Ne Kadar Medeniyiz?

Güncel nüfus verilerine göre Türkiye nüfusunun yaklaşık % 80’i il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor. Bir diğer ifadeyle şehirlerde yaşıyor. Daha 1980’li yıllara kadar bu oran % 50’nin altındaydı (1980’de % 44) ve nüfusun çoğunluğu köy ve beldelerde yaşamaktaydı. Biraz daha geriye gittiğimizde ise, mesela 1950’de Türkiye nüfusunun sadece % 25’inin şehirlerde yaşadığını görmekteyiz. Bu verilerden hareketle, Türkiye’nin yakın bir geçmişe kadar köylü ya da bir tarım toplumu olduğunu söyleyebiliriz.

1980’lerin ortasından itibaren bu tablonun hızla değişerek bugünkü duruma gelmemizin arkasında elbette bir çok sosyo-ekonomik sebep var. Şehir nüfusunun bu derece hızlı büyümesi, şehirlerde yaşayan nüfusun doğal artışından ziyade elbette köylerden kentlere yoğun bir göçle açıklanacak bir durum. Başta iş olmak üzere, eğitim, sosyal ihtiyaçlar vb. birçok nedene bağlı olarak yaşanan göçün hız kesmeden devam ettiğini hesap edersek, yakın gelecekte şehirlerde yaşayan nüfus oranının % 90’ı da aşması uzak bir ihtimal değil.

İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlere doğru yaşanan göç, şehirleri bir çok anlamda dönüştürmüştür. Başta popülist gerekçelerle göz yumulması ve şehre gelen köylü nüfusun yerleşimiyle ilgili doğru ve sağlıklı planlamalar yapılamaması sebebiyle, büyük şehirlerimiz gecekondularla ve çarpık yapılarla dört bir yandan çepeçevre kuşatılarak çirkinleştirilmiştir. Sosyo-kültürel açıdan baktığımızda da büyük sorunlar yaşanmış, şehre göç eden köylü nüfus, kendi kültürü, yaşam tarzı ve alışkanlıkları ile şehir hayatının şartları arasındaki derin uçurum karşısında bocalamış; yeni hayata kolay intibak edenler olduğu gibi, büyük çoğunluk şehrin kenar mahallerinde bir nevi köy hayatı yaşamaya devam etmiştir.

Şehre gelirken önceliği iş bulup, para kazanarak ailesinin geçimini temin etmek, ya da en hızlı yoldan zengin olarak belki bir gün memleketine geri dönmek olan bu kitlelerin, şehirle ve şehirliyle ilişkisi haliyle büyük oranda maddi boyutta gerçekleşti. Böyle olunca, kültürel manada şehirli olmak, kendini her açıdan geliştirmek, hep geri planda kaldı. Bunlar arasında “parayı bulanlar” zamanla küstahlaştı; bir zamanlar utandığı kültürü ve kimliğini, elde ettiği imkanların verdiği cesaret ve öz güvenle daha açık yaşar ve ifade eder hale geldi. “Kıroyum ama para bende!” diye caka satarak, paranın onlara her şeyi yapma ve söyleme hakkını verdiğini düşündü bir kısmı… Uzun lafın kısası, ne tam köylü ne de tam şehirli olarak tarif edemeyeceğimiz tipler türedi. Tıpkı insanımızın artık ne tam Doğulu ne de tam Batılı olamayışı gibi bir kimlik karmaşasıydı yaşanan…

Şehrin demografik yapısındaki bu değişim neticesinde, gerçek manada şehirlilerin sayısı azaldı ve sesleri daha az duyulur oldu. Atadan ve dededen şehirli olanların yeni nesilleri de, bu olumsuzluktan etkilenerek ideal ölçekte şehirli birey vasıflarını kaybettiler. Eskiden şehirli insan dediğimizde zihnimizde; bilgili, görgülü, edep, adap ve erkan bilen, nezaket sahibi, insan ilişkilerinde saygı ve seviyeyi korumayı bilen, çevresinde saygınlık oluşturan, okuyup yazan, çevresini ve dünyayı tanıyan, düzgün konuşan, dili güzel kullanan, genel kültür seviyesi yüksek, sanat ve estetikten anlayan, giyimi kuşamı düzgün, ince zevklere sahip, ince ruhlu bir insan canlanırdı. Örneğin, artık yavaş yavaş unuttuğumuz (ve soyları tükenmekte olan) İstanbul Beyefendisi ya da İstanbul Hanımefendisi gibi tanımlamalar tam da bu özelliklere sahip kişileri tarif ederdi.

“Şehir nedir?” diye sorsak; insanımızın çoğu büyük ihtimalle modern ve gösterişli binalarla, geniş caddelerle ya da alışveriş merkezleriyle tarif etmeye çalışacaktır şehri. Evet şehirler bunları ihtiva eder fakat bir şehri şehir yapan asıl ve temel değerler kültürel ve tarihi birikimi, onu diğerlerinden farklılaştıran mimari ve sanatsal zenginliği, başka şehirlerde rastlanmayacak kendi has diğer ayırt edici özellikleri ve belki de hepsinden önemlisi tüm bunları bir kimlik olarak benimsemiş ve bunlarla özdeşleşmiş insan topluluğudur.

Şimdi şu soruları kendimize soralım ve samimi olarak cevap vermeye çalışalım: Mesela İstanbul’u baz alırsak, acaba bu şehir üzerinde yaşamakta olan yaklaşık 15 milyon insandan kaçı yukarıda tarif ettiğimiz vasıfları taşımaktadır? Kaçı bu şehri yeteri kadar tanımakta ve kaçı bu şehrin tarihinden haberdardır? Kaçı İstanbulluluğun ne demek olduğunu bilmekte ve kaçı bu şehri benimseyerek kendini gerçek manada İstanbullu olarak kabul etmektedir? Ya da kaçı şehrin tarihi yapılarını süsleyen eski (Osmanlıca) yazıları okuyup, anlayabilmektedir? Evet, bu soruların cevabını kestirmek çok zor değil. Maalesef, yaşayan nüfusun çoğunluğu bu şehre, bu şehrin kültürüne ve ruhuna yabancı.

Şehirli olmayı, lüks ve konforlu evlerde yaşamak, lüks arabalara binmek ve lüks bir yaşam sürmek olarak algılayan, hayatın gayesini de bunlara sahip olmak olarak gören insan güruhunun, kendini her alanda geliştirerek kültürel manada şehirli olması beklenelebilir mi? Elbette beklenemez. Bu yüzden de böylelerine şehirli değil, gösteriş meraklısı “sonradan görme” denir.

“Medine” kelimesi Arapça şehir anlamına gelir. “Medeni” kelimesi de medine kelimesiyle aynı kökten gelir. Yani şehirli demek medeni demektir. Bir başka ifadeyle şehir, bünyesinde medeni insanları barındıran ve medeniyet inşa eden yerdir.

“Medeni” kavramından yola çıkarsak, acaba bu kavramın içini doldurabilecek kalitede insan yetiştirebiliyor muyuz? Trafikte, toplu taşıma araçlarında, işyerlerinde, okullarda ve diğer kamusal alanlarda, birbirine saygısı ve tahammülü olmayan, bir diğerinin hak ve hukukuna riayet etmeyen, elinden gelse birbirini bir kaşık suda boğacak, egoist ve çıkarcı bireylerin, ortak bir kültür oluşturmaları, ortak değerler geliştirmeleri ve bu değerleri ortak bir kimliğe dönüştürürek onunla özdeşleşmeleri mümkün olabilir mi? Tamamen maddiyat odaklı, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, yaşadığı toplumdan ve dünyadan bihaber, çevre, sanat ve estetik bilinci gelişmemiş bireylere medeni diyebilir miyiz?

Yıllardır İstanbul’da yaşadığı halde, bir yabancı turist kadar Ayasofya’yı, Süleymaniye’yi gezme/görme ihtiyacı hissetmemiş, yaşadığı şehirle ilgili tarih bilgisi 1453’ün ötesine geçmeyen; buna karşın AVM’lerde günlerini tüketen, televizyon başına geçip saatlerce beyinlerini çürüterek tüm dizilerin şeçeresini çıkaran tipleri İstanbullu, şehirli ya da medeni olarak kabul edebilir miyiz?

Yukarıdaki serzenişlerimizin gayesi şehirliliği yüceltip, köylülüğü aşağılamak değil elbette. Meramımız, şehre gelip, şehrin tüm imkanlarından faydalandığı halde, şehre hiçbir katkı yapmayan, katkı yapmadığı gibi şehrin kültürel kimliğini tahrip eden, şehrin ruhuyla kendini bir türlü özdeşleştiremeyen ve diğer taraftan kendi değerlerine de yabancılaşmış sonradan görme, bencil ve çıkarcı tiplerin sebep olduğu yozlaşmaya/kirlenmeye dikkat çekmektir. Sürç-i lisan ettiysek affola!

 

Abdullah ALPAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*