Meclis’in İçinde Vurdular Bizi / Y. Ziya Bahadınlı

Başlık bir kitap ismine ait. Yazarı, Yusuf Ziya BAHADINLI. Kitap, Haziran 2006 tarihinde Asya Şafak Yayınları tarafından yayınlanmış ve 224 sayfadan oluşuyor.

Meclisin İçinde Vurdular BiziKitabın yazarı Yusuf Ziya BAHADINLI, Yozgat/Sorgun/Bahadın’da 1927 yılında doğmuş. İlkokulu Bahadın’da, Ortaokulu Yozgat Ortaokulu’nda okumuş. 1944 yılında Pazarören Köy Enstitüsü’nün ilk mezunu. 1944-1961 yılları arasında değişik okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yapmış. Bu süreçte iki defa öğretmenlikten istifa ederek 1957-1958 yıllarında THY’de memurluk ve 1959-1960 yıllarında İstanbul’da bakkallık yapmış. 1961-1965 yıllarında yayıncılık yapmış ve Türkiye İşçi Partisi’ne girmiş. 1965-1969 yıllarında TBMM’de Türkiye İşçi Partisi Yozgat Milletvekili olarak görev yapmış. 1969-1979 yılları arasında yayıncılığa devam ederek “İlke” ve “Yeni Dünya” isimleriyle iki dergi çıkarmış. 1979-1991 yılları arasında Almanya’da 11 yıllık sürgün hayatı yaşamış ve 10 yıllık zamanaşımı ve Türk Ceza Kanunu’nun değişmesi sonucunda 1991 yılında Türkiye’ye dönebilmiş.

Hikâye, Roman, Anı, İnceleme, Gezi, Araştırma ve Sözlük alanlarında 15’den fazla eseri var.

Yusuf Ziya BAHADINLI, bir fikri olan, bir ideolojiye inanmış, inandığı fikirlerin hayata geçmesi için mücadele etmiş Yozgat’tan yetişmiş önemli değerlerden biri. Yusuf Ziya BAHADINLI inandığı fikirlere okuyarak, araştırarak, yaşayarak ve daha önemlisi düşünerek ve analiz ederek ulaşmış bir insan. Aslında oldukça zor bir iş yapmış. Kapitalizm Dünya’yı kasıp kavururken, Sosyalizm uğrunda mücadele vermiş. Kolay bir iş değil. Kimine göre doğru, kimine göre yanlış; ancak ortada bir fikir ve bu fikir uğrunda verilen bir mücadele var. Asıl olan her neye inanırsak inanalım, her neyi savunursak savunalım, bunu bilerek, araştırarak, okuyarak, düşünerek, analiz ederek yapmak değil midir? Ne çektiysek ön yargılarımızdan, okumadan, araştırmadan, dinlemeden, düşünmeden, analiz etmeden taraftar veya düşman olmamızdan çekmedik mi?

Doğru olan sistem nedir? Son bir asırdır insanlığı esir almış bir sistemle yaşıyoruz. Bu sistemin insanlığı getirdiği noktadan memnun muyuz? Bu sistemin uygulamaları sayesinde, 4,5 milyar yaşındaki güzelim Dünya’mız, daha 1 asır bile dolmadan yaşanmaz bir yer haline gelmedi mi? Rant uğruna doğayı yok etmedik mi? Canavar gibi tüketme eğiliminde olan malum sistemin ürünü insanları doyurabilmek, bu yolla daha fazla para kazanabilmek için daha fazla üretme peşinde koşanların fabrikalarından çıkan gazlar iklim dengesini bozmadı mı? Daha şimdiden içecek temiz su bulamayacak duruma gelmedik mi? ‘Gemisini kurtaran kaptan’ sözü bu sistemin ürünü değil mi? Bu düşünce mantığı ile kendimizden başka kimseyi düşünmez hale gelmedik mi? Hatır, gönül, sevgi, saygı, gelenek, görenek gibi değerlerden bihaber bir hale gelmedik mi? Bu sistem, Dünya nimetlerinin % 80’inin nüfusun % 20’si, hatta % 60’ının nüfusun % 5’i tarafından paylaşıldığı adaletsiz bir yapı değil mi? Bu yapı sayesinde sermayeye sahip olan zengin kapitalist ülkeler az gelişmiş ülkeleri paraları ile güzel güzel sömürmüyor mu? Bu sistem, bir tarafta milyarlarca dolarlık servete sahip insanlar varken; diğer tarafta açlıktan ölen milyonlarca insanın aynı gök kubbe altında yaşayabildiği bir dünya yaratmayı başarabilmiş (!) bir sistem değil mi?

Bugün İstanbul’da yanılıp ta bir AVM’ye gittiğinizde, hangisine giderseniz gidin, AVM’ye girmeniz yarım saat, çıkmanız da bir o kadar. Her taraf araba ve insan dolu. Herkes tüketme peşinde. Hatta indirim olan mağazalarda insanlar bir tane fazla alabilmek için birbirlerine olmadık çirkeflik, saygısızlık yapıyor. Çılgınca, bilinçsizce tüketme yarışındayız. Bütün bunlar, her yıl 140 Milyar TL civarında cari işlemler açığı (dış açık) veren yani ürettiğinden fazla tüketen, diğer ülke insanlarının tasarruflarını tüketen ve neticesinde her yıl borçlanmak zorunda kalan bir ülkede oluyor. Bütün bunlar, dünyanın en pahalı benzinini tüketen ancak benzin fiyatları arttıkça ithal araba satışları daha hızlı artan, gelecek 10-20 yıllık olası gelirlerini şimdiden borçlanarak tüketim peşinde koşan, 5 ton buğdayla bir cep telefonu alındığı bir ortamda her yıl cep telefonu değiştiren bir gençliğin yaşadığı bir ülkede oluyor. Sistemin bizi getirdiği nokta işte bu! Allah sonumuzu hayır eylesin inşallah.

Öyleyse hangisi doğru, hangisi yanlış? Doğru olan ne, yanlış olan ne?

Sorgun Düşünce Kulübü çalışmaları kapsamında her ay Yozgat’tan, Sorgun’dan çıkmış değerleri incelemek suretiyle gerçekten çok önemli bir iş yaptığımızı her ay ortaya konan işle daha da iyi anlıyorum. Ne yalan söyleyeyim, Yusuf Ziya BAHADINLI’yı bu vesileyle tanıma fırsatı buldum. Diğer arkadaşların yazılarını okumak suretiyle incelediğim kitabın yanında diğer eserleri hakkında da bilgi sahibi olacağım. Daha da önemlisi; çalışmaları takip etme zahmetinde bulunanlar değerlerimizi yakından tanıma fırsatı bulacaklar.

Yusuf Ziya BAHADINLI’nın kitabı, kendisinin 1965-1969 yılları arasında Türkiye İşçi Partisi Yozgat Milletvekilliği döneminde TBMM’deki çalışmalarından ve değişik konularda TBMM’de yapmış olduğu konuşmalardan yapılan alıntılardan oluşuyor. Kendisinin bir Edebiyatçı ve Öğretmen olması ve köyde büyümüş olması sebepleriyle yaptığı konuşmalar genelde Türkiye’nin Milli Eğitim ve Tarım Politikası ile alakalıdır.

Bu vesileyle, kitaptan bazı alıntılara burada yer vermek isterim:

“…Ama belki de daha uygar, daha düzeyli, belki biraz daha “düşünce’ye, “insan’a” değer veren, bir arada yaşamasını bilen, karşı düşünceye tahammül eden bir yapıya sahip kişilerin sayısı artabilirdi?”

“Anlamayan, anlamak için çaba harcamayan, dinlemeyen, dinlemek için çaba harcamayan, düşünmeyen, düşünmek için çaba harcamayan insanlar….”

“…ve sınıf atlama duygusu ve arzusu onları sürekli nefret kusan kişiliğe dönüştürmüştü!”

“Ancak Türkiye’de burjuva iktidarının gereksindiği şey başkaydı. Savaşın sona ermesi ile birlikte, emperyalist dünyanın yeni lideri belli olmuştu: Amerika Birleşik Devletleri. Türkiye bu liderin etrafında oluşan dünya sisteminin parçası olmak için büyük bir gayret içindeydi.”

“Köy enstitüleri resmen 1954’de DP tarafından kapatılmışsa da; 1947’de Yüksek Köy Enstitüsü’nün kapatılmasıyla birlikte köy enstitülerinin tüm içeriği boşaltılmış……”

“Yeni emperyalizm, geri kalmış bir ülkenin yeraltı, yerüstü zenginliğini sömürmek için en kestirme yol olarak, o ülkenin insanlarına “gayrı milli” eğitim/öğretim uygulamaktadır.”

“…Az  gelişmiş memleketler, kapitalist yolu tuttururlarsa, ileri kapitalist memleketlerin uydusu olmaktan kurtulamazlar.”

“Eğitimin amaçlarından biri, ‘Her kazancın bir emek karşılığı olması gerektiğine inanmaktır.’ Bugün her an bunun tam tersini görmüyor muyuz? Piyangonun başına bir ‘milli’, sporun sonuna bir ‘toto’ koyarak, çalışmadan kazanmayı radyolarla, gazetelerle, yasalarla halka öğretmeye çalışmıyor muyuz? Her çocuğun, her aydının, her sorumlu memurun, her yurttaşın zihnine, ‘ekmeğini emeğiyle elde etme’ ilkesini insanlığın temel erdemlerinden biri olarak yazmadıkça, çalışmadan yaşamaya son verilebilir mi?”

19/01/1967’de TBMM’de yapılan konuşmasında sunulan bir istatistik: “Bir yanda nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı 35 bin köyden 15 bininde hala okul yoktur ve 13 milyon insan alfabesizdir. 32 milyon nüfuslu Türkiye’mizde Cumhuriyet’ten bu yana üniversite ve yüksek okullardan ancak 167 bin kişi mezun olmuştur. Kültürümüz, deneme ilkokulları, deneme liseleri, fen lisesi, yabancı uzmanlar, barış gönüllüleri, Teksas kovboy dergileri ve bir de yerli sorumsuzlar tarafından yozlaştırılmaktadır.”

Bu sözler 1960’lı yıllarda söylenmiş. 50 küsur yıl sonra geldiğimiz noktadan bakıp bu sözleri tahlil etmek çok ilginç.

 

HATİP SORGUN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Site varsayılanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*