İnternet Devrimi ve (A)Sosyal Medya

Dünya’da bilgisayarın tarihi 1950’lere dayanıyor, günümüzde kullandığımız bilgisayarların geliştirilmesi ise 1970’lerden sonra başlıyor. Bilgisayarların kullanılmasıyla birlikte bilgisayarlar arasında bağlantı kurma ihtiyacı da kaçınılmaz olarak doğuyor. Bu alanda yapılan çalışmaların tarihi ise 1965’lere dayanıyor. Gerek bilgisayar gerekse ağ sistemleri üzerine yapılan çalışmalar hızlı bir gelişim göstermekle birlikte internetin dünya çapında ağ (world wide web) olarak kullanılmaya başlaması 1990’lardan sonra gerçekleşiyor.

Türkiye’de ilk internet ODTÜ’de 1993’de kullanılmaya başlıyor. Bunu diğer üniversiteler takip ediyor. İnternetin ülkemizde ticari kurumlar ve şahıslara ulaşması ise 1996 yılında mümkün hale geliyor. Yani tam olarak 20 yıl önce!

Dünya çapında ilk ağ tarayıcısı Internet Explorer 1995’de geliştirilirken; Microsoft, bu tarayıcı üzerinden kullanılabilen ilk ücretsiz e posta/e-mail sağlayıcısı Hotmail’i de aynı yıl kullanıcıların hizmetine sundu. Sosyal medyanın atası sayılabilecek Microsoft Messenger ise 1999 yılında devreye sokuldu. Daha dün gibi hatırladığımız bu gelişmeler, hayatımıza birer devrim niteliğinde girmiş oldu.

Geriye dönüp baktığımızda, bu son 20 yılda internet aracılığıyla insan yaşamının her alanında radikal değişim ve dönüşümlerin gerçekleştiği artık tartışma götürmez bir gerçek. Örneğin, 20 yıl önce sadece kütüphaneler aracılığıyla ulaşabildiğimiz birçok kaynağa bugün oturduğumuz yerden bir tuşla ulaşabilir hale geldik. Bilgiye ulaşmak artık zamana ve mekâna bağlı olmaktan çıktı. Dolaşımda olan bilgi miktarı aklımızın alamayacağı boyutlara ulaştı. Mobil teknolojilerin gelişmesiyle birlikte internet bugün ceplerimize kadar girmiş durumda. Dünyanın en ücra noktasındaki bir gelişmeden anında haberdar olmak mümkün hale geldi. Üstelik nerede yaşadığınız da önemli değil.

Birçok işlem artık dijital ve sanal ortamda yapılıyor. Haberleşmenin yanında; ticaret, alışveriş, bankacılık ve sosyalleşme gibi gündelik hayatımızın en temel faaliyetleri sanal ortamlarda gerçekleştiriliyor. Alışkanlıklarımız, toplumsal ve kültürel yaşantımız da teknolojik yeniliklerle doğru orantılı olarak hızla değişiyor. En şaşırtıcı olan da insanoğlunun bu hızlı değişime aynı hızda intibak ediyor oluşu!

Nüfus artarken sosyalleşme de fiziksel olmaktan ziyade sanallaşıyor. Zorunlu sosyalleşme alanlarımız olan okullar, işyerleri, toplu taşıma araçları vb. şimdilik varlığını devam ettirirken, her geçen gün daha çok insan evinden eğitim almaya ve çalışmaya başlıyor. Gelecekte ne olacağını kestiremiyoruz bile.

***

Sosyal medya diye bildiğimiz oluşumların en yaygınlarından olan ve Dünya üzerindeki milyarlarca üyesiyle internetin en çok ziyaret edilen 3 web sitesinden biri olan Facebook, bundan yalnızca 12 yıl önce 2004 yılında Amerikalı bir üniversite öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kuruldu. Üye sayısı 1,5 Milyar’ı aşan Facebook’un 2015 yılı son çeyreği itibariyle gelirleri 4,5 Milyar Dolar (USD), net karı ise 896 Milyon Dolar olmuş. Şirket değeri ise 306 Milyar Dolara çıkmış. 1998 yılında kurulan, Dünya’nın en çok kullanılan arama motoru Google’ın piyasa değeri ise 503 Milyar Dolar’a ulaşmış durumda. Bir başka ifadeyle sadece Facebook ve Google’ın toplam piyasa değeri (809 Milyar Dolar) Türkiye’nin yıllık milli gelirinden daha büyük! Bir başka açıdan bakarsak; bu rakam Türkiye’de borsada işlem gören şirketlerin toplam değerinin yaklaşık 4 katı! Sadece bu iki örnek bile internetin ve özellikle sosyal medyanın ne boyutta bir ekonomiye ve güce hükmettiğinin en açık ve çarpıcı göstergesi.

Meselenin sosyal boyutuna dönersek; sosyal medyanın bireysel kullanımının yanında, sosyal ağlar üzerinden sosyal cemaatler de oluşmuş durumda. Birbirinin yüzünü görmemiş binlerce, hatta milyonlarca insan ortak amaçlar çerçevesinde bir araya gelip örgütlenebiliyor.

Bu çağda savaşlar bile sanal ortama taşınmış durumda. Son yıllarda ülkemizde yaşamakta olduğumuz gelişmeler de bunun en açık örneği. Taraflar birbirlerini silahla değil, görüntüyle, ses kaydıyla vuruyor. Üstelik bu malzemeler, üzerinde rahatlıkla oynanabilir ve manipüle edilebilir olduğundan neyin doğru, neyin gerçek olduğunu anlamak sıradan vatandaş için imkânsız! Yoğun bir enformasyon bombardımanı altında büyük bir enformasyon kirliliği yaşamaktayız. Bu çağın en büyük olumsuzluklarından başlıcası da enformasyon kirliliğidir. Bunun neticesinde bilgiye olan güven de, insana olan güven de azalmış durumda. İnsanlar son derece kuşkucu hale geldi ve kimse kimseden emin değil. En mahrem ve en hassas bilgilerimiz her an çalınabilir, başkaları tarafından ele geçirilebilir ve bir başkasına satılabilir durumda. Telefon numaralarımız, e-mail adreslerimiz ve ev adreslerimiz iznimiz ve irademiz dışında tanımadığımız kişiler ve firmalar arasında pazarlama amaçlı paylaşılıyor. Bu bilgileri toplayan ve para karşılığı satan bilgi casusları türemiş durumda. Görünen o ki, sonuçlarını kestiremediğimiz dijital bir felakete doğru hızla sürükleniyoruz. Her geçen gün gerek kişiler, gerekse kurumlar olarak (korunması gereken bilgilerin niteliği, türü ve büyüklüğü açısından) bilgi depolama ve arşivleme aygıtları olarak bilgisayarları ve buna bağlı teknolojileri kullanmak zorunda kalırken aynı oranda da siber saldırı ve casusluk tehditleriyle yüz yüze kalmaktayız. Daha önceleri aklımızda/hafızamızda tuttuğumuz ya da yazarak kaydettiğimiz birçok bilgiyi (telefon numaraları vs.) artık telefonlarımızda, bilgisayarlarımızda tutuyoruz. Eskiden olduğu gibi zihinden ya da kâğıt kalemle hesap yapmıyor, hesap makinaları kullanıyoruz. Tüm bunlar zihin tembelliğine de sebep oluyor aslında.

Bir taraftan bu tehditlerle karşı karşıyayken, diğer yandan da enformatik cehalete maruz bırakılmış durumdayız. Bilginin bu derece yaygınlaşmasıyla birlikte paradoksal biçimde okuma tembelliğimiz de giderek artıyor. Çünkü bilgi, teknoloji sayesinde yazılı olmaktan ziyade görüntü ve ses yoluyla aktarılır hale geldi. Bunun yanında, ortamda dolaşan bilginin büyük kısmı anlamlı, kalıcı ve insanlığın faydasına hizmet eden bilgilerden ziyade daha çok haber, malumat vb. olarak tanımlayabileceğimiz kalıcı olmayan, günübirlik ve faydasız enformasyondan oluşuyor. Üstelik bu enformasyonun büyük kısmı bizim seçimimize bağlı olmadan, enformasyon kanalları aracılığıyla birçok farklı kanaldan bize empoze edilen manipülatif veri kalabalığından ibaret. Neyi, niye okuduğumuzun farkında bile değiliz çoğu zaman…

Sonuç olarak; insanoğlu kendi eliyle ürettiği teknolojinin – özellikle de iletişim teknolojisinin –  dönüştürücü gücü karşısında istese de direnemez bir noktaya geldi. İletişim teknolojisi korkunç denecek bir hızda gelişirken, kişiler arası iletişim de paradoksal bir şekilde azalıyor. Her birey kendisine kapalı devre bir dünya kurup bir diğeriyle her geçen gün daha az iletişime geçiyor ve daha az şey paylaşıyor. Bunun neticesinde birbirimizi daha zor anlar hale geldiğimiz muhakkak. Her geçen gün daha belirginleşen toplumsal kamplaşma ve kutuplaşmalar da bu durumun doğal bir sonucu olsa gerek.

 

Abdullah ALPAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*