ı, ebedi kurtuluşa mazhar olduklarına inandığımız şehitler için hatim etmek, zafer nutukları atmak ve meseleyi kazanca tahvil edecek hinliklere tevessül etmekten başka takınılacak bir tavır mümkün değil midir acep? Elbette iyi niyetli çabalar yok değil, ancak iyi niyet, meselenin hak ettiği hakikatli tavrı ortaya koymak için yeterli olmadığından, yapılan onca gösteri, gezi, tören vs. den ortaya içi boş, kocaman bir romantizm çıkabilmektedir ancak. Coşkun su köpüğü gibi demi geçtikten sonra ortada hiçbir şey kalmamaktadır.

O halde üzerinde asıl durulması gereken husus nedir? Ne olmuştur da düvel-i muazzama dediğimiz İtilaf Devletleri Çanakkale üzerinden İstanbul’a yönelmişlerdir. Onları bu denli insan kurdu haline gelecek derecede kudurtan nedir? “Hasta adam” ne diye İttifak Devletlerinin yanında, İtilaf Devletlerinin karşısında, kendinin olmayan bir savaşın içindedir? Neden bizim bayrağımızı taşıyan gemiler Rusya’nın Sivastopol’unu bombalamışlardır? Burası “içinde aynalı çarşı”sı olan Çanakkale’dir de komutanımız Liman Van Sanders’tir, neden? Müstekbirlerin aslında bizim son nefesimizi vermemizin ardından terekemizden alacakları pay üzerine kavgaya tutuşmuş olduklarını ne yazık ki anlamaktan çok uzağız. Onlar Çanakkale’yi geçememişler madem de, geçmek istediklerinde yapacaklarından eksik ne kalmıştır, düşünmeye değer değil midir?

Coğrafi keşifleri anlamadan, Sanayi Devrimi ve sonrasında istihsal vasıtaları için hammadde teminine yönelik sömürgeleştirme faaliyetlerini hakkıyla idrak etmeden, Çanakkale’yi ve orada verilen var olma/yok olma çizgisindeki büyük iman mücadelesini kavramak imkânı yoktur. Batı’nın üretim araçlarının, fabrika çarklarının sürekli işlemesi ve kârın sürekliliğini sağlamak üzere kapıldığı vahşi bir iştihadan başka bir şey olmayan terakki/ilerleme mitine “İslam mani-i terakki değildir” şeklinde geliştirdiği kompleksli savunması eşliğinde körü körüne dört elle sarılan Osmanlı entelijansiyasının trajik halini anlamadan meseleyi anlamak iddiası zaiddir.  Çanakkale’de topyekûn bir milletin “tek dişi kalmış canavar” gibi salyalarını yeryüzüne savuran Batı karşısındaki var olma mücadelesi, aslında yönetici ve aydın zümrenin daha en başından zihnen kaybettiği bir mücadeleyi milletin omuzlayarak direnme ve kazanma azmidir. Bu azim sonuç da vermiştir ancak yönetici ve aydın zümrenin zihinlerinde çok önceden yaşanan işgal fiziki işgali birkaç yıl gecikmelide olsa mukadder kılmıştır.

Hülasa, demek istediğim odur ki: tarihin hadisatını yâd ederek ruhi coşkunluklar yaşamak, romantik hazlarla kendimizden geçmek güzel de; bir bakmalı değil mi, Çanakkale’de düşmanın yarasını bile sarmaya teşne yüce gönüllülükten, tecavüz ettiği masumun kollarını keserek yakma sefâletine tenzil edişin sırrı nedir? Sahi Gelibolu’ya “Ufacık bir karaya” sarılmış “Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi” nin elimizden almaya geldiğini kendi ellerimizle onlara sunmuş olmayalım? Bunu anlarsak belki bu tenzilin sırrını da çözebiliriz.

 

Şaban ÇETİN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Author: Fatih
İsim: FATİH ŞAHBAZ Yaşadığı İl: İstanbul Yaşadığı İlçe: Üsküdar Meslek: T.Halk Bankası A.Ş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*