G.Ö.Ç = 30 YIL

Bu ay ki dosya konumuz GÖÇ. Bu kelime o kadar beni etkiler ki. Her harfi bende 10 yıla bedeldir. Nasıl olmasın ki? Benden parça parça, dolu dolu zaman geçiremediğim babamı aldı.

Ergenlik yıllarımda sırdaşım olacak olan kardeşlerimi aldı. Her şeyim olan ailemi parça parça benden aldı.

Eğer babanızla yaşamışsanız evlatlarınızla kuracağınız iletişim tarzınızın temelini atmış olursunuz. Onunla geçirdiğiniz kaliteli/kalitesiz günleriniz çocuk sahibi olduğunuzda önemli bir rol oynar. Yani rol modeliniz olur.

Henüz çok küçük yaşlarımda iken yoktu babam yanımda. Yılda ancak 20 gün görebilirdim. Bunun ilk haftası alışma evresi. İkinci haftası kısmi normalleşme. Son haftası ise burukluk kaplardı bütün her yanımı. Çünkü ayrılık zamanı yaklaşırdı.

Unuturdum. Aylar geçer bir mektupla heyecan doruklara ulaşırdı. Gizli gizli aileye gönderilen mektupları okurdum. Okuduktan sonrası hepinizin malumu…

Evet, sürekli göç veriyoruz. Ne için? Daha iyi bir yaşam için. Peki, sevdiklerinden ayrı bir yaşam nasıl daha iyi bir yaşam oluyordu?  Bunu hiç anlamış değilim.

Ama bunun bir anlamı vardı o çevrede. Çünkü herkes bir iddianın peşinde idi. “Dönüşü muhteşemlikler” beslerdi hayallerini. Bol para kazanıp bir ev yaptırıp bir arabayı da evin önüne çektin mi en güçlüsü sen olurdun. Bir ay boyunca bol bol para harcanıp havalar atılır, nispet edilir herkese. İzin biter çalıştığın diyarlara dönerdin. Yalnızlık ve özlem dolu hayatın içinde bulurdun kendini…

Bu denklemde bir sorun var. Bu insanlarımız ekmek davası dedikleri bir olguyla bu diyarlardan kaçıyorlar. Etrafımızdaki illere bakıyorum. Kayseri, Sivas, Çorum, Ankara. Gelişmiş şehirlerin ortasında yokluk, yoksunluk içinde olmanın bir açıklaması olmalı. Topraklarımız mı çok verimsiz? Sorgun’a 150 km, Boğazlıyan’a sınır olan Kayseri’nin toprakları Sorgun’dan çok mu verimli? Ankara başkent diyelim ve eleyelim. Ya Sivas, Çorum?

Burada (komplo teorisi olarak algılanmasın) bir sorun var. Birileri bu topraklarda yaşayan insanları oyalıyor mu? Başka şeylerle çok mu meşgul ediyor? Kendi topraklarına dönememenin sebeplerinin çok iyi araştırılması gerekir.

Bu ay ki konumuz olan “nüfus hareketleri” hakkındaki sonuçların yayınlandığı günlerde başka bir gerçek daha medyaya yansıdı. O da Türkiye’de yaşlanma ve ölüm yaşı ortalaması hakkında. Ne ilginçtir ki Türkiye’de 80 yaşın üzerinde yaşayan kişi sayısının en az olduğu şehir Yozgat. Nefesimizin ne zaman biteceğini bilemeyiz. Ama ölüm yaş ortalaması bu kadar net olan başka bir şehir yoksa bunda bir anlam vardır. Bu bize bir şeyler anlatıyor. O anlattığı şey de stres. Çünkü bir iddia ile çıkar babalarımız bu şehirden. Komşusundan aşağı olduğu zaman sanki bir namus meselesiymiş gibi hakir görülür. Komşusundan biraz fazla kazanan gelir, kazanamayan kalırdı uzak diyarlarda… Ve bu ruh hali insanı ne hale getirir siz düşünün.

Yaz tatillerinde, hastanelerde, şehir dışında veya yurt dışında çalışmış ve 60 yaşlarında olmasına rağmen çökmüş çok insanla tanıştım. Bu stresi hiçbir bünye kaldıramıyor.

Bu topraklar bizim. Hep bir kahraman beklentisi içine sokulduk. Ama nafile. Yıllardır gelmedi bu kahraman. Hepsinin ne kadar boş olduğu ortaya çıktı. Artık bu topraklar için siyasi hiçbir beklenti ve arka plan gözetmeden, son günlerin moda kavramıyla“akil adamlar” grubu oluşturulmalı. İyi bir araştırma ile sorunlarımız tespit edilmeli. Toprak verimliliğimiz incelenmeli. Hangi ürünlerin yetiştirilebileceği konusunda bilimsel destek alınmalı. Halk, topraklarına sahip çıkması konusunda bilinçlendirilmeli.  Devletin vermiş olduğu teşvikleri yatırıma yönlendirebilecek şekilde bilinçlendirilmeli.

Üretim merkezli bir politika geliştirerek, “Ben yerine Biz” diyebileceğimiz çalışmalara imza atmalıyız. Yaşadığımız toprakları üretir hale getirirsek eminim kimse terk etmez.

Ne kadar doğrudur bilemem ama ilginç bir Yozgat anekdotu vardır:

Demirel çalışma ofisine döner. Özel kaleminden programı alır. Kalemi; “sayın başbakanım iki kişi sizinle görüşmek isterler.” “Kim onlar?” diye sorar Demirel. “Yozgatlı Mehmet Efendi ile (sanırım) Edirneli Ali Efendi”. Demirel “Yozgatlı Mehmet Efendi’yi yanıma gönder. Edirneli Ali Efendi’ye de müsait olmadığımı söyle.”

Yozgatlı Mehmet Efendi’yi içeriye alır. Bir süre sonra görüşme biter.

Özel kalem müdürü merak eder ve sorar; “Efendim; Yozgatlı Mehmet Efendi’yi görüşmeye aldınız. Edirneli Ali Efendi ile neden görüşmediniz?”

Bizi çok iyi tanımlayan bir cevap verir Demirel: “Edirneli’yi gönderdim çünkü o şimdi yatırım için destek isteyecek, yer isteyecek, kredi isteyecek. Yozgatlıyı aldım. Çünkü o tayin için buradadır. Oğlu, kızı, damadı veya bir akrabası için kadro ister. En kolay halledilebilecek iş bunlar” der.

Alın size ibretlik bir tanım…

 

RECEP DAĞDEMİR

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Site varsayılanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.