Hastalığın Güzel Yüzü

Bir akşam üzeri 22:00 sularında toplantıda iken, telefonum uzun uzun çaldı. O telefonun hayatımın en acı görüşmesi, fakat sonucunun da o kadar rahmetli olacağını nerden bilebilirdim ki? Arayan kişi, benden bir yaş büyük olmasına rağmen hep “Hacı Murat” diyebildiğim kadar yakın bir abimdi. Uzun yıllar Arabistan’da çalışmış ve zekâsını da kullanarak İzmir’de hatırı sayılır bir mal varlığına sahip olmuştu. Telefondaki ses, çok üzüntülü bir ses tonuyla rahatsız olduğunu ve doktora gittiğini, röntgen filmlerini bir de benim arkadaşlarıma göstermemi rica ediyordu. “Tabii ki”, dedim ve hemen ertesi gün çok sevdiğim hem hocam ve hem de abim olan göğüs hastalıkları ana bilim dalı uzmanına gittim ve acı gerçekle orada karşılaştım.

Doktor, çok sevdiğim abime 9 aylık gibi bir ömür biçiyordu. “Ya abi, olur mu, daha yaşı kaç ki, bunun bir çaresi olmalı” desem de, hocamız ısrar ediyordu. Nedenini de eskiden asbest topraklarını badana için duvarlara sürmemize sonra o asbest toprağının akciğere yapışıp kanser olmasına bağlıyordu. Güneydoğu bölgesinde ona Çermik hastalığı da deniyormuş. Nasıl açıklardım, başka arkadaşlara da gittim ve belki ameliyat ile biraz yaşatılabileceğini söylediler.

Ertesi gün telefon açtım ve iyi bir uzman doktora görünmesini söyledim. Ve o zamanlar daha rahmetli olmayan Ali İhsan Tola abiye ulaşıp bitkisel tedaviye başlamasını da ek olarak ilettim. Aklım hep onda idi, yaklaşık bir ay sonra tekrar Hacı Murat beni aradı ve ne acı tesadüf ki kendisinden yaklaşık üç yaş büyük abisi Hayati abimizin de aynı hastalığa yakalandığını söylüyordu.

İnanması ne kadar güçtü Ya Rabbi! Nasıl bir imtihandı bu? Onun da tetkiklerini ve filmlerini istedim ve uzman arkadaşlara gösterdim ve ne acı tesadüf ki aynı hastalık olduğunu söylediler, hatta abinin ki daha da ileri gitmişti. Ameliyat olmasına bile gerek de görmemişti arkadaşlarım. Ve ona da iyi bir doktor ve acılarını dindirmek için bitkisel tedavileri önermekten başka bir seçeneğim yoktu.

Yaklaşık üç ay sonra her zaman heyecanla ve sevinçle gittiğim güzelim İzmir’e şimdi ise büyük bir üzüntü ile vardım. Allah’ım nasıl gidecektim ve ne yapacaktım, ölümün güzel ve rahmetli yüzünü mü görecektim? Yoksa ahlar, vahlar, şekvalar ve şikâyetler ile mi karşılaşacaktım bilemiyordum. Bu duygularla evlerine geldim; her şey normal görünüyordu. Akşam akrabalar da geldi ve sohbet koyulaştıkça koyulaştı, yatsı ezanı okunuyordu. Hayati abim: “hadi,  yatsıyı kılayım” dedi. Birden şok olmuştum, Hayati abimden bu kelimeyi duymak o kadar güzel bir şeydi ki, ben İzmir’e geldiğimde onu ancak kahvede görürdüm. Bir kahve alışkanlığı vardı ki oradan kaldırmak mümkün değildi. Ben imam oldum, iki hasta akrabamla birlikte namaza durduk. Ama ne duruş, düşünün arkanızda iki ağır hasta insan, en fazla bir yıl sonra, tıbbi bilgilere göre, dünyadan ahirete göç edeceğini biliyorsunuz. Okuduğum her ayeti sanki yaşıyorum, ağlayarak, hatta hıçkırarak namaz kıldırıyorum. Ağlamakta ıstırap yok ama müthiş bir sevinç, Allah’a tamamen teslim olma var. Eminim onlarda da ne güzel duygular var olduğunu hissediyorum, o namazdan aldığım tadı Kabe’yi görerek kıldığımın dışında bir yerde aldığımı da hatırlamıyorum.

Neyse, namaz bitti ve Hacı Murat: “hadi Kader bahsinden ders yapalım” dedi. İkinci şoku daha yaşıyordum, Hacı Murat bu zamana kadar hiç çağın tefsiri risalelerden falan bahsetmemişti. Ne oluyordu Allah’ım ne güzel şeylerdi bunlar. Dedim, “sen nerden biliyorsun risaleleri.” Dedi ki “ben Arabistan’da iken rahmetli Bekir Berk abi ile üç ay birlikte kaldım.” “Ya yıllardır bana neden hiç bahsetmedin, ne kadar şanslı bir insanmışsın” dedim.  “Bilmem” dedi ve ekledi: “Hastalandıktan sonra bu risaleler, bu dersler bana ayrı bir şifa, haz veriyor, ayrı bir dayanma gücü veriyor”. Ve kader bahsinden ders yaptık. Geç olmuştu, Hayati abi, “hadi bu gece bizde kal” dedi. Onu nasıl kırabilirdim, emir büyük yerdendi. Gece 1.30 ve yatıyoruz, sabah namazına seni uyandırırım birlikte camiye gideriz”. “Tabi abi” dedim. Sabah da 3.30’da kalkacağız. Hemen saatimi kurdum, 2 saat uykudan sonra nasıl kalkarım hesabını yapıyorken, uyumuşum ve 3.30’da Hayati abi başımın ucunda idi: “Hoca, kalk haydi camiye gidiyoruz”. Sabah namazını camide cemaatle kıldık, harika bir iki gün geçirmiştim, dünyanın faniliğini yaşıyordum; vedalaşmak o kadar zordu ki, çok hızlı vedalaşmam gerekti. Çünkü rahmetli babamdan kalma ağlama duygularım beni yalnız bırakmayacaktı, ama onlar görmemeli idi. Ve kaçarak adeta vedalaşıp ayrıldım.

Yazın sonu, sonbaharın sarı yapraklarını döktüğü günlerdeydi. İzmir’den Hayati abi aradı, Konya Mevlana’yı gezip sonra Sorgun’a uğrayacağını söyledi. Geldiler eski evlerini falan gezdirdim, arkadaşları ile vedalaştı ve uğurladım.

Aylardan Şubat, soğuğun tüm şiddeti iliklerime kadar sızmıştı. Telefonum çalıyor, sanki bir şeyler hissediyorum. Sonucunu bildiğim ama ne olur geciksin diye dua ettiğim gerçek. Hayati abinin vefat ettiğini söylüyordu. İlk uçağa atlıyorum, doğru İzmir. Defin işlemelerine yetişemiyorum, uçaktan iner inmez, şoföre doğru kabristana… “Ve beni yalnız bırakın diyorum,” elimde Cevşen. Gözlerimden yaşlar ile Yasin’imi ve dualarımı okuyorum ve yengemin yanına gidiyorum. Son anı merak ettiğim için yengeme ne oldu diyorum. Yengem anlatmaya başlıyor: “Cuma günü idi, ağır hasta hastanede yatıyor. Cuma namazı yaklaşıyor, diyor ki; “oğlumu çağır beni Cuma’ya götürsün”, biraz zaman geçiyor, “galiba gidemeyeceğim, kendisi gitsin” diyor, ve “gittikçe ağırlaştığını hissediyorum” diyor yengeme, elime Kuran’ı Kerim’i alıyorum, hatta bir akrabamız odaya giriyor, “ne oluyor” diyor, manzarayı görünce panikleyip korkuyor adeta odadan kaçıyor, ama ben sakinliğimi bozmadan “şehadet getir diyorum”. Ve o an Hayati abi gözlerini açıp “işte geldiler” diyor, “kim geldi diye soruyorum” diyor, yengem. Hayati abi: “ya işte kapıdalar; Hz Ali ile Hz Mevlana geldi,” diyor görmüyor musun” diyor. Ben de “gitmek istiyor musun?” diye soruyorum. “Tabii ki!” diyor ve Kelime-i Şehadet getirerek vefat etti diyor.

Allah’ım ne güzel bir ölüm. Ve abimin hayatı bir şerit gibi gözümün önünden geçiyor; acaba, diyorum bu güzel hastalık olmasa idi bu kadar güzel ölüm olur mu idi? Hacı Murat abim de aynı şekilde yaklaşık 6 ay sonra sabır ve şükür ile vefat ediyor. Allah rahmet eylesin.

Düşünüyorum; hiç ölüm güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber.

 

Prof. Dr. Hamdi TEMEL

 

 

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*