Maziden Müzeye: Kağnı

  • “Haydi torunum kalk, bugün mahsulü harmana getirme zamanı! Çok işimiz var. Senin yardımın lazım.”

Bu cümle ile dedem tarafından uyandırıldım. Bahsettikleri işler yetişkin insanların yapacağı türdendi. “Neden bana ihtiyaç duyarlar ki?” diye geçirirdim içimden. İlk defa karşılaştığım için merakım da kat be kat artıyordu. Ben ne yapabilirdim ki? Ekinler biçilirken eşekle öğle yemeklerini (azık) tarlaya götürüyordum. En önemli yaptığım işlerin başında bu gelirdi. Bunun dışında ne yapabilirdim ki?  

Tüm bu soruların cevabını aramıyordum. Hiç kimsenin böyle bir sorusu yoktu sanki. Herkesin bildiği bir şey için ben de fazla gürültü etmeyeyim dedim. Dedem, amcam, annem ve yengelerimle birlikte yüksek tepelerde bulunan tarlamıza doğru yola çıktık.

Biçilen tarla yığınlar haline getirilmiş, toplanmıştı tüm ekinler. Biz önden gittiğimiz için hazırlıklar yapılıyordu. Ama benim, getir-götür dışında yine bir işim yoktu.

Dedem: “Nerede kaldı şu kağnı? Bu çocuk bir işi de zamanında yapsın artık!” diyerek kızdı. Tam bu arada babaannem devreye girerek: “Ne acele ediyorsun? Çocuk getirmek üzere. Öküz yine huysuzluk etmiştir. Gelene kadar buraları toplayalım.” dedi.

Vaktinde yerine getirilmeyen tüm işlere tepkisi büyük olan dedemi yine babaannem sakinleştirmişti. Çünkü ona hiç kızamazdı.

Bir süre sonra amcamın kağnı ile geldiğini gördüm ve dedeme haber verdim. Ancak kağnı, benim bildiğim kağnıdan çok faklı idi. Sanki bir gecede büyümüş gibiydi. Yan taraflarına uzun ağaçlar eklenmiş. Dün çok küçük olan kağnı, eklenen tahtalar (cerek) ile çok genişlemişti.

Amcam kağnıyı yığına yanaştırdı. Üstünde, dedemin bir ay önce birkaç tanesinin bakımını yaptığı, birkaç tane de yeni yaptığı anadutlar vardı. Anadutları yetişkinler ellerine aldılar. Ve o tuhaf hâle gelen kağnın üzerine istiflemeye başladılar.

Bu sırada hala bir işim yok. İçimden “Dedem yanında bulundurmak için öylesine mi beni çağırdı. Ya da evde yalnız kalmayayım diye mi?” Kandırılmak istemezdim ve bunu da hiç beklemezdim. Bu duygular içerisinde kağnının üstüne ekin yığınları yüklenmeye devam ediliyordu. Bir taraftan “Kaç yığını yükleyebiliriz bir seferde?” diye muhabbet de eşlik ediyordu. İki, üç diyerek fikir alışverişleri devam ederken dedem tartışmaya son noktayı koydu “Hayvanlara eziyet etmemeli. Bu hayvanlar bize daha çok lazım”.  

Sabırsızlıkla, bana hangi işin düşeceğini beklerken dedem amcamdan, geniş dalları olan ve daha önce kesilmiş, hazır edilmiş parçayı bağlamasını istedi. Üzerine birkaç tane de büyük taş koymak için ayarlanmıştı.  

Artık yola çıkma vakti. Yüksek tepelerden aşağı inerken öküzlerin boyunlarına çok fazla yük biniyor ve kağnının hızı artıyor. Öküzler güçlü ama hızlı hayvanlar değiller. Onların güçlerinin heba olmaması için ekini taşıyan kağnın arkasına geniş ve dalları olan ağaç bağlanır. Sadece önde bir kişi öküzleri kontrol ederken diğer herkes yol durumuna göre hızını azaltıcı, bir nevi firen vazifesi gören ağaçların üzerinde oturur. Düz bir alana gelince herkes iner. Yokuş aşağıya denk gelince herkes hızlı bir şekilde tekrar biner.  

Meğer benim görevim de yokuş aşağı inerken frene katkı sağlamakmış. Herkesle birlikle biniyor herkesle birlikte iniyordum. Senkronize hareket edilmesi gerekiyordu. Bunun için de herkes çok dikkatli idi. Sanki yetişkinlerin içindeki çocuk bu anlarda özgürlüğüne kavuşmuş gibiydi. Birlikte hareket edenler, edemeyenlerin düştüğü komik halleri, karşılıklı kahkahalar ve kısa molalarda süreç değerlendirmeleri, yeniden görev dağılımları, sağ tarafa ağırlık yapması gerekenler, arka taraftan ağırlık yapması gerekenler gibi….

Tüm ekinler harman yerine toplanırdı. Sınırları çizilmemiş ama herkesin yerinin belli olduğu mekânlardı harmanlar. Tüm taşıma işlemleri tamamlandıktan sonra bu aşamada da görevimin olduğu söylenerek sabah herkesle birlikte harman yerine götürüldüm. Taşırken görevim eğlenceli idi. Acaba şimdiki görevim nasıl? Yine eğlenceli midir?

Harmana gideceğimiz ilk gün kağnıya, iki parçadan oluşan, her bir parçası 50’şer cm, uzunluğu ise 1,5 metre olan, önü biraz kalkık ve altında sivri taşların olduğu, ismine düven denilen bir cisim konuldu. Bunu özellikle sordum. Ama aldığım cevabı zihnimde canlandıramadım. “Nasıl olur ki?” diye geçirdim içimden.

Tüm sorularımın cevabını birkaç saat içinde uygulamalı olarak bulmuştum. Dağdan getirdiğimiz ekin yığınları dağıtılarak öküzlere bağlanan düven üzerlerine konulmuştu. Ağırlık yapması için birkaç kişi düvenin üzerine bindik. Bir süre sonra ekin, düvenin altındaki sivri taşların etkisi ile yüksekliğini kaybetmişti. Gittikçe toz haline gelmeye başlamıştı. Bu aşamada düven üzerinde sadece öküzleri kontrol edecek kişinin kalması yeterli oluyordu.  

Kağnıya dair duygularımın eşlik ettiği ilk anılardı bunlar. Normal kağnının ekin taşımak için aldığı yeni şekil, yetişkinlerin içindeki çocuğun sesleri, mini macera tadında ekinlerin taşınması ve son merhalede buğdayın saptan ayrılış zamanı… Tüm bunlar kağnıya dair ilk anılarımdı ve kıymetli idi.

Zamanla kağnının köy yaşantısının ne kadar önemli bir parçası olduğunu bizzat yaşayarak gördüm. Kağnının farklı zamanlarda farklı işleri yerine getirmesi için tasarlanması, güçlü iki öküz veya atın bakımlarının hassasiyeti, insan ve yük taşımada etkin kullanılan bir araç olması dikkat çekiciydi. Kağnı, motorlu araçlar köy hayatına girene kadar varlığını sürdürmüştür. Varlık sahibi olanlar en kısa sürede motorlu araçlara geçiş yaparken, imkânı olmayanlar bir süre kağnı ile devam ettiler. Ancak hıza ayak uyduramayınca tarımı da bırakmak zorunda kaldılar.

Mazinin (M.Ö 4000) uzun bir zaman aralığında bulunan şimdilerde müzelerin korunaklı kısımlarda yerini alan kağnının bölümleri;

Ok: İki öküz arasından geçen, uzun ve üçgen şekline olan ana yapıdır.

Köp: Kağnının ön ve arka tarafına enlemesine konulmuş yassı tahta.

Teker: İki adet bulunur. Ağaçtan yapılan, toprakla temasta olan kısımları özel yapılmış demir ile çevrelenmiş en temel kısım. En temel kısım olduğu için yapımında çok dikkat edilmesi gerekiyor. İç içe geçmiş olarak çam ağacından yapılır. Bakımında özellikle katran kullanılır. Ağaç kısımları katran sonrası görünümünün güzel olması ve katranın bulaşmasını önlemek için yumurta kabukları ufalanarak üzerine serpiştirilir.

Boyunduruk: İki hayvanın birlikte hareket etmesini sağlayan, ön tarafa, oka monte edilen ve iki metreye yakın uzunluğu olan bir parça.

Zelve: Boyunduruk üzerinde, öküzlerin boyunlarının sığacağı aralıkta açılan 4 delikten geçirilip, 50şer cm uzunluğunda ve sağlam ağaçtan yapılan, ucundaki iple hayvanların boyunlarına bağlanan aparat.

Dayanak: Dinlenme zamanlarında yükün hayvanların üzerinde kalmaması için oluşturulan ve en uçta bulunan, iple bağlı olan ağaç parçası.

Büyüklüğü: Arka tarafı iki metre öne doğru bir metreye kadar düşen genişliğe sahip. Aileme ait kağnının büyüklüğü bu ölçüde idi.

Recep DAĞDEMİR

SORGUN DÜŞÜNCE KULUBÜ

Author: yasin66
İsim: YASİN AĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.