İttihat Terakki ve Türkiye

“Avrupa Milletlerinin Ruhiyatı”, 1923 yılında, henüz Cumhuriyet ilan edilmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından yayımlanmıştı. Ne var ki harf devriminden sonra yavaş yavaş unutulan kitap, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası nesiller tarafından büsbütün hatırlanmaz olacaktır.

Acaba bu nisyan nereden kaynaklanmaktadır?

Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin yakın tarihi açısından önem arz etmektedir.

Alfred Feuillee’nin dâhil bulunduğu Fransa’daki “Solidarizm-Halkçılık (Tesanüdcülük)” akımı ve bu akımın Türkiye’ye etkileri bilinmeden Türkiye yakın tarihinin yeterince ve doğru olarak anlaşılması mümkün değildir.

1931 yılında Cumhuriyet Halk Partisi programında belirtilen, 1937 de Anayasa kapsamına alınan halkçılık, aslında Cumhuriyet’e Meşrutiyet’ten devretmiştir. Meşrutiyet dönemi halkçılığı ise Gökalp sosyolojisinin, daha kapsamlı bir deyişle Fransız Solidarist düşüncesinin bir ürünüdür[1]. Gökalp’in etkisinde kaldığı Durkeim, Solidarizmin en önemli temsilcilerindendi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Fransızcadan Üçüncü Cumhuriyet’in Radikal Parti’nin başındaki Leon Bourgeois’nin[2]yazdığı yazdığı Solidarite (Tesânüd-Dayanışma) adlı kitap ile birlikte Alfred Feuillee’nin kitabı da dâhil o dönemin fikir adamlarının birçok eser Türkçeye çevirtilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarının ilham kaynağı olan Fransız Üçüncü Cumhuriyeti ve ideolojisi Solidarizme biraz daha yakından bakalım:

Solidarizim-Tesanüdcülük-Halkçılık

Solidarizm, Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in (1870-1940), resmî ideolojisi olarak bilinir[3]. Üçüncü Cumhuriyet, 1870 yılında Prusya’ya yenilerek yıkılan imparatorluğun yerine adeta Fransız ihtilalini yeniden yaparak kurulmuştu. 1885’ten 1907’ye kadar çıkartılan yasalarla, basın özgürlüğü, ücretsiz ve zorunlu eğitim, dernek kurma özgürlüğü, laiklikve toplantı özgürlüğü gibi geniş halk kitlelerini doğrudan ilgilendiren temel konularda önemli adımlar atıldı.

Solidaristler, 19. yüzyılda kapitalizmin doğurduğu toplumsal sorunlara liberal ve sosyalist düşüncelerin tek başlarına tutarlı bir çözüm getiremedikleri kanaatindeydiler Liberalistlerin, “Laissez faire, laissez aller, laissez passer” yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler” şeklinde formüle ettikleri prensipleriyle adaleti bir kenara attıklarını düşünüyorlardı. Buna karşılık Sosyalistlerin kurmaya çalıştıkları sistemin de insanın özgürlüğünü bütünüyle yitirmesine yol açacağını ileri sürmekteydiler.

Bu eleştirileri doğrultusunda, bir üçüncü yol arayışına giren Solidaristler, Fransa’da Radikal Parti çevresinde etkinlik kazanmışlardı. Radikal partinin dayandığı iktisadi akımların ideolojisi ise 1896’dan sonra teşekkül etti. O zamana kadar partinin belirli bir iktisadi felsefesi yoktu. Bu tarihte radikal-sosyalizmin önemli şahıslarından L. Bourgeois’nin “Yeni Mecmua-Nouvelle Revue” de yazdığı yazılar solidarizm adıyla kitaplaştırıldı. Bu fikirler partinin iktisadi beyannamesi haline geldi[4].

Solidaristler, hür girişim ve mülkiyetin dokunulmazlığına gölge düşürmeden liberalizmle sosyalizm arası bir “orta yol” arayışındaydılar. Kısaca özetleyecek olursak; ekonomide devlet müdahaleciliğini öneren, sosyal mevzuatı gündemine alan, toplumsal yaşamda sınıf çatışmasının faydasız olduğuna inanan, çelişkiden arınmış, uzlaşma esasına dayalı organik dayanışmayı (tesânüd) benimseyen, laik eğitimi savunan bir ideoloji olarak tanımlanabilir.

Başta filozof bir politikacı olan eski başbakan Leon Bourgeois olmak üzere, Alexandre Millerand, Charles Seignobos, Ferdinand Buisson, Charles Gide, Paul Cauwes, Gustave Geffroy ve kitabımızın yazarı Alfred Fouillee gibi birçok ekonomist ve düşünür bu akımın önde gelenleridir.

Türkiye’de Solidarizm

Solidarizmin Türkiye’ye girişinde Emile Durkheim, Charles Gide[5], Paul Cauwes[6]gibi düşünürlerin yanında Alfred Fouillee’nin etkisi söz konusudur. Bu akım, özellikle 1908 sonrasında kapitalizm ve İngiliz emperyalizmden rahatsız olan aydınlar arasında yaygın şekilde taraftar bulmaya başlamıştır.

19. yüzyılın başında geleneksel Osmanlı yapısının bir seri operasyonla tasfiye edilmesi ve Tanzimat sonrası serbest ticaret adıyla kapitalizmin hâkim kılınmasının ülkeyi getirdiği yıkım ve sömürgeleşme, aydınlar arasında tepkiler doğurması ve alternatif arayışlara yöneltmesi normaldi. Çünkü, 1830’larda başlayan liberal politikalar, ülkenin sanayisini tüketmiş, halkı fakirleştirmiş; devlet maliyesini tamamen bağımlı hale getirmiştir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Rusya ile savaşa sürüklenmesi, iç karışıklıkların tahrik edilmesi de İngilizlerin başını çektiği emperyalist politikalara karşıtlığı artırmıştı.

Bu açıdan bakacak olursak; 1908 İhtilalini gerçekleştiren İttihat Terakki Cemiyeti’nin üst kadroların bir kısmı, Ziya Gökalp’in fikri liderliğini yaptığı Solidarist-Tesânüdcüler bu grubu oluşturuyorlardı. Alman Sosyal Demokratları taraftarları da bu gruba yakın olmasına karşılık Cavid Bey ve Emanuel Carasu gibi libaralist-kapitalistlerin başı çektiği grup ise karşıt fikirlere sahip kesimdi.

Milli Mücadeleyi başlatan ve Cumhuriyeti kuran kadrolar, anti kapitalistti, fakat o tarihlerde liderliğini Rusya’nın yaptığı sosyalizm yerine Fransız Solidarizmini benimsemişlerdi. Nitekim Mustafa Kemal’in 18 Eylül 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisinde okuduğu “Halkçılık Beyannamesi”, bunun açıkça ilanıdır[7]:

“Emperyalist devletlerin, devlet ve milletimizin hayatına açıkça kastetmeleri neticesinde meşru müdafaa için toplanan Türkiya Büyük Millet Meclisi, şimdiye kadar muhtelif vesilelerle açıkça ve zımnen ilan ettiği maksat ve mesleğini bir kere daha cihana arz için bu beyannameyi yayımlamaya lüzum görmüştür.

Türkiya Büyük Millet Meclisi, millî sınırlar dâhilinde hayat ve bağımsızlığı temin ve hilâfet ve saltanat makamını kurtarmak ahdiyle teşekkül etmiştir. Dolayısıyla hayat ve bağımsızlığını yegâne ve mukaddes emel bildiği Türkiya halkını emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak, irade ve hâkimiyetinin sahibi kılmakla gayesine ulaşacağı kanaatindedir.

Türkiya Büyük Millet Meclisi, milletin hayat ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzlerine karşı müdafaa ve bu maksada aykırı hareket edenleri cezalandırma azmiyle kurulmuş bir orduya sahiptir. Emir ve kumanda salahiyeti Büyük Millet Meclisi’nin manevî şahsiyetindedir.

Türkiya Büyük Millet Meclisi, halkın öteden beri maruz bulunduğu sefalet sebeplerini, yeni vasıtalar ve teşkilât ile kaldırarak yerine refah ve saadet ikame etmeyi başlıca hedefi sayar. Dolayısıyla toprak, maarif, adliye, maliye, iktisat ve vakıflar işlerinde ve diğer meselelerde içtimâî kardeşlik ve yardımlaşmayı hâkim kılarak, halkın ihtiyaçlarına göre yenilikleri ve tesisleri vücuda getirmeye çalışacaktır. Ve bunun için de siyasî ve içtimai ilkelerini milletin ruhundan almak ve tatbikatta milletin itiyat ve ananelerini gözetmek fikrindedir.

Dolayısıyla Türkiya Büyük Millet Meclisi, memleketin idarî, iktisadî, içtimaî, bütün ihtiyaçlarıyla alâkalı hükümleri peyderpey incelemeye ve kanun şeklinde tatbik mevkiine koymaya başlamıştır. Ve minallahü’t-tevfîk.” (18 Kasım 1920)

Beyanname, 18 Teşrinisani 1336 (18 Kasım 1920 ) tarihinde mecliste oy birliğiyle kabul edildi. Programın ikinci bölümü, 20 Ocak 1921’de ilk Anayasa olarak benimsendi.

Görüldüğü gibi, Meşrutiyet döneminin siyasî fikirleri, millî hakimiyet kavramıyla da bütünleşerek yeniden ortaya çıkmıştı. Mücadele edilecek olan düşman, emperyalizm-kapitalizm olarak tanımlanmaktaydı.

Millî Mücadele’nin kazanılıp Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, Meşrutiyet döneminin siyasî görüş farklılıkları ve İttihat Terakki’nin bünyesindeki farklı akımlar da yeniden su yüzüne çıkmaya başladı. Bu konuda yine en büyük farklılık ve çatışma, liberal-kapitalist çizginin temsilcileri ile solidaristler arasında yaşanacaktı.

Ancak bu mücadele, Cavit Bey ve Doktor Nazım’ın bertaraf edilmeleriyle kapitalistlerin aleyhine sonuçlandı. 1926’da Atatürk’e suikast ve Ankara yargılamaları sonucunda Cavit Bey ve Doktor Nazım’ın idam edildiler. Böylece Talat Paşa, Bahattin Manastırlı ve Emanel Carassu gibi Selanik’te Macedonia Risota Locası üyeliğinden gelen İttihatçıların iki önemli temsilcisi daha tasfiye edilmiş oluyordu.

Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyetçi kadroların Fransa’daki Üçüncü Cumhuriyet hareketinden etkilenmesi, sadece Fransız Radikal Partisi ve onun ideolojisi solidarizme olan fikrî sempatiden kaynaklanmıyordu. Milli Mücadele ve tarihsel süreç itibariyle de büyük benzerlikler söz konusuydu. Zira Fransa’da Üçüncü Cumhuriyetin kuruluşu, yabancı işgaline karşı parlamenter bir halk hareketi olarak başlamış ve imparatorluğun yerine cumhuriyet kurulmuştu[8]. Devam eden süreçte de Üçüncü Cumhuriyet Fransası İttihatçıların ve Kemalist kadroların Batı’daki referans noktalarını oluşturmuştur”[9].

Üçüncü Cumhuriyet’in Sonu

1940’ta Fransa’nın Almanya tarafından işgaliyle Solidarizmin siyasi temsilcisi konumunda olan Fransa’da 3. Cumhuriyet yıkıldı. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan “yeni dünya düzeni” iki eksenliydi. Bir tarafta Liberal-Kapitalist dünyanın başını çektiği ABD, diğer tarafta Sosyalizmin siyasi temsilcisi SSCB…

Kapitalizm-Sosyalizm çelişkisine karşı üçüncü yollardan birisi olan Solidarizmin siyasi desteği ve güçlü bir temsilcisi kalmamıştı. Böylece tarihsel deneyimlerine daha yakın durması itibariyle Türkiye’de sempati ve taraftarı varken artık etkinliğini kaybedecektir.

Bu gelişmenin Türkiye’deki en belirgin yansıması, 1950’de İttihat Terakki’nin Liberalist-Kapitalist kanadından olan Celal Bayar’ın önderliğinde kurulan Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi oldu. Nitekim Celal Bayar’ın ilk icraatlarından birisinin, uzun süre yeri gizli tutulan Cavid Bey’in mezarının Cebeci Asri Mezarlığı’na taşıtması bu açıdan ilginçtir.

Bu süreç, aynı zamanda İslâmî bir tabir olan ve tarih boyunca “Batı-Emperyalizm” ile mücadelenin simgesi “gazi” unvanının artık bütünüyle unutturulacağı bir dönemdir. Gazi unvanıyla anılan “Mustafa Kemal” ismi yerini artık bütünüyle “Atatürk” ve “Atatürkçülük” tabirine bırakmıştır. Atatürkçülük ise yeni bir yorumla yeni bir ideoloji olarak sunulmaya başlayacaktır. Ama aslında olanlar, Türkiye’nin Abdülhamid öncesindeki Tanzimat Dönemi siyasetine geri döndürülmesidir. Ülke, Anglo-Saksonların başını çektiği liberal-kapitalist dünyaya eklemlenme sürecine sokulmuştur. Türkiye’ye biçilen yeni görev, kapitalist sisteme “çevre ülke” olmaktır.

Artık emperyalizmle mücadelenin resmen ifadesi söz konusu değildir. Bu söylem, kurulan yeni dünya sisteminde alternatif olarak sunulan “sosyalistlere tahsislidir. Diğer taraftan Batının adeta kutsandığı ve idealize edildiği bir döneme girilmiştir. Bu değişim öylesine güçlü ve kökten olmuştur ki, Türkiye’de hem iktidar ve hem bütün muhalefet birbirlerine zıt gibi görünseler de, bu noktada müttefiktirler. Bu çerçevedeki asıl garabet; dünyadaki güç odaklarının belirlediği yeni farklı akımlara kapılanların çoğunun, uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde “Atatürkçülük” kavramı üzerinden kendi düşüncelerini ifade etmeye çalışmalarıdır[10].

Avrupa Milletlerinin Psikolojisi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya sistem neticesinde Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet sona ermiş, bununla beraber solidarizm ve benzeri söylemler de gözden düşmüştü.

Fouillee’nin kitabının tekrar yayımlanmamasının arkasında yatan sebepleri, yukarıda belirttiğimiz gelişmelerle bağlantılı görmek yanlış olmayacaktır. Oysa, Türkiye’nin yakın ilişki içinde olduğu Avrupa’yı yakından ve derinden tanıması için benzeri çalışmaları sonuna kadar değerlendirmesi gerekirdi.

Özellikle Kapitalizmin ve Avrupa’nın yeniden ekonomik krize girdiği bu dönem, halkımızın Batı karşısında sokulmuş olduğu sarhoşluk halinden çıkmasına belki bir fırsat olacaktır. Bu sebeple, Avrupa’yı daha gerçekçi ve komplekse düşmeden tanımak isteyenler için ihtiyaç olacağını düşünerek “Avrupa Milletlerinin Psikolojisi” yeniden yayıma hazırlanmıştır. (A. Fouillee, Avrupa Milletlerinin Karakter ve Psikolojileri, yayınlayan Orhan Sakin-Adnan Yıldız, İStanbul 2012, s. 10-20)

 

Orhan SAKİN

(orhansakin.blogcu.com adlı siteden alınmıştır)



[1]Türkiye’de Solidarizm konusunda Zafer Toprak’ın şu iki makalesinden geniş oranda yararlanılmıştır: “II. Meşrutiyet’teSolidarist Düşünce: Halkçılık”, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı: 1, Bahar 1977, s. 92-123;”Osmanlı Devleti’nde Uluslaşmanın Toplumsal Boyutu: Solidarizm”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt II (1985)

[2]Leon Bourgeois (1851-1925): Fransız siyasetçi ve düşünürü. 1895-1896 yıllarıarasında başbakanlık yaptı. 1902-1905 yılları arasında Meclis Başkanı oldu.

[3]Bu konuda geniş bilgi için bkz. Z. Fahri Fındıkoğlu, “Hakimiyet ve Hürriyet Prensipleri Karşısında Siyasî Fırkalar”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 21, sayı 1-4, 1957, s. 3-20; İlhan Arsel, “Üçüncü Fransız Cumhuriyetinde Senato”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 11, 1954, sayı 1-2, s. 97-144.

[4]Z. F. Fındıkoğlu, a.g.m, s. 7.

[5]Charles Gide (1847-1932): Fransız ekonomist ve iktisat tarihçisi. Gide’in “İktisadi Mezhepler Tarihi” isimli kitabı 1927 tarihinde Cumhuriyetin ilk yıllarında uzun süre Dahiliye Vekilliği yapmış olan Şükrü Kaya tarafından Türkçeye çevrilmişti.

[6]Paul Cauwes (1843-1917): Fransız iktisatçı ve düşünür. Cauwes, Durkheim aracılığıyla Ziya Gökalp üzerinde etkili olmuştur. Cauwes’in liberal siyasal iktisadı eleştiren ve “ulusal ekonomi”yi savunan görüşleri Gökalp’i Durkheim’ın düşünceleri kadar etkilemiştir (Bkz. Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İstanbul 1993, s. 86.

[7]Burada metin çok az sadeleştirilerek verilmiştir. Beyannamenin asıl metni için bkz. T. B. M. M Zabıt Ceridesi, Doksandokuzuncu İctima, 18.XI.1336, c.1, s.414-415

[8]Sedan mağlubiyetiyle, İkinci İmparatorluk, Fransa’yı çok kötü şartlara sürüklemişti. Hezimetten iki gün sonra, 4 Eylül 1870 tarihinde, “Müdafaa-i Milliye Hükümeti” kuruldu Bu geçici hükümet, ülkeyi Şubat 1871 tarihine kadar iyi, kötü idare etmiş ve bu tarihte halk tarafından seçilen millî bir meclise yetkilerini devretmişti. Ayrıntılı bilgi için bkz. İlhan Arsel, “Üçüncü Fransız Cumhuriyetinde Senato”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt. 11, 1954, sayı 1-2, s. 97-144.

[9]Zafer Toprak, “Radikal Sosyalist ‘Enternasyonal’ ve Cumhuriyet Halk Fırkası 1927 Kongresi”, Toplumsal Tarih, sayı 106, Ekim 2002, s. 44. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin pozitivist hukuk anlayışının da Üçüncü Cumhuriyet’in solidarist fikirlerin ürünüdür ve Fransız hukukçu Leon Duquit’in düşüncelerine dayandığı öne sürülmektedir. (Bkz. Zafer Toprak, Taraf gazetesi, 10/11/2008)

[10]Öyle ki Atatürk’ün partisi olduğunu söyleyen siyasal parti temsilcilerinin Alman sosyal demokrasisini Atatürkçülük olarak sunmaya çalıştıklarını görmekteyiz.

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.