Kitap İncelemesi: “Ulusların Düşüşü/Daren Acemoğlu-James A. Robinson”

SDK olarak 10 yılı aşkın süredir düzenli olarak aylık dosya çalışmaları yapıyor ve yayınlıyoruz. Bugüne kadar dosya konularımız çoğunlukla Yozgat’lı yazar, şair ve sanatçıların eserleri ile Yozgat’ın sosyal, kültürel, tarihi ve ekonomik boyutları ile ilgili konuları kapsamaktaydı. 2021 yılı itibariyle aylık çalışmalarımızın kapsamını genişletmeye karar verdik. Yozgat’a ilave olarak ülke ve dünya gündemine ilişkin önemli konuları ve değer atfedilen eserleri de incelemeye başlıyoruz.

Bu kapsamdaki ilk dosyamızda dünya çapında ses getiren bir eseri inceliyorum. Eserin ismi “Ulusların Düşüşü: Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri”. Yazarları Daren Acemoğlu ve James A. Robinson. 20/03/2012 yılında yayınlandı ve 496 sayfadan oluşuyor.

Ulusların Düşüşü; tarih boyunca ulusların, özellikle de birbirine benzeyen ulusların ekonomik ve politik gelişmeleri arasında neden büyük farklılıklar olduğuna dair bir tartışma yürütüyor. Yazarlar kısaca “Neden bazı ülkeler zenginken bazıları yoksuldur?” şeklinde bir soru ortaya atıp, köleci toplumlar, feodalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve sosyalizm uygulamaları arasında ilginç ve çok öğretici bir yolculuğa çıkıyorlar.

Eserde; “Neden haberlere baktığımızda milyonlarca insan açlık, sefalet, hastalık ve savaş ile mücadele ederken, bir o kadar insanın da edindiği yatlar, katlar, bilimde eğitimde açtıkları çığır, fazla yemek yemekten aldıkları kilolar ile ilgili haberler görüyoruz? Nasıl oluyor da aynı evrende aynı havayı soluyan bu kadar çok insan bu kadar farklı yaşamlar sürebiliyor?

Neden bazı ülkeler zengin, diğerleri fakir? Neden bir tarafta sağlık, bolluk varken beri yanda açlık ve hastalık kol geziyor?

Sanayi Devrimi, neden Moldovya’da değil de İngiltere’de başladı?

Toplumların elitleri ile en alttakiler arasında değişen ve değişmeyen ilişki biçimleri hangileridir?” gibi sorulara anlamlı, kuramsal bir cevap vermeye çalışıyor.

Bunu yaparken farklı ülkelerin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerini tarihsel süreç içerisinde analiz ediyorlar ve sorularına ilişkin şu şekilde bir kuram geliştiriyorlar: Tarihsel süreç içerisinde “kapsayıcı siyasal ve ekonomik kurumları” oluşturabilen ülkeler bugünkü kalkınmışlık seviyelerine ulaşabilirken; “sömürücü siyasal ve ekonomik kurumlar” (toplumun belli bir kesiminin çıkarları içn başka bir kesimin gelir ve zenginliğini sömürdükleri için sömürücü kurumlar deniyor.) oluşturanlar geri kalmışlığa mahkum olmuşlardır ve bu kurumların bu şekilde kalmaya devam etmeleri durumunda gelişmeleri de mümkün görünmemektedir.

Ekonomik başarının temelinde insanların oluşturduğu politik ve ekonomik kurumların yer aldığını kesin olarak ortaya koyan bu çalışma, on beş yıllık araştırma sonucunda geliştirdikleri politik ekonomi teorisidir.

Şimdi, kitapta detaylı şekilde analiz edilen hususlara ilişkin bazı özetlemeler yaptıktan sonra ben de konuya ilişkin değerlendirmelerimi son kısımda yapacağım.

  • Neden Mısır, ABD’ye kıyasla bu denli yoksuldur? Mısır’ı daha müreffeh bir ülke olmaktan alıkoyan nedir? Mısır’ın yoksulluğu kalıcı mıdır yoksa ortadan kaldırılabilir mi? Mısırlılara göre geri kalmışlıklarının başlıca nedenleri arasında etkisiz ve yozlaşmış bir devlet; yetenek, hırs, beceri ve eğitimleririni kullanamadıkları bir toplum yer alıyor. Karşılaştıkları tüm ekonomik engeller, siyasal gücün küçük bir elit tarafından tekelleştirilip, tatbik edilmesinden kaynaklanıyor. Mısır gibi bir ülkenin neden fakir olduğu konusunda akıl yürüten akademisyen ve yorumcuların çoğu, bütünüyle farklı etkenleri öne çıkarıyorlar. Bazıları ülkenin büyük kısmının çöl olmasından, yeterli miktarda yağış almamasından, toprak ve iklimin verimli tarıma izin vermemesinden ötürü, Mısır’ın yoksulluğunu, öncelikle coğrafyanın belirlediğini öne sürüyor. Diğerleri ise güya ekonomik gelişme ve zenginliğe uygun olmayan kültürel özelliklere işaret ediyor. İktisatçılar ve siyaset uzmanları arasında yaygın olan üçüncü bir yaklaşım ise Mısırlı yöneticilerin ülkelerini refaha kavuşturmak için ne yapılması gerektiğini bilmedikleri ve geçmişte yanlış politikalar ve stratejiler izledikleri görüşüne dayanıyor. Aslında Mısır, halkın büyük çoğunluğunu hiçe sayarak toplumu kendi çıkarları için örgütleyen küçük bir elit tarafından idare edilmiş olduğu için fakirdir. Siyasal güç dar bir çevrede toplandı ve eski devlet başkanı Mübarek’in 70 milyar dolarlık serveti örneğinde olduğu gibi, bu güç ona sahip olanlara büyük bir servet kazandırmak için kullanıldı. Kaybeden ise, bu gerçeği çok iyi anlayan Mısır halkı oldu.
  • İngiltere, 18.yy ikinci yarısında yaşanan büyük teknolojik gelişmelerin endüstriye yansımasıyla kalkınmaya başladı. Ardından Batı Avrupa ülkeleri ve ABD sanayileşti. Refah, hızla İngiliz kolonilerine yani Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya da yayıldı. Bu ülkelere ek olarak günümüzün en zengin 30 ülkesi arasına Japonya, Singapur ve Güney Kore eklendi. Yakın zamanda yaşadıkları hızlı büyümeyle Doğu Asya ülkeleri, Tayvan ve Çin de aralarına katıldı. Bu listedekilerin kişi başı yıllık geliri ortalama $20.000 düzeyindedir. En fakir ülkelerde ise kişi başı yıllık gelir $2.000 seviyesindedir. Bunların neredeyse tamamı Sahra-altı Afrika’dadır; Afganistan, Haiti, Nepal, Kamboçya, Laos da yoksulluğun pençesindedir. Latin Amerika ülkeleri Şili, Arjantin, Brezilya, Meksika, Uruguay ve petrol fiyatına bağlı olarak Venezuela, rdından Kolombiya, Ekvator ve Peru, Bolivya, Guatemala, Paraguay ve Orta Doğu’da da benzer bir kalıp görülür.
  • Birinci sanayi devrimi başladığında batı Avrupa ile Hindistan, Afrika ve Çin arasındaki kişi başı milli gelir açığı %30 civarındaydı. 1870’de en zengin ülkelerin kişi başı geliri en yoksul ülkelerin 11 katıydı, 1995 te 50 kata yükseldi, şimdilerde daha da fazla. Ülkeler arasındaki eşitsizlik olgusu son iki yüzyılda gelişti. Eşitsizlik 18. yy sonundaki Sanayi Devrimi’ni takiben ortaya çıktı. Bunun öncesinde ülkeler arasındaki refah farkı daha azdı. Uzun vadede devamlılık gösteren bu kalıplar değişmez veya değiştirilemez diye bir kural yoktur. Önemli öncelik zenginle fakir ülkeler arasındaki büyük farkların nasıl oluştuğunu anlamaktır.
  • Dünyadaki eşitsizliğin nedeni olarak en çok kabul gören teori coğrafi farklılıklara dayanır. Ilıman iklim kuşağındaki ülkeler zengin; Afrika, Orta Amerika, Güney Asya gibi tropiklerdekiler fakirdir yönündeki genel kanı, ilk bakışta doğruymuş gibi görünse de özünde yanlıştır. Fransız filozof Montesquieu fakirliği açıklarken, sıcak ülkelerde yaşayan insanların tembelliğe meyilli olduğunu ve bu yüzden despotlarca yönetilmeye yatkın olduklarını ileri sürerek, hem ekonomik hem de politik başarısızlığın nedenini coğrafyaya bağlamıştır. Oysaki ne iklim ne hastalıklar ne de coğrafi herhangi başka bir özellik dünyadaki eşitsizliği açıklamaya yetmez. Mesela son dönemlerde hızla gelişen Singapur, Malezya ve Botsvana bu varsayımla çelişmektedir. Geçmişte tropiklerde (şu anda Meksika, Orta Amerika, Peru ve Bolivya’yı içine alan topraklarda) kurulmuş olan, Aztek ve İnka uygarlıkları çok zengin ve gelişmişti. Daha ılıman iklimlerde (kuzeyde bugünkü ABD, Kanada; güneyde Arjantin ve Şili bölgesinde) yaşayanlarsa taş devri düzeyindeydi. Hastalık yoksulluğun sonucudur. Beceriksiz veya isteksiz hükümetlerin gereken kamu sağlığı önlemlerini alamamasındandır. Ayrıca fakirliğin nedeni, toprakların tarıma elverişsiz oluşundan çok toprak sahipliği yapısının ve çiftçilere yönelik teşviklerinin sonucudur. Coğrafi etkenler, Japonya ve Çin gibi birçok ülkenin niye uzun süren durgun dönemlerden sonra atağa geçtiğini de açıklayamaz.
  • Zenginliği kültürle ilişkilendiren hipotez, Batı Avrupa’nın modern sanayi toplumuna dönüşmesinin özünde Reform ve Protestan ahlakının olduğunu ileri süren Alman sosyolog Max Weber’in teorisine dayanır. Ancak, Protestan ahlakının ya da Hristiyanlık dininin son zamanlarda Doğu Asya’nın yakaladığı başarıyla hiç ilgisi yoktur. Bir ara Çin kültürü ve Konfüçyüs öğretilerinin ekonomik gelişmeye müsait olmadığını düşünenler vardı. Şimdiyse Çinli çalışma ahlakı Çin, Hong Kong ve Singapur’daki büyümenin motoru olarak gösterilmekte. Ya da Afrikalıların çalışma ahlakından yoksun; Latin Amerikalıların mañana (çıkmaz ayın son çarşambası) zihniyetine sahip oldukları için asla fakirlikten kurtulamayacaklarını zannedenler bile var. Kültür teorisini savunanlar, Orta Doğu’yu örnek vererek İslam ülkelerinin gelişemediklerini iddia eder. Suriye ve Mısır gibi ülkeler fakirdir ama petrol zengini Arabistan veya Kuveyt de modern ekonomiler geliştirememiştir. Eskiden Osmanlı himayesinde olması Orta Doğu’nun gelişimini olumsuz etkilemiştir ancak Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra İngiliz ve Fransız egemenliğine girince Orta Doğu’nun gelişimi yine engellenmiştir. Orta Doğu ülkeleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürge zihniyetinde devam etmiş, hiyerarşik ve otoriter siyasi rejimlerle yönetildiğinden ekonomik başarıyı sağlayabilecek kurumlar oluşturamamıştır. Demek ki Orta Doğu’nun ekonomik çizgisinin belirlenmesinde kültürel etkenlerden çok tarihsel olayların rolü var.
  • Ekonomistler arasında ve Batılı siyaset çevrelerinde epeyce popüler olan cahillik hipotezi ise; liderlerinin fakir ülkeleri zenginleştirmeyi bilmediğini ileri sürer. Temeli klasik refah ekonomisi kuramına dayanır. Cahillik hipotezi, fakir ülkelerin yanlış politikalar ve hatalı ekonomik tavsiyeler nedeniyle piyasadaki yetersizlikleri düzeltemediklerini varsayar. Bu teori ne refahın kökenlerini ne de düzenin işleyişini açıklamaz. Kendilerini yoksulluğa mahkum eden kalıplaşmış kurumlardan kurtulup ekonomik büyüme yoluna girmeyi beceren ülkelerdeki değişim, liderleri bir anda aydınlandığı için ya da artık kendi menfaatlerini daha az düşündükleri için olmaz. Ekonomik gelişmeyi politikalar ve bunların altındaki kurumlar belirler.
  • 500 yıl önce Aztek devletinin bulunduğu Meksika, kuzeydeki toplumlardan çok daha zengindi. ABD, 19. asırda Meksika’yı solladı. Kore’nin iki tarafı ise II. Dünya Savaşı’ndan sonra, bölünmeden önce sosyal, kültürel ve ekonomik olarak birbirinden hiç de farklı değildi. Aynı şekilde etrafımızda gözlemlediğimiz ekonomik farklar son iki asırda meydana geldi. Peki böyle olmak zorunda mıydı? Bu süreçte Batı Avrupa, ABD ve Japonya’nın Sahra-altı Afrika, Latin Amerika ve Çin’den çok daha zengin oluşunu belirleyen nedenler tarihsel, coğrafi, kültürel veya etnik mi? Endüstri Devriminin 18.yy İngiltere’sinde başlaması, ardından Batı Avrupa ve sömürgelerine yani Amerika ve Avustralya’ya yayılışı kaçınılmaz mıydı?

Kitapta öne sürülen teorinin özünde kapsayıcı ekonomik ve politik kurumlar ile refah arasındaki bağlantı yer alır. Mülkiyet haklarını güçlendiren, eşit şartlar sağlayan, yeni teknolojilere yatırımı ve becerileri özendiren kapsayıcı ekonomik kurumlar, ekonomik büyüme yaratmaya elverişlidir. Oysa dışlayıcı (sömürücü) ekonomik kurumlar, çoğunluğun sahip olduğu kaynakların belirli kişi veya küçük gruplar tarafından sömürülmesine dayanır. Bu kurumlar mülkiyet haklarını korumaktan ve ekonomik faaliyeti özendirmekten acizdir.

Kapsayıcı ekonomik kurumlar, kapsayıcı politik kurumlarca desteklenir ve bunlar birbirlerini desteklerler. Kapsayıcı politik kurumlar da siyasi gücü çoğulcu bir yaklaşımla topluma geniş biçimde dağıtır. Kanun ve düzenin sağlanması, mülkiyet haklarının güvence altına alınması ve kapsayıcı piyasa ekonomisi adına belli oranda siyasi merkezileşme sağlama gücüne sahiptir. Benzer şekilde dışlayıcı ekonomik kurumlar da dışlayıcı politik kurumlarla ilintilidir. Siyasi gücü elinde tutan küçük bir grubun ekonomik kurumları ve kaynakları kendi çıkarına kullandığı düzeni devam ettirebilmesini sağlayan dışlayıcı politik kurumlardır. Bu dışlayıcı kurumların yönetimindeki büyüme ve gelişme asla sürdürülebilir olamaz. Çünkü sürdürülebilir ekonomik büyüme inovasyon gerektirir. İnovasyon da ekonomik alanda eskinin yerine yeniyi koyan ve siyasetteki yerleşik güç ilişkilerinin istikrarını bozan ‘yaratıcı yıkım’dan ayrıştırılamaz. Dışlayıcı kurumlara hakim olan elit kesim, yaratıcı yıkımdan korktuğu için buna direnecek ve böylesi bir yönetim altında herhangi bir gelişme kısa ömürlü olacaktır. Ayrıca dışlayıcı kurumlara hakim olanların toplumun zararına kendilerine büyük çıkar sağlaması, siyasi güce sahip olma isteğini de beraberinde getirdiğinden iktidar kavgaları bitmek bilmez. Sonuçta bu tip kurumların yönetimindeki toplumlar siyasi istikrarsızlığa sürüklenir. Dolayısıyla ekonomik ilerleme de durur.

İşin kötü tarafı, dışlayıcı ekonomik ve politik kurumlar bir topluma bir kez yerleşti mi adeta bir kısır döngü oluşturur ve aynı düzen hükümetler değişse de ısrarla kendini tekrar eder. Öte yandan kapsayıcı ekonomik ve politik kurumlarla özdeşleşen verimli bir döngü mevcuttur. Fakat her iki döngü de mutlak değildir. Tarih boyunca genel model dışlayıcı kurumlar olmasına karşın, günümüzde bazı ülkeler kalıpları kırıp kapsayıcı kurumlara geçiş yapmayı becerebilmiştir. Bu geçişler tarihseldir ancak tarihsel olarak önceden belirlendiği söylenemez. Fakat sonuçları koşullara bağlıdır.

Günümüzün zengin ülkeleri, 19.yy’da başlayan sanayileşme ve teknolojik değişim sürecine katılanlar; fakirleri de katılmayanlardır. Bununla birlikte önümüzdeki asırda büyük kurumsal değişiklikler olacağı ve bazı ülkelerin kalıbını kırıp zenginleşeceği de kesin.

Tabii ki ülkelerin refaha yönelik adımları atabilmesi için dışlayıcı kurumlarını kapsayıcı kurumlara dönüştürmesi gerek. Fakat bunun kolay bir yolu olmadığı da belli. Öncelikle kısır döngü dediğimiz olgu, kurumları değiştirmeyi iyice zorlaştırır. Oligarşinin tunç yasasına bağlı olarak dışlayıcı kurumlar, adeta kılık değiştirerek kendi kendilerini yeniden yaratabilir. Eski kalıplar tekrarlayabilir ve ümit verici demokrasi hareketine rağmen ülke yine yoksul ve başarısız olmaya devam edebilir.

  • İngiliz tarihi monarşi ile tebaası; güç için mücadele eden farklı gruplar ve soylularla vatandaşlar arasındaki çekişmelerle doludur. 1215’te baronlar, yani kralın altındaki elit tabaka Kral John’a kafa tutarak ona Magna Carta’yı (Büyük Ferman) imzalattılar. Bu belge, kralın otoritesine meydan okuyan bazı temel ilkeleri yasalaştırdı. En önemlisi, kralın vergileri yükseltmek için baronlara danışmasını zorunlu hale getirdi. Baronlar kralın fermanı uyguladığından emin olmak için bir meclis oluşturacaktı ve uygulamaması halinde kalelere, topraklara ve servete el koymaya hak sahibi olacaktı, ta ki  yasal değişikliklerin yapıldığına onlar kani olana dek. Kral John, Magna Carta’dan hoşlanmamıştı, baronlar dağılır dağılmaz da Papa’ya fermanı feshettirdi. Fakat, hem baronların siyasal gücü hem de Magna Carta’nın etkisi devam etti. İngiltere çoğulculuğa doğru ilk ikircikli adımını atmıştı. Kurumlar üzerine çatışmalar devam etti ve 1265’te seçimle gelen ilk parlamento monarşinin gücünü daha da sınırlandırdı. Genel sonuç ise 1215 tarihli Magna Carta’dan beri iktidar sahiplerini daha da güçlendirmek değil vatandaşların haklarını çoğaltmak olmuştur. Bu etkenler İngiltere’de çoğulculuk ve kapsayıcı kurumların oluşmasını belirledi. Britanya Parlamentosu kralın mali kararlar verme yetkisini sınırlamıştır, Kral George’un vergilerine tepki olarak Amerikan Devrimi gerçekleşti, sonra da aristokratların mali imtiyazlarını kaldıran Fransız Devrimi. Günümüz demokrasilerinin tarihi, yöneticilerin vergiler üzerindeki takdir iktidarına karşı verilen bu uzun mücadeleyi yansıtmaktadır.1688’deki Görkemli Devrim, kralın ve yönetici sınıfın gücünü kısıtladı ve parlemantoyu ekonomik kurumları belirleyecek güçle donattı. Aynı zamanda siyasal sistemi geniş halk kesimlerine açarak devletin işlevleri üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olmalarını sağladı. Görkemli Devrim Dünya’nın ilk kapsayıcı siyasal kurumlar dizisinin ortaya çıkmasını sağladı. Sanayi Devriminin İngiltere’de Görkemli Devrim’den bir kaç on yıl sonra başlaması bir rastlantı değildir.

Buluşlar ekonomi genelinde teknolojik ilerlemelerin lokomotifidir. Buna öncülük eden de yeni fikirleri uygulamaya sokmaya hevesli girişimciler ve iş adamlarıydı. Parlamento’nun finansal düzenlemeleri piyasayı canlandırdı. Fikri mülkiyet haklarını koruyan patent sistemi, İngiliz Parlamentosu’nda 1623’te kısmen kralın keyfine göre istediği kişiye ayrıcalıklı haklar tanımasını engellemek amacıyla yürürlüğe girmişti. ABD’de patent alanlarsa, yalnızca zengin ve elit değil toplumun her kesiminden çeşitli insanlardı. Pek çok insan patent haklarından servet kazandı. Mesela ampulün mucidi ve General Electric şirketinin kurucusu Thomas Edison; yedi çocuklu bir aileden geliyordu ve hiç okula gitmemişti. Yoksulsan bile iyi bir fikrin varsa patentini makul fiyata alıp, bir başkasına satabiliyordun. Ama gerçekten patentten para kazanmak isteyenin kendi işini kurması gerekliydi. Bunun için de sermaye şarttı. Borç almak için de bankalara ihtiyaç vardı. 19. yüzyılda hızla gelişen mali aracılık ve bankacılık faaliyetleri ekonominin içinde bulunduğu hızlı büyüme ve sanayileşmeyi kolaylaştıran kritik bir etken oldu.

  • Fransa 1789’dan önceki 300 yıl boyunca mutlakiyetçi bir monarşi ile yönetilmişti. Fransız toplumu zümreler olarak adlandırılan üç kesime ayrılmıştı. Ruhban sınıfı ilk zümreyi, aristokratlar (soylular) ikinci zümreyi ve geri kalan herkes de üçüncü zümreyi oluşturuyordu. Farklı zümreler farklı yasalara tabiydi ve ilk iki zümre nüfusun geri kalanının sahip olmadığı haklara sahipti. Büyük ölçüde sömürücü olan bir rejimden bekleyebileceğimiz gibi, yurttaşlar birkaç farklı vergi vermek zorundayken; soylular ve ruhban sınıfı vergiden muaftı. Böyle bir arka plana dayanan Fransız Devrimi radikal bir olaydı. Kurucu Meclis 4 Ağustos 1789’da yeni bir anayasa teklifi sunarak Fransız yasalarını tamamen değiştirdi. İlk madde feodal sistemin tamamen ve tazminatsız kaldırılacağını hükme bağlıyordu. Dokuzuncu maddede ise vergilerin ödenmesindeki maddi ayrıcalıkların ilelebet kaldırıldığı, vergilerin “tüm yurttaşlardan ve tüm mülklerden aynı şekilde ve aynı yollardan toplanacağı” belirtiliyordu. Fransız Devrimi Fransa’da mutlakiyetçiliği yıktıktan sonra bir dizi devletlerarası çatışmaya neden olacak ve kurumsal reformun Batı Avrupa’nın çoğu bölgesine yayılmasını sağlayacaktı. Bu reformların ekonomik sonuçları, Batı Avrupa’nın çoğu bölgesinde kapsayıcı kurumların ortaya çıkması, Sanayi Devrimi’nin bu bölgelere yayılması ve ekonomik büyümenin başgöstermesiydi.
  • 1600’den beri Tokugava ailesinin (liderleri 1603’te şogun (kumandan) ünvanını almıştı) hakimiyetindeki Japonya, 1868’de ekonomik bakımdan geri kalmış bir ülkeydi. Japon imparatoru devre dışı kalmış ve tamamen törensel bir rol üstlenmişti. Tokugava şogunları, Shimazu ailesinin idaresindeki Satsuma’nın da aralarında bulunduğu, kendi beyliklerini yönetip vergi alan bir feodal lordlar sınıfının hakim üyeleriydi. Bu lordlar, ünlü samuraylarının yardımıyla katı mesleki kategorileri, ticaret kısıtlamaları ve çiftçilerden alınan yüksek vergilerle Ortaçağ Avrupası’nı andıran bir toplumu idare ediyordu; tekeline aldığı dış ticareti buradan kontrol ediyordu ve yabancıların ülkeye girişini yasaklamıştı. Siyasal ve ekonomik kurumlar sömürücüydü ve Japonya fakirdi. Okubo Toshimichi bir samurayın oğluydu ve o da samuray olmuştu. Okubo Toshimichi Japonya’da feodal şogunluğun devrilmesi gerektiğine inanıyordu ve sonunda Satsuma Lordu Shimazu Hisamitsu’yu da ikna etti. Yapılan mücadeleler neticesinde Şogun Yoshinobu istifa etmeyi kabul etti ve 3 Ocak 1868’de “Meici Restorasyonu” ilan edildi. İmparator Kömei ve bir ay sonra oğlu Meici iktidara geldiler. 1890’a gelindiğinde Japonya yazılı bir anayasası olan ilk Asya ülkesiydi ve seçilmiş bir parlamento olan “Diet”i ve bağımsız bir yargı sistemi olan anayasal bir monarşi kurmuştu. Bu değişiklikler Japonya’nın Asya’da Sanayi Devrimi’nden en çok istifade eden ülke haline gelmesinde son derece belirleyici bir rol oynadı.
  • 19. yüzyıl ortalarında hem Çin hem de Japonya, mutlakiyetçi rejimlerin idaresinde zayıf düşmüş yoksul ülkelerdi. Çin’deki rejim yüzyıllar boyunca değişime şüpheyle yaklaşmıştı.1850 ile 1864 yılları arasında milyonlarca insanın çatışmalar ve kitlesel açlık nedeniyle hayatını kaybettiği Taiping İsyanı, tüm güney Çin’i harebeye çevirdi. Fakat, İmparatora yönelik muhalefet kurumsallaşamadı. Çin’de kurumsal değişimin itici güçleri yeterince güçlü değildi ve sömürücü kurumlar Mao’nun 1949’daki komunist devrimiyle daha kötü bir hal alana dek neredeyse hiç hız kesmeden iş başında kaldı.
  • Harare-Zimbabve’de 2000’in Ocak ayıydı. Teşrifatçı Fallot Chawawa kısmen devlet bankası olan Zimbabve Banking Corporation (Zimbank) tarafından düzenlenen milli piyangoda kazanan bileti belirlemek için kura çekmekle görevliydi. Piyango 1999’un Aralık ayında bu bankadaki hesaplarında 5 bin ya da daha fazla Zimbabve doları bulunan tüm müşterilere açıktı. Chawawa kurayı çektiğinde hayretten donakaldı. Zimbank’ın basın açıklamasında denildiği gibi, “Tefrişatçı Fallot Chawawa 100 bin Zimbabve doları ödülü bilet kendisine uzatılıp biletin üzerinde “Ekselansları RG Mugabe” yazdığını gördüğünde gözlerine inanamadı.”  1980’den beri Zimbabve’yi her türlü yola başvurarak, genellikle de demir yumrukla idare eden Başkan Robert Mugabe 100 bin Zimbabve doları tutarındaki piyangoyu kazanmıştı ki, bu tutar ülkenin kişi başına düşen milli gelirinin yaklaşık beş katıydı. Zimbank, Mr. Mugabe’nin isminin binlerce hak sahibi arasından çekildiğini açıkladı. Ne şanslı adam! O paraya hiç de ihtiyacı olmadığını söylemeye gerek yok elbette. Çok değil kısa bir süre önce kendisi ve kabinesini % 200’e varan maaş artışıyla ödüllendirmişti. Mugabe’nin piyango bileti Zimbabve’nin sömürücü kurumlarının göstergelerinden yalnızca biridir. Yozlaşma olarak görülebilir fakat aslında yalnızca Zimbabve’deki kurumsal sıkıntının belirtilerinden biridir. Mugabe’nin istediğinde piyangoyu bile kazanabilmesi, Zimbabve’deki hadiseler üzerinde ne denli büyük bir güce sahip olduğunu gösterdiği gibi, dünyaya ülkedeki sömürücü kurumların boyutları hakkında da fikir veriyor. Bugün ülkelerin başarısız olmalarının en sık rastlanan sebebi  sömürücü kurumlara sahip olmalarıdır. Mugabe rejiminin hüküm sürdüğü Zimbabve bu durumun ekonomik ve sosyal sonuçlarını canlı bir şekilde ortaya koyuyor. Zimbabve’nin ulusal istatistikleri güvenilir olmaktan çok uzak olsa da, 2008’de Zimbabve’nin kişi başına milli geliri ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1980’deki rakamın en iyi tahminle yarısı kadardır.
  • Sanayi Devrimi döneminde İngiltere gibi bazı ülkeler ticaret, sanayileşme ve girişimciliği etkin biçimde destekleyip gelişirken; Çin, Osmanlı gibi mutlakıyetle yönetilen bazı devletler, sanayinin gelişmesini engelledikleri veya yayılması için kıllarını kıpırdatmadıkları için geri kaldılar. Politik ve ekonomik kurumların teknolojik buluşlara gösterilen tepkiyi de belirlemesi farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurdu. Neden İngiltere’de gerçekleşen ekonomik değişim Osmanlı’da olmadı? Çünkü Osmanlı’nın saltçı, dışlayıcı politik kurumlarıyla dışlayıcı ekonomik kurumları arasındaki ilişki buna izin vermedi. Her ne kadar kurumları çoğulcu ve kapsayıcı olmasa da Osmanlı, matbaa gibi bir buluşu yasaklayacak kadar merkezileşmiş bir devletti. 1445’te Almanya’da Gutenberg matbaayı icat ettiğinden beri her şey değişmeye başlamıştı ama önce 1485’te Sultan II.Beyazıt tarafından yasaklandı. 1515’te ise bu yasak Yavuz Sultan Selim tarafından pekiştirildi. Matbaa aleyhtarlığı okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı açısından feci sonuçlara yol açtı. 1800’lerde nüfusun sadece %2-3’ü okuryazardı. İngiltere’de ise erkeklerin %60’ı, kadınlarınsa %40’ı okuma yazma biliyordu. Hollanda ve Almanya’da ise bu oranlar daha fazlaydı. Osmanlı bu dönemde en düşük eğitim seviyesiyle Avrupa’nın çok gerisinde kaldı. Osmanlı’da ilk matbaaya izin verilmesi 1727’yi buldu. III. Ahmet matbaa kurması için İbrahim Müteferrika’ya izin verdi ama basılan her şeyin yayınlanabilmesi için kadılardan oluşan dini bir kurulun onayından geçmesi gerekiyordu. Bu yüzden Müteferrika matbaasını çalıştırdığı 14 yıl boyunca sadece 17 kitap basabildi. Türkiye’nin dışında kalan Osmanlı topraklarında ise matbaacılık daha da geri kaldı. Osmanlı kurumlarının yapısı göz önüne alındığında padişahların matbaaya karşı çıkması anlaşılabilir. Çünkü kitaplar fikirlerin yayılmasını sağlar, dolayısıyla halkın kontrol edilmesini zorlaştırır. Her şekilde bilginin elit kesim tarafından kontrol edildiği mevcut düzeni tehdit ederler. Osmanlı sultanları ve din adamları değişimden ve bunun sonucunda ortaya çıkacak ‘yaratıcı yıkım’dan korktuğundan buldukları çözüm, yenilikleri yasaklamak olmuştur. Değişimden, sanayileşmeden korkup treni kaçıran yalnızca Osmanlı değildi. Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarında da hükümdarlar yeni teknolojileri, demiryolu gibi altyapı yatırımlarını kasıtlı olarak engellemiştir. Doğu Avrupa’da süregelen serflik sisteminin değişmesini istemeyen soylular her şeyi olduğu gibi muhafaza etmeyi yeğlemiştir.
  • Mutlakıyet ile yönetilen ama siyasi merkezileşmesi yetersiz olan ülkelerde ise durum daha kötü olmuştur. Atlantik ticareti, köleliğin yayılmasına neden olarak Afrika ülkelerinin bugünkü haline dönüşmesini de etkilemiştir. Avrupalılar silah ve mühimmat karşılığında köle satın aldığından kabileler arasındaki savaşlar körüklenmiştir. Bir başka deyişle Afrika’daki geri kalmışlık insan eliyle yaratılmıştır. Son yıllarda büyük gelişme gösteren demokratik Afrika ülkesi Botsvana’nın başarısı ise bağımsızlık sonrası kapsayıcı politik ve ekonomik kurumlar oluşturmasına bağlıdır. Geleneksel kurumlarının çoğulcu oluşu bunu çabuklaştırmıştır. İç savaş ya da askeri müdahale geçirmemiştir. Sömürge dönemini atlatan kurumları doğal kaynakların yönetiminde de başarılıdır. Yasalarına göre yeraltı madenlerinin her hakkı ulusa aittir. Bu yasayı elmas madenlerinin keşfinden önce çıkararak diğer Afrika ülkelerine önemli bir fark atmış oldu. Sierra Leone’de, Sahra-altında süregelen iç savaşlarda elmas madenlerinin kontrolünü ele geçirmek için kan dökülürken; Botsvana liderleri bu kazancı, küçük bir grubu zenginleştirmek yerine tüm ulusa faydalı olacak şekilde eğitim, altyapı gibi kamu hizmetlerinde kullandılar. Bağımsızlık sonrası diktatör bir rejim kurmaya çalışmadılar. Dünya çapında kötülüğüyle nam salmış Mugabe’nin tersine demokratik seçimler yapıp dürüstçe çalıştılar. Kapsayıcı kurumlar siyasi istikrar getirip ekonomi de düzelince kimsenin hükümeti devirmek, devleti ele geçirmek filan gibi bir derdi olmadı. Çünkü kalıpların kırılması için baskıcı otoriter politik döngüden kurtulmak, hukukun üstünlüğüne saygı duymak gerekir. Botsvana işte bunu başardığı için kalıbını kırıp öne çıkabildi.
  • Güney Kore ve Kuzey Kore veya Haiti ve Dominik Cumhuriyeti gibi dünya üzerinde coğrafi olarak yan yana olup da politik, ekonomik ve sosyal açıdan birbirinden o denli farklı birçok yer var. Kurumların farklı oluşu sınırın iki yanına apayrı hayatlar sunarak ekonomik refah açısından kıyaslanamayacak bir fark yaratır. Nogales kenti bir çitle ikiye ayrılır. Bu kenti diğerlerinden ayıran özellik Kuzey tarafının ABD sınırları içerisinde yer alması; Güney’inin ise Meksika sınırları içinde yer almasıdır. Kuzey tarafı Güney’e göre daha gelişmiştir. Hatta Kuzey’de kişi başına düşen gelir (30.000 USD) Güney’dekinden 3 kat daha fazladır. Kasabanın kuzey tarafında yaşayanlar ABD vatandaşı oldukları için altyapıdan, eğitim ve sağlık hizmetlerine kadar tüm sosyal imkanlara erişebilir durumda. Kuzey Nogalesliler demokratik hak ve özgürlüklerin tadını çıkarırken, Güney Nogales kanun ve düzenden yoksun, halkın çoğu can derdinde. Yollar bozuk, gençler işsiz, suç oranı yüksek. İş kurmak hem riskli hem de yalakalık yapmadan ruhsat çıkarmak çok zor. Çoğunluk lise mezunu bile değil; ömürleri de kuzey komşularından çok daha kısa. Kuzeydekiler oylarıyla yöneticilerini seçip politikalarını beğenmediklerinde değiştirebilirken güney tarafında politikacıların yolsuzlukları ve beceriksizlikleri olmadan gün geçmiyor. Bir kentin iki yarısı nasıl birbirinden bu denli farklı olabilir? Bir çit neleri değiştirebilir? İklimi? Kültürü? Tabi ki hayır. Doğru cevap çitin iki tarafını da yöneten ülkenin halkına yaklaşım tarzıdır.
  • Aslen aynı şehir olan ama sınırla ayrılmış bu iki yakayı bu kadar farklı kılan ne coğrafya ne iklim, ne de etnik kökenler. Peki ABD kurumları bunca olanak sağlarken, Meksika’da ya da daha doğrusu Latin Amerika’nın geri kalanındaki kurumların neyi eksiktir acaba? Bu sorunun cevabı için erken sömürgeci dönemde farklı biçimlerde ortaya çıkan toplumlara bakmak gerekir.

Batı sömürgeciliğinin mantığında Yeni Dünya’nın zenginliklerini, değerli madenlerini yağmalamak yatıyordu. 1500’lerin başında Amerika kıtasında yayılmaya başlayan İspanya, bir asır sonra Güney Amerika’nın orta, batı ve güneyini fethetmişti. Portekiz de Brezilya ve doğusuna sahip çıkmıştı. Muhalif yerli toplumlara boyun eğdirmek isteyen İspanya’nın sömürgeleştirme taktiği, önce liderlerini ele geçirip mal varlıklarına el konması, yerlilerin zorla çalıştırılarak gıda ve haraç vermeye mecbur edilmesiydi. Sonraki aşamada İspanyol istilacılar, yeni seçkin sınıf olarak yerli toplumun tepesine çıkıp vergi, haraç ve zorla çalıştırma gibi mevcut düzenlerin kontrolünü ele geçiriyorlardı. Ardından en değerli kaynak olan yerli nüfus, Encomienda denen kurum bünyesinde yerlileri Hristiyanlaştırmakla görevli İspanyol seçkinleri arasında bölüştürülüp dinlenmeksizin çalıştırılıyordu. Sömürgeciler elbette istila ettikleri toprakları kendileri işleyecek değildi. Amaç yerlilerin sırtından geçinip tarım ve maden ürünleri ticaretinden sonsuz kâr etmekti. Meksika’nın istilasında Cortes tarafından kusursuz biçimde uygulanan ve büyük ölçüde etkili olan bu strateji, İspanyol İmparatorluğu’nun her köşesinde benimsendi. Bölgede halen görülen yoksulluk da o zamanlardan mirastır.

İspanyollar, 1492’de yeni dünyanın fethine çıktıklarında iç savaştan çıkmış olan İngiltere’nin sömürgecilik yapacak hali yoktu fakat yaklaşık bir asır sonra İspanya İngiltere’yi 1588’de işgale kalktığında İngilizler onları yenerek denizlerin yeni hakimi olacaklarının sinyalini verdi. Kuzey Amerika’da koloniler kurmaya başlamaları bu dönemde başlar ama kuzey kendi tercihleri olduğu için değil. Çünkü iyi yerler kapılmıştır. İspanyollar sömürülecek yerli nüfusun, altın ve gümüş madenlerinin bol olduğu bölgeleri çoktan sahiplendiğinden İngilizler geri kalanla yetinmek zorunda kaldı. İlk planları, İspanyol istilacılarınkine benzer bir taktik kullanarak yerlilerin şefini yakalayıp kabileden erzak tedarik etmekti. Kuzey Amerika’daki yerlilere boyun eğdirmek o kadar kolay değildi. Koloniler kıtlıkla karşı karşıya kaldı. İngilizler büyük bedeller ödeyerek sonunda İspanyol taktiğinin orada işlemeyeceğini anladılar. Meksika ve Peru’da yapılanlar kuzeyde uygulanamazdı. Koşullar birbirinden çok farklıydı. Güneyde nüfus kuzeyden 500 kat daha fazlaydı. Üstelik bu yerlilerinin Aztek veya İnkalar gibi altınları yoktu, tek sahip oldukları erzaktı. Ne ticaret yoluyla de ne zorla yerli halkın kolonileri besleyeceğine bel bağlayamazlardı. Kolonilerin ve toprağın sahibi olan İngiliz şirketi Virginia Co. kazanç getirmesi için kurulmuştu dolayısıyla yeni bir model oluşturularak yerleşimciler zorla çalıştırılmaya başlandı. Kaçanlar ölümle cezalandırılıyordu ama insanlara yakındaki yerlilerle birlikte ya da o uçsuz bucaksız topraklarda başka bir yerde özgürce yaşama fikri giderek daha cazip gelmeye başlamıştı. Bu şartlarda şirketin gücü sınırlıydı. İngiliz yerleşimcileri boğaz tokluğuna ağır iş yapmaya mecbur kalamazdı.

Ne yerlileri ne de İngiliz yerleşimcileri baskı altında tutmanın imkansız olduğunu anlayan şirket, ilk sömürgenin 1607’de Virginia’da kurulmasından yaklaşık 10 yıl sonra yepyeni bir strateji benimsedi. Tüm yerleşimcilerin iş kontratları iptal edilip kendilerine ev ve arsa verildi. Yetişkin erkeklere koloniyi düzenleyen kanun ve kurumlarla ilgili söz hakkı tanıyan Kurul 1619’da kuruldu. İşte bu, Amerika’da demokrasinin başlangıç noktasıdır. Takip eden 17.yy. mücadeleyle geçti ve sonunda ekonomik olarak yaşaması mümkün bir koloni için tek seçeneğin yerleşimcileri yatırım yapmaya ve çok çalışmaya özendirecek kurumlar oluşturmak olduğu anlaşıldı. Kuzey Amerika gelişirken İngiliz elitleri ara sıra İspanyolların yaptığı gibi yalnızca bir avuç ayrıcalıklı insanı muaf tutacak şekilde politik ve ekonomik haklara kısıtlamalar getirecek bazı kurumlar kurmayı tekrar denedi ama her defasında başarısız oldu. Çünkü yeni dünyaya yerleşen insanlar, hiyerarşik bir düzene tahammül edemezlerdi. Önlerinde seçenek çoktu, gerçekten çok çalışmaları isteniyorsa buna özendirilmeleri gerekiyordu. Bir süre sonra da daha çok ekonomik özgürlük ve daha fazla politik hak talep etmeye başladılar. 1720’lere gelindiğinde, sonradan ABD olacak 13 koloni benzer yapıdaydı. Kadınlar, köleler ve mülksüzler oy kullanamıyordu dolayısıyla demokrasi sayılmazlardı ama politik haklar, o dönemde dünyanın diğer yerlerine göre çok kapsamlıydı. Hepsinin yönetiminde bir vali ve erkek mülk sahiplerinden oluşan bir kurul vardı. 1774’te ABD’nin bağımsızlığına giden yolu açan ilk kongreyi oluşturup İngilizlerin başına bela olacak olanlar da bu kurullardır.

Demek ki demokratik ilkeleri kabul eden, siyasi iktidarın kullanımına sınırlamalar getiren ve bu gücü topluma geniş biçimde yayan bir anayasayı uygulayan ülkenin Meksika değil de ABD olması rastlantı değil.

Sömürge toplum düzeninin etkilerinin hala sürmesi ve bunların kurumsal mirasları yüzünden günümüzde, ABD ve Meksika arasında dolayısıyla kıtanın kuzeyi ve güneyi arasında bunca fark var. Dünyanın en zengin iki adamı arasındaki fark da işlerin nasıl işlediğini gösterir. Teknoloji dehası Bill Gates, onca ününe rağmen, Microsoft’un tekelini istismar ettiği iddiasıyla ABD Adalet Bakanlığı’na hesap vermekten kurtulamadı. Öte yanda Meksika’da özelleştirme esnasında kamu tekellerini ihale hileleriyle kendi tekeline geçirmiş, ayrıcalıklı kontratlara imza atmada ustalaşmış hırslı bir Meksikalı olan borsa zengini Carlos Slim’in rüşvet verip tanıdıklarını ve nüfuzunu kullanarak muazzam kar etmeyi sürdürebilmesinin nedeni ABD’dekinden çok farklı ekonomik kurumlarıdır. Ruhsat çıkartmaktan kredi almaya kadar Amerika’da bir girişimci için açık ve dertsiz olan yollar, Meksika’da dürüst bir girişimciyi yıldırmaya yetecek kadar çetrefillidir. Carlos Slim gibi adamlar yasal boşluklardan yararlanıp siyasi bağlantılarını kullanarak zenginleşmeye devam eder çünkü onun gibi adamları üreten ekonomik kurumlar, halkın hakkını korumaktan ziyade küçük bir kesimin kesesini doldurmak için işler. Halbuki kurumlar düzgün işlediğinde Slim’in taktikleri faydasız kaldı, ABD piyasasına teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı. Hakkında açılan davayı kaybederek sözleşme ihlali yaptığı şirkete yüksek tazminat ödedi. Güç sahipleriyle toplumun geri kalanı, hangi kurumların yerinde kalıp hangi kurumların değiştirilmesi gerektiği konusunda çoğunlukla ihtilaf içindedirler. Carlos Slim siyasal bağlantılarının yok olduğunu ve kendi işlerinin teminatı olan giriş engellerinin suya düştüğünü görmekten mutlu olmazdı; bu engellerin kalkması milyonlarca Meksikalıyı zengin etsin ya da etmesin. Böyle bir mutabakat olmadığından, sonuçta toplumu yönetecek kriterleri, gücün kimde olduğunu ve bu gücün nasıl uygulanabileceğini siyaset belirler.

  • Adı sonradan Venedik olacak Kuzey Adriyatik’in bataklık bölgelerine ilk yerleşenler, verimli topraklarını bırakarak Hun ve barbar Germen kavimlerinin zulmünden kaçan insanlardı. Kışın sisten, yazın sivrisinekten gözün gözü görmediği bu berbat bölge kendileri açısından çok güvenliydi zira üzerinde yağmalanmaya değecek hiçbir şey bulunmadığından istilacıların ilgisini hiç çekmiyordu.

14.yy başlarında Venedik, Londra’nın üç misline varan büyüklüğü ile Avrupa’nın en zengin şehri ve emperyal bir güç haline geldi. Bunu deniz aşırı ticaret sayesinde başardılar. Venedik ekonomisini odağında, bir çeşit anonim şirket benzeri Commenda adlı ticari bir yapılanma vardı. Bu yapılanmanın en akıllıca yanı, yeni girişimcilere açık olmasıydı. Commenda’lar tek bir ticari misyon seferi süreci boyunca faal kalır, misyon tamamlanınca tasfiye edilirdi. Ortaklarından biri Merkez’de sabit konumda kalır ve seferi finanse ederdi. Diğeri ise, işin güç ve riskli bölümünü yüklenir, gemi konvoyu ile birlikte sefere katılırdı. Eğer merkezdeki sabit ortak, misyon masraflarının tümünü karşılamışsa, kârın % 75’ini, 2/3’ünü finanse etmişse, % 50’sini alırdı. Bu tür şirketler, hem ekonomik büyümenin hem sosyal akışkanlığın motoruydu. Resmi belgeler üzerinde araştırma yapan tarihçiler, kayıtlarda ismi geçen elit yurttaşlardan yarısından fazlasının sektöre yeni giren isimlerden oluştuğunu saptamıştır.

La Serenissima’nın (sular şehri, kanallar şehri) yükselişinden en büyük faydayı elit tabaka elde etmişse de bir süre sonra bu kesim, sektöre yeni girenlerin rekabetinden rahatsız olmaya başladı. Cumhuriyetin yöneticilerini baskı altına alarak, o güne kadar oldukça demokratik bir zeminde yönetilen ülkede bir asiller kastı oluşturmayı başardılar (1315). Asillerin adı, yayınlanan Libro D’oro’ya (Altın Kitap) kaydedildi ve burada adı geçmeyenlerin oligarşiye katılması engellendi. Böylece deniz ticareti sektörüne yeni girenlerin önü kesilmiş, sosyal akışkanlık bitirilmiş oldu.

Görece temsili bir demokratik sistemden oligarşiye dönüşümün etkileri o kadar büyük olmuştu ki, Venedikliler bu dönüşüme “La Serrata : Kapanış” adını vermişlerdi. İşte bu siyasi “kapanış”, çok geçmeden ekonomik kapanışa doğru evrildi. Venedik’in ve diğer İtalyan şehir devletlerinin zenginleşmesini sağlayan Commenda sistemi yasaklandı, ticaret yollarının bereketi sadece hâkim sınıfın üzerine yağar oldu. 1500 yılına gelindiğinde şehir, 1330 yılında olduğundan daha küçüktü, yıllar geçtikçe daha da küçüldü.

Venedik’in yükseliş ve düşüşünün öyküsü, Prof. Daren Acemoğlu (MIT) ile Prof. James Robinson’un (Harvard) ortak bir tezini doğruluyor. Teze göre, başarılı ve başarısız ülkeleri birbirinden ayıran faktör, yönetimlerinin katılımcı veya dışlayıcı olmasıyla ilgilidir. Dışlayıcılığı teşvik eden yönetimlere seçkinler hükmeder ve ana amaçları toplumsal refahtan mümkün olduğu kadar fazla pay almak ve bu sayede iktidarlarını güçlendirmektir. Katılımcılığı destekleyen yönetimler ise toplumun yönetiminde herkesin söz sahibi olmasını gözetir ve ekonomik fırsatlardan hakça yararlanmasını amaçlar. Katılımcılık arttıkça refah, refah arttıkça katılımcılık artar. Bunun adı verimlilik döngüsüdür. Ancak Acemoğlu, La Serrata’nın hikâyesini, sözü edilen döngünün bozulabileceğine delil olarak gösterir. Katılımcı sistemler sayesinde zenginleşenler, kendi tırmanışlarına yaramış olan merdivenleri bir gün diğerlerinin altından çekiverirler.

Genelde güç sahipleriyle halkın geri kalanı hangi kurumların muhafaza edilip hangilerinin değiştirilmesi gerektiğine dair aynı fikirde değildir. Çünkü gücü elinde tutanlar, toplumu kalkındıracak olsa bile kendi işlerine gelmeyecekse değişime yanaşmazlar. Sonuçta toplumun hangi kurallara göre düzenleneceğini, gücün kimin elinde olup ne şekilde uygulanacağını belirleyen siyasettir. Dünyadaki eşitsizliği açıklamak için farklı politikaların ve sosyal düzenlemelerin ekonomik teşvik ve davranışları nasıl etkilediğini anlamak gerekir. Çünkü toplum düzenini belirleyen politik ve ekonomik kurumların etkileşimidir.

Büyük ölçekte düşününce ülkeler arasındaki farklar da dip dibe iki kasabanın arasındaki farka benzer. Zengin ülkelerdeki insanlar daha sağlıklı, daha uzun ömürlü ve daha eğitimli. Yol, su, elektrik hepsine sahipler. Kariyerden tatile hayattaki seçenekleri de olanakları da fakir ülkelerde yaşayanların hayal edebileceğinden daha fazla. Yaşam standardı yüksek, kanun ve düzen var; hükümetleri de insanları keyfi bir şekilde tutuklayıp bezdirmiyor aksine hizmet verip eğitim, sağlık altyapı olanakları sağlıyor. Ortalama bir ABD vatandaşı, bir Meksikalıdan 7 kat; Peruludan 10 kat; Afrikalıdan 20 kat; Etiyopya, Mali, Sierra Leone gibi en fakir Afrika ülkelerinde yaşayanlardan ise 40 kat daha zengin. Sadece ABD’de değil Avrupa, Kanada, Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda, Singapur, Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerde yaşayanlar dünyanın geri kalanından çok farklı bir hayatın keyfini sürmekte. Bunun nedeni insanlara kapsamlı teşvikler sağlayan kurumların toplumda yerleşmiş olmasıdır. Dolayısıyla siyasi ve ekonomik örgütlenme başarılı, yöneticiler nitelikli ve yasalar da düzgün işler durumdadır.

Dünyadaki eşitsizliği açıklayan örneklerden biri de II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 1945’te Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünen Kore’dir. Bir zamanlar aynı toplum ama şu anda aralarında dağlar kadar fark var. Düşünsenize, 60 yıl farklı rejimler altında farklı kurumlarla yönetilmek bu kadar fark yaratıyorsa birkaç asır neler değiştirebilir? Farklı yollara sapan ülkelerin durumunu açıklamak için kurumlarına bakmak lazım. Tüm ekonomik kurumları toplum yaratır. Çıkarları ve hedefleri farklı olan farklı insanların toplumu nasıl şekillendireceklerine dair kararları yani politikalar farklıdır. Kuzey Kore’deki kurumları dayatan Sovyetlerdir; Latin Amerika’da ise İspanyol istilacılar. Kapsayıcı ekonomik kurumlar ekonomik faaliyeti, verimliliği ve refahı arttırır. Zenginlik getiren iki itici güç olan eğitim ve teknolojinin önünü açar. Sürekli ekonomik büyüme neredeyse her zaman işgücünün, toprakların ve mevcut sermayenin daha verimli olmasını sağlayan teknolojik gelişmelere eşlik eder. Samsung, Hyundai gibi markaların kuzeyden değil de Güney Kore’den çıkması da bu yüzden.

Uluslar sömürücü kurumlar yüzünden ekonomik başarısızlığa uğrar. Bu kurumlar yoksul ülkelerin yoksul kalmasını sağlar ve bir ekonomik büyüme rotasına girmelerini engeller. Günümüzde bu durum Afrika’da Zimbabve ve Sierra Leone; Güney Amerika’da Kolombiya ve Arjantin; Asya’da Kuzey Kore ve Özbekistan ve Ortadoğu’da Mısır ve benzerleri gibi ülkeler için geçerliliğini korumaktadır. Bu ülkeler arasında kayda değer farklılıklar söz konusudur. Bazıları tropikal bazılarıysa mutedil iklimlerdedir. Bazıları İngiltere’nin, diğerleriyse Japonya, İspanya ve Rusya’nın sömürgeleriydiler. Çok farklı tarihlere, dillere ve kültürlere sahiptirler. Hepsinin ortak noktası ise sömürücü kurumlardır. Bu örneklerin hepsinde söz konusu sömürücü ekonomik kurumların temelinde ekonomik kurumları toplumun büyük çoğunluğunun yoksullaşması pahasına kendilerini zenginleştirip iktidarlarını idame ettirecek şekilde tasarlayan bir elit tabaka bulunur.

Kapsayıcı politik kurumlar ise siyasi gücü toplumun geneline eşit biçimde dağıtır. Düzenleme ve denetlemeyi doğru şekilde yapabilen başarılı ekonomik ve politik kurumlara sahip ülkeler başarılı olur. Ne yazık ki demokrasinin varlığı çoğulculuğun garantisi değildir. Çoğulculuk olmazsa farklı çıkar gruplarından biri gücü eline geçirip geri kalanın aleyhine kullanabilir. Yasakçı politikalar eninde sonunda zarar getirir. Bireyler özgürleşmedikçe toplumların gelişmesi mümkün değildir.

Ülkeler, ilerleme yanlısı politik kurumları doğru düzgün oluşturabildiklerinde yükselirler; o kurumlar kemikleştiği veya uyum sağlayamadığı zaman ise başarısız olurlar. Güç sahipleri her zaman her yerde hükümetler üzerinde kontrol kazanma peşindedir. Kendi hırsları uğruna toplumsal kalkınmayı baltalamaktan geri durmazlar. Ya bu kişileri çoğulcu, katılımcı, kapsayıcı kurumlara sahip olan etkin bir demokrasiyle denetlersiniz ya da ulusunuzun çöküşünü seyredersiniz.

Çalışmanın buraya kadarki bölümünde Ulusların Düşüşü kitabında yer alan değerlendirmeleri özetlemeye çalıştım. Nihai olarak yazarlar, girişimciliği ve inovasyonu destekleyen, eşitlikçi, çoğulcu, adil (kapsayıcı) kurumlara sahip olan ve bu şekilde kurumsal yapıları oluşturabilen ulusların kalkınabildiklerini ve bunu sürdürülebilir kılabildiklerini, bunun aksine; dışlayıcı kurumlara sahip olan ulusların ise bunu başaramadıklarını iddia ediyorlar. Ben de bu tezin doğru olduğunu ve kapsayıcı kurumlardan oluşan ve çoğulcu demokrasiyi, şeffaflığı, güçler ayrılığını, denge-denetimi, hesap verebilirliği, hukukun üstünlüğünü ve adaleti tam manasıyla içeren bir sisteme sahip olan ülkelerin kalkınamamaları için hiç bir sebep olmadığını düşünüyorum.

Bölgeler ve ülkeler bazındaki gelişmişlik farklılıkları yanında günümüzün önemli sorunlarından bir tanesi de bireyler arasındaki gelir ve servet dağılımındaki adaletsiz dağılımdır. Bundan sonraki bölümde, toplumsal huzurun temel engellerinden biri olan aşırı tüketim ve gelir/servet dağılımındaki sürekli artmakta olan adaletsizliğin sebepleri ve sonuçlarına ilişkin olarak farklı çalışmalardan derlediğim veriler ışığındaki değerlendirmemi yapacağım.

Genel anlamda, servet iki ana kaynaktan gelmektedir: Bunlardan birisi miras yoluyla elde edilen servet, diğeri ise gelir elde ederek sağlanan servettir. Gelir ayrıca iki kaynağa dayandırılabilir: emekten (işgücünden) elde edilen gelir ve sermayeden elde edilen gelir. Emekten elde edilen gelirler (ücret, maaş, ikramiye, ücret dışı işgücü ve emek ile ilgili olarak sınıflandırılan diğer istihkaklar) ve sermayeden elde edilen gelirler (kira, temettü, faiz, kar, sermaye kazançları, telif hakları ve yasal anlamda ne şekilde sınıflandırılırsa sınıflandırılsın arazi, gayrimenkul, finansal araçlar, endüstriyel ekipmanlar ve benzeri kaynaklardan elde edilen gelirler vb.)” şeklindedir.

Yukarıdaki gelir kaynaklarından herhangi bir tanesi aracılığıyla elde edilen servet; harcanabilir veya tasarruf edilebilir. Eğer sermaye bir araya toplanır ve sonuçta bir veya birkaç elde bulunursa, bu durumda eşitsizlik konusunda problemlerin ortaya çıkması da kaçınılmazdır.

Günümüzde alt ücret basamağında bulunan pek çok insanın (hangi ülkede yaşarsa yaşasın) kazancı sadece günlük yaşam masraflarını karşılamaya yetmektedir ve böylece sermaye yatırımı için hiçbir şeyleri bulunmamaktadır. Bu da bize, pek çok yerde nüfusun %50’sinden fazlasının neden hiç sermayeye sahip olmadığını açıklamaktadır.

Kapitalist ekonomiler, yapılarının doğası gereği, yüksek eşitsizlik düzeyini teşvik etme eğilimindedir. Daha da fazlası, servetin miras yoluyla bir nesilden diğer bir nesile geçmesi suretiyle eşitsizlik zaman içinde artarak devam etmektedir.

Servet ve gelir dağılımı adaletsizliği ile ilgili olarak çeşitli kurumlarından derlenen veriler şu şekildedir;

  • Oxfam’ın raporuna göre; 2019 yılında, sayıları sadece 2.153 kişi olan dünya milyarderleri, 4,6 milyar insanın toplam varlığından daha fazla servete sahip. Dünyanın en zengin %1’i, 6,9 milyar insanın toplam varlığının iki katından daha fazla servete sahip. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin serveti yüzde 99’un toplamına eşit.
  • Dünyadaki en zengin 42 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun %50’sine tekabül eden 3,6 milyar insanla eşittir; en zengin 10 ülkenin geliri de en fakir 10 ülke gelirinin tam 77 katıdır.

Dünyadaki eşitsizlik bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar göstermektedir. 2016’da, ülkenin en çok kazanan %10’luk kesiminin (en üst %10’luk gelir dilimi) toplam ulusal gelirden tek başına aldığı pay Avrupa’da %37, Çin’de %41, Rusya’da %46, Kanada ve ABD’de %47; Sahraaltı Afrika, Brezilya ve Hindistan’da %55 civarındadır. Ortadoğu’da ise en üst %10’luk kesim ulusal gelirin %61’ine sahiptir.

Artan gelir eşitsizliği ve geçtiğimiz kırk yılda kamudan özele yapılan büyük  transferler bireyler arasında servet eşitsizliğine yol açmıştır. Servet eşitsizliği yine de Avrupa veya ABD’de 20.yüzyılın başındaki seviyelere ulaşmamıştır.

  • Credit Suisse’in 2019 Küresel Servet Raporu’na göre hanehalkının toplam serveti 2019 yılında yüzde 2.6 artarak 360.603 trilyon dolara çıktı. Kişi başına düşen servet de 63,100 dolardan 70,849 dolara yükselerek yeni rekoruna ulaştı.

Dağılımın sürekli değiştiği ve en altta yer alan kısmın servetinin giderek azaldığına dikkat çekilen raporda, insanların yüzde 56.6’sının 10 bin doların altında servete sahip olduğu ve toplam servetten yüzde 1.8 pay aldığı belirtildi.

Rapora göre insanların yüzde 32.6’sı 10 bin dolar ile 100 bin dolar arasında servete sahipken toplam servetin yüzde 15.5’ini oluşturuyor. İnsanların yüzde 9.8’i 100 bin dolar ile 1 milyon dolar arasında servet sahipken toplam servetin yüzde 38.9’unu oluşturuyor. Küresel nüfusun en varlıklı yüzde 0.9’luk kısmı ise toplam servetin yüzde 43.9 ile neredeyse yarısına sahip.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan büyük eşitsizliğin toplumda nasıl yaralar açtığı bize korkutucu örnekler sunmaktadır. Tablo hiç parlak değil. Bir tarafta zenginler duvarlı, bekçili sitelerde yaşar, kendilerine bir sürü düşük ücretli hizmetkarlar el pençe divan durur. Öte yanda popülist, istikrarsız siyasi sistemler kitlelere daha iyi yaşam vaat ederler fakat hayal kırıklığına uğratırlar. En önemlisi de umut yok olur. Böyle ülkelerde yoksullar bu durumdan kurtulamamanın çaresizliğini yaşarlar.

Gelir eşitsizliği aynı zamanda fırsat eşitsizliğine de yol açmaktadır. Fakir ve eğitimsiz bir aileye doğan çocuğun, varlıklı, eğitimli, geniş çevreye sahip bir aileye doğan çocuğa nazaran başarı şansı ne olabilir ki? Eğitimsizliğin hüküm sürdüğü ülkelerde gelir eşitsizliği fırsat eşitsizliğine yol açmakta, bu da ileriki yıllarda eşitsizliği daha da yükseltmektedir. Yüksek öğrenim görme ihtimali azalmakta ve üniversiteyi bitirenlerin de iş hayatında başarı şansı düşmektedir.

Eşitsizlik bizzatihi yeni bir oluşum değildir. Siyasi ve iktisadi gücün belli ellerde yoğunlaşması, kapitalizm öncesi toplumlarda birçok açıdan daha uç noktalardaydı. O zamanlarda eşitsizlik din yoluyla açıklanıyor ve haklı gösteriliyordu. Üst tabakadakiler tanrı buyruğuyla oradaydılar. Eski Yunan tarihçisi Tukididis şöyle demişti: Hak, yalnızca eşitler arasında geçerli bir meseledir; güçlü yapabileceğini yapar, zayıf olan sonuçlarına katlanmak zorundadır. Rönesans ve Aydınlanma çağında bireyin saygınlığının vurgulanması ve Sanayi Devrimi sayesinde kentli alt tabaka nüfusunda muazzam bir artış görülmesi ile eşitsizliği sadece dini gerekçelere bağlamak yetmez olmuştur.

Rantiyeler kazançlarını yarattıkları üretimin ödülü olarak değil, kendi katkılarının bulunmadığı üretimden daha fazla pay kaparak elde ederler. Kabaca sınıflandırırsak, zengin olmanın iki yolu vardır: varlığı yaratmak veya varlığı başkasının elinden kapmak. Birinci yol topluma katkıda bulunduğu halde ikincisi toplumdan alır götürür. Zenginleşmenin başka bir yolu daha vardır: Hükümetin senin eline para tutuşturmasını sağlayabilirsin. Bu çeşitli şekillerde olabilir. Örneğin yasalarda kimsenin fark etmeyeceği ufacık bir değişiklikle milyarlarca dolar kazanabilirsin. En sık rastlananı da kamu ihalelerinde piyasa fiyatının çok üstünde bedelle devlete mal/hizmet tedarikidir. Kriz sonrasında Amerikan Merkez Bankası Fed bankalara neredeyse sıfır faizle borç vermiş, bankalar da bu parayı tekrar devlete veya yabancı bankalara daha yüksek faizle borç vererek milyarları ceplerine atmışlardır.

Yunan mitolojisine göre Pandora ilk kadındır. Dünyaya, tanrıların erkeklerden intikamı olarak gönderilmiştir. Yanında taşıdığı kutuda (aslında kavanoz), o güne kadar dünyada var olmayan her türlü eziyet ve kötülük bulunmaktadır. Kutuyu meraktan açar açmaz, kötülük, hastalık ve çalışma laneti dünyaya yayılır.

Adem ve Havva bahçedeki her ağaçtan diledikleri gibi yiyebileceklerdi, ama yine de bu onlara yetmemişti. İstediğimiz herşeye sahip olsak, cennette bile yaşasak, bize yine de yetmez, gerekmediği halde tüketmeye, bize yasaklanmış bile olsa ihtiyacımız olmayanı tüketmeye ve Pandora’nın kutusunu açmaya her daim meyilli olacağız. İki hikayedede tüm dünyaya kötülüğü getiren tutku, merak, özellikle aşırı istek ve doyumsuzluk, özetle kifayetsizlikti.

Tüketim, uyuşturucu gibidir. Aristoteles insanın temel zaafının aşırılık olduğunu düşünüyordu. Fazlasına sahip oldukça daha fazlasını istiyoruz. Neden? Belki de, ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar az şeye ihtiyacımız kalacağını düşünüyoruz. Aslında, sahip olduklarımız arttıkça ek ihtiyaçlarımız da artıyor. Giderilmiş bir istek bir yenisini peydahlıyor ve istemeye devam ediyoruz.

Tatlı seven ve vitrindeki 7 pastayı da alacak parası olan biri için sadece birini seçmek psikolojik olarak acı veriyor. Birini seçtiğinizde diğer altısından vazgeçmiş oluyoruz. Nesiller nefret ettikleri işlerde çalışıyor, böylece ihtiyaçları olmayan şeyleri alabiliyorlar. Kendi arabanızdan memnun olsanız da komşunuz yeni bir araba alınca kendimizi fakir hissederiz.

Tarihte ilk kez çok yemekten ölen insan sayısı gıdasızlıktan ölen insan sayısından fazla. Dünya’da artık doğal kıtlık kalmadı eğer insanlar açlıktan ölüyorsa bu bazı insanlar/siyasetçiler böyle istediği içindir.

Eğer sömürülen milyarlarca insan bilinçli hareket etmeye başlarsa sistem, eşitsizlik nasıl değişir? Sürekli birşeyler satmak zorunda olan oligarşik azınlık bu malları kime satıyor? Ne açlıktan öl ne de karnın doysun diyorlar. Neden sürekli büyümek zorundayız? Büyüme fikri bizi kontrol etme ve bir anlamda köleleştirme gücüne sahip. Son yıllarda büyüme, o kadar çok borç hormonuyla katlanarak arttı ki, buna GSYH değil GSBH demek lazım. Yeni ahit Yunancasında borç, günah anlamına gelmektedir. Borç toplumları köleleştirmek için kullanılan bir araçtır.

Dünya toplam milli geliri 86 trilyon dolar seviyesindedir. Buna karşın küresel borç toplamı 270 trilyon dolar ve borcun gelire oranı % 365 seviyesinde. Bu rakamlar bize borçla işleyen bir sistemin esiri olduğumuzu söylüyor. Bizde borç yiğidin kamçısı derler ancak bu ancak alınan borçla daha fazlasını kazanabilecek bir yatırım yapabiliyorsanız doğrudur. Borçu olan ve yeni borçlar almak zorunda olan ülkelerin ulusal çıkarlarını koruyabilmeleri çok zor. Zaten dünya siyasetini kontrol etmek isteyenlerin temel gayesi ülkeleri borçlandırarak kendilerine mecbur hale getirmek. Üretmeyen, ürettiğinden fazlasını tüketen, kaynaklarını etkin kullanamayan ülkeler kolaya kaçıp borçlanarak yalancı bir refah yaşamaya çalışıyorlar. Dünya gelir ve servetinin çoğunluğunu kontrol eden küçük azınlığın servetlerine servet katabilmelerinin yolu çoğunluğu oluşturan kitlenin daha fazla tüketmesidir. Borçlandırma ise bunu sağlamanın yoludur. Reklamlara dikkat edin, tatil yapacaksın paran mı yok, kredin hazır! Araba alacaksın paran mı yok, kredin hazır! 2 yılda bir telefon değiştireceksin paran mı yok, kredin hazır! Sonuç ise felaket. Erdemli bir yaşam için toplumlar bu kısırdöngülerden çıkmaz zorundadır. Gerekli olan inanma arzusu değil, tam tersi olan öğrenme arzusudur.

Çevreyi kirleten sanayiler, tıkanmış yollar ve aşırı kalabalık kentler kabusundan kurtulup yerküreye saygıyı, sürdürebilirlik ve eşitlik ilkelerini, toplumsal sorumluluk bilincini içeren yeni bir düzene ihtiyacımız var.

Hatip SORGUN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Kaynaklar:

-Ulusların Düşüşü (Daren Acemoğlu, James A. Robinson), Plutokratlar (Chrystia Freeland),

-Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital (Thomas Piketty), Yoksulluğun Sonu (Jeffrey D. Sachs),

-Dünya Eşitsizlik Raporu (2018),

-Oxfam Eşitsizlik Raporu (2020),

Credit Suisse Küresel Servet Raporu (2019)

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*