Öyle Bir Aşk / Y. Ziya Bahadınlı

Öyle Bir Aşk, Sorgun’lu edebiyatçı, yazar ve siyaset adamı Yusuf Ziya Bahadınlı’nın anı türünde yazdığı 2 eserinden biridir (diğeri Meclisin İçinde Vurdular Beni).

Yazarın eserlerinin ağırlığını hikâye ve romanları oluşturur. Bunun yanında çeviri, sözlük ve inceleme çalışmaları da mevcuttur. Bir dönem yayınevi işletip dergi de çıkarmıştır.

Öyle Bir Aşk 2Kitabın incelemiş olduğum 4. Baskısı İmge Yayınevi tarafından 2007 yılında yayınlanmıştır. 363 sayfadan ibaret olan kitap, 7 ana bölümden oluşmaktadır. Bu kitap, yazarın çocukluğundan itibaren yaşamının önemli dönemlerinden kesitler sunmakta; hayatı, mücadelesi ve fikriyatına ışık tutmaktadır. Bu açıdan en önemli eserlerinden biridir diyebiliriz.

ÇOCUK İKEN başlıklı birinci bölüm adından da anlaşılacağı gibi çocukluğuna dairdir. Bahadın köyünde 1930’larda geçen çocukluğundan yarı hayal yarı gerçek bahsederken, kitapla ve okumayla tanışmasına da özel bir vurgu yapar. “Kerem ile Aslı ilk okuduğum kitaptır ve okumanın güzelliğini Kerem ile Aslı’da sezdim” der.

İkinci bölüm, KÖY ENSTİTÜSÜ’NDE İKEN, yazarın kişiliğinin ve dünya görüşünün şekillenmesinde belirleyici rol oynaması sebebiyle, hayatının belki de en önemli dönemi diyebileceğimiz Köy Enstitüsü anılarından oluşur. Bahadınlı, köy enstitülerini, kaderini baştan aşağı değiştiren büyük bir fırsat olarak görmüştür. Bir gün milletvekili olduğunda T.İ.P. (Türkiye İşçi Partisi) adına Meclis’te yaptığı ilk konuşmaya (1965) şöyle başlayacaktır:

“Yozgat’ın Bahadın köyünde ayağımda çarık, bacağımda şalvar mal güderken, elimden tutup beni ülkemin geleceği üstüne söz sahibi eden köy enstitülerine şükranlarımı sunarak sözlerime başlıyorum…”

Yusuf Ziya Bahadınlı’nın köy enstitüsü macerası Kayseri Pazarören’de başlar. Buradan mezun olduktan sonra kendi köyünde 3 yıl öğretmenlik yapar. Sonrasında ise Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne devam eder. Buradan Balıkesir Eğitim Enstitüsü’ne nakledildikten sonra yükseköğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü, Edebiyat Bölümü’nde tamamlar. Yazarın köy enstitüleri hakkında kişisel tecrübelerine dayanan düşüncelerinden bir kısmı aşağıdadır:

“Köy enstitüleri, öğretici olmaktan çok eğitici olmuştur. Bilindiği gibi öğreticilik belletici; eğiticilikse sezdiricidir.”

“Toplumların en tutucusu, geç değişeni köylülüktü. Öyle iken enstitülerdeki yöntem, eğitim, kitap okuma, demokratik uygulama, bilimsel düşünce köylü çocuğunu ileri düzeye yükseltti.”

 “Derslerimiz 3 kümede toplanmıştı: Kültür dersleri, tarım dersleri ve teknik dersler. Sabahları oyun oynuyorduk, kireç söndürüyorduk, harç karıyor, tuğla taşıyor, duvar örüyor, çatı çatıyorduk, demir dövüyorduk, sıva yapıyorduk, öğleden sonraları da derslikleri dolduruyorduk.”

“Benim zanaatım belli olmuştu: Demircilik. Ama önce temel kazmalıydık, taş taşımalı, kireç, kiremit taşımalıydık. Başta çok zorlandığımı söylemeliyim. Beynim yüreğime emredince zorluk yavaş yavaş ortadan kalkmıştı.”

“Sabah sporunda, kahvaltıda, derste, tarlada, işlikte, dinlencede, eğlencede türkü söylerdik, zeybek oynardık, halay çekerdik, mandolin çalardık. Ama bizim geleceğimiz, ille de “Ziraat Marşı’ndaydı. İstiklal Marşı söylerdik, Köy Enstitüleri Marşı söylerdik. Gençlik Marşı söylerdik; bizi asıl simgeleyen Ziraat Marşı’ydı.

“Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,

Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz!..”

“Köy Enstitülerinde, kuşkusuz yeni eğitim ve öğretim yöntemleri uygulanıyordu: İş eğitimi, öğretimde demokratiklik ve salt köylü çocukları içinliği özgün bir çalışma biçimiydi. İlerici ve Türkiye için devrimci bir hareketti ve en azından on binlerce kişi okuma olanağı bulduk.”

“Bir başka yan, o yılların okullarına göre köy enstitülerinde kitap yasağının olmaması önemli bir ayrıcalıktı; hele bir de kitap okumaya özendirilmemiz.”

Yusuf Ziya Bahadınlı, enstitüde bir dönem kütüphane sorumluluğu yapmış; bu sayede kendini okumaya vermiş, yabancı ve yerli birçok eseri okuyarak bundan sonrasında hayatının akışını değiştirecek sosyalizm ideolojisini benimsemiştir. Yazar bundan şöyle bahseder:

“Ben Bilimsel Sosyalizmi seçmiş, bu nedenle çok kimseden, kimi köy enstitülülerce bile “ayrıksı” görülmüş ve uzak durulmuşlardan biriyim.”

Yazardaki okuma aşkı zamanla yazma aşkına dönüşür. Enstitü yıllarında Ülkümüz adlı yazılarını kendisinin yazdığı küçük bir gazete çıkarır.

Bahadınlı’nın köy enstitülerindeki eğitimle ilgili özeleştirileri de yok değildir:

“Dilimizde “halkçılık”, “köycülük”, “Batı uygarlığı”, “eğitim yoluyla köyü canlandırmak” vardı. “Köyü canlandırmak” kavramında “köylüyü değiştirmek” vardı. Bizse “köylülüğü yüceltme” yoluna gitmiştik!

“Savaş başlamıştı, birinci hedefimiz kentliydi: Düzgün mü konuşuyor, giysisi düzgün mü, kravat bağlamışsa, bir de İstanbullu ise, öğrendiklerimizi mermileştiriyor, üzerlerine boşaltıyorduk!”

Enstitüde zaman zaman yaşanan Alevi-Sünni tartışmaları yazarı en çok rahatsız eden meselelerden biridir. Bu durumu şöyle anlatır:

“Enstitüde arkadaşlar arasında sık sık Alevi-Sünni tartışması oluyordu. Bu durum beni rahatsız ediyordu. İrademiz dışında kimi farklılıklar, burada olsun dikkate alınmamalıydı. Ama Orta Anadolu insanı bu ikiliği çok fazla abartıyordu.”

Kitabın 3. bölümü (KÖYDE ÖĞRETMEN İKEN) yazarın öğretmenlik dönemi anılarından oluşur. Kendi köyü olan Bahadın’da öğretmenlik vazifesine başlayan yazar bir taraftan heyecanla işine koyulurken diğer yandan yaşadıkları ve gördükleri karşısında köy enstitülerinde kendilerine yüklenen misyonu, aldıkları eğitimin eksikliklerini de sorgular:

“Görevimiz diyorum, köyün ekonomik hayatını geliştirmek için tarım, zanaat, teknik alanında köylüye örnek olmak. Bunu yapabilmek için de iş eğitimi yöntemiyle eğitilmiştik. “Genç Cumhuriyet rejimine bağlı bir köylü kitlesi ve gençlik” yetiştirecektik. Böylece “köyde, kapitalizm öncesi sınıf ve ilişkileri ortadan kaldıracak”, kısacası “köyü tüm unsurlarıyla rejimin seçtiği kapitalist yol doğrultusunda” canlandıracaktık.

Keşke diyorum, “köyü içinden canlandıracak gerekli görevliden, eğitimci, teknik görevli, tarım uzmanı, hayvanbilimcisinden önce birer araştırmacı, birer sosyolog, sosyal psikolog gönderilebilseydi.”

Köyünde 3 yıl görev yaptıktan sonra donanım açısından kendi yetersizliklerinin farkına varan Bahadınlı, 20 yaşında yükseköğrenime devam etmek üzere köyden ayrılır.

İdeolojik görüşünden dolayı (şikayetler, baskılar, soruşturmalar, dışlanmalar vs.) sıkıntılı bir yüksek eğitim dönemi yaşayan Bahadınlı, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde başladığı öğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nde tamamlar.

Kitabın 3. Bölümünde yazar Köy Enstitülerinin kurulmasında önemli rolü olan İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel ve İsmet İnönü’den de özel bölümler halinde bahseder. İnönü’yle ilgili şu tanımlaması ilginçtir:

“İsmet İnönü’nün köy enstitülerinin kuruluşunda çok emeği vardır, köy enstitülerinin yıkılışında ise daha çok payı olduğu gibi!”

1940’da kurulan köy enstitüleri artan tepkiler üzerine (bunların başında komünist yetiştirdiği iddiası vardır) 1954’de kapanmıştır. Yazar kitapta değinmemiş olsa da Amerika’nın taleplerinin de enstitülerin kapanmasında etkili olduğu bilinmektedir. Gerekçesi ise buralarda Sovyet yanlısı eğitim verildiği iddiasıdır.

Kitabın 3. bölümünün kalan kısmını yazımın son bölümünde detaylı bir şekilde incelemek üzere diğer bölümlerden de kısaca bahsetmek istiyorum.

4. bölüm, ASKER İKEN, yazarın askerlik dönemi anılarından ibarettir. Kore savaşıyla ilgili bir törende kendisinden bir konuşma hazırlaması istenince Nazım Hikmet’in bir şiirini Türk ordusuna uyarlamış büyük alkış almıştır. Kendi ifadesiyle, içinden gelerek yapmadığı bu iş bir takiyye örneğidir.

5. bölümde ise İSTANBUL’DA başlığıyla İstanbul’a gelişinden, yayınevi macerasından ve bu süreçte karşılaştığı zorluklardan bahseder. Yazar bir dönem bakkal işlettikten sonra Hür Yayınevi’ni kurar. Yazar, “Hür” adını sağcılar kullandığı için yayınevinin ismini daha sonra Yeni Dünya Yayınevi olarak değiştirir ve Yeni Dünya adıyla 1975’de bir de dergi çıkarır. Yeni Dünya 6 sayı çıkar. Derginin çıkışı, dağıtımı sürekli engellenmiş, para kaynağı da tükenmiştir. Yazar, babadan kalma toprağını satarak paraya çevirmesine karşın yetmez ve kapatmak zorunda kalır.

6. bölüm TİP MECLİSTE İKEN başlığıyla yazarın milletvekilliği dönemini konu alır. Yusuf Ziya Bahadınlı, Yozgat Milletvekili olarak Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 yılında Meclis’e soktuğu 15 milletvekilinden biridir. Bahadınlı, Meclis’te psikolojik baskılara maruz kalmış, hatta dayak da yemiştir. Meclis’te onu en şaşırtan şeylerin başında milletvekillerinin ikiyüzlülüğü gelmektedir. İkili ilişkilerde birbirlerine karşı çok saygılı olan, nezaketi elden hiç bırakmayan vekiller, kürsüye çıktıklarında arslan kesilmekte, birbirlerine en ağır ifadelerle demediklerini bırakmamaktadırlar. Aslına bakılırsa bugünkü TBMM aradan geçen yaklaşık 50 yıla rağmen eskisinden çok farklı değildir.

7. ve son bölüm ALMANYA’DA ise yazarın 1980-91 yılları arasında sürgün hayatı yaşadığı Almanya anılarından ve gözlemlerinden oluşur. Bahadınlı’nın daha kendi gitmeden namı varmıştır Almanya’ya… Sosyalist kimliğinden ve geçmişinden dolayı kendisine burada hep kuşkuyla yaklaşılmıştır. Acı olan ise, hep güvendiği, dost bildiği, aynı davaya baş koyduğu yoldaşları tarafından arkadan vurulması, Alman makamlarına hakkında sürekli olumsuz bilgi verilmesidir. Bu sebeple de yurt dışında bir türlü dikiş tutturamamış, istikrarlı bir iş yapamamıştır.

3. bölüme tekrar dönersek; bu bölümün en can alıcı kısmı yazarın Alevilik ve kökeni üzerine düşüncelerinden oluşmaktadır. Bahadınlı, Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Erzurum İspir Ortaokul Türkçe Öğretmenliğine atanır atanmaz Çalışkan olan soyadını Bahadınlı olarak değiştirmek için mahkemeye başvurur. Başvuruyu yaptığında 23 yaşındadır. Yıllarca gizlemek zorunda kaldığı, en azından bahsetmekten kaçındığı Alevi kimliğini vurgulamaktır gayesi. Bu kimlik çocukluğundan beri onun için hep bir sorun teşkil etmiş, sürekli bir azınlık psikolojisi içinde korkarak yaşamışlardır. Bu korkunun nedenini yargıçla yaptığı görüşmede şöyle izah eder:

“Doğduğum köyde her şeye karşın mutluydum. Fakat çevre köylere gidemezdim; o köylerin çocukları da bize gelemezdi, korkardık. Çevremizdeki köylüler tüm malımıza, mülkümüze göz dikmişti Yargıç Bey!”

“Bizi korkutan yalnız çevremizdeki köylüler değildi; devlet kurumları da onlardan geri kalmıyordu: Köyü jandarmalar basardı; bahane mi, her zaman vardı. Sonra tahsildar, şarap arayıcısı… Devlet hizmeti adına bir okul vardı, onu da köylü yapmıştı; beş sınıflı okula bir öğretmen! Kısacası Yargıç Bey, köyden bir çıktık mı, köyünde, kasabasında her bir yerde, önceden kurulmuş koca bir tuzağın bizi beklediğini düşünürdük.”

“Yargıç Bey, dedim yüksek sesle, korku bize savunmayı öğretti. Sözgelimi kaplumbağa, korktuğunda kabuğunun içine çekilir… Bizim de kendimize göre önlemlerimiz vardı: Cem’imizi yılda bir kere yapardık sözgelimi. O günlerde gözümüz gece gündüz yolları gözlerdi.”

Yazarın Alevi/Sosyalist kimliği eğitim hayatı sonrasında meslek hayatında da başına dert açmıştır. Hatta yazara göre normalde 1 yıl sürmesi gereken stajyer öğretmenlik süresinin 6 yılda bitmesi onun bu kimliğinden kaynaklanmıştır.

Tekrar konuya dönersek, yazarın soy isim değiştirirken tanıştığı mahkeme yargıcıyla Aleviliğin tarihi ve kökeni üzerine yapmış olduğu (biraz da kurgusal olan) sohbetlerden oluşmaktadır bu kısım.

Yazar, atalarının Anadolu’ya gelişini ve İslam’la tanışmasını şöyle anlatır:

Dedelerimiz, Orta Asya’dan ayrıldıktan sonra, İslam’ı ilk kabul edenler, Hazar Gölü’nün kuzeyinden Balkanlar’a Anadolu’ya geldiler. Güneş kültünü ve Göçebe geleneğini dürdürenler ise yüzyıllarca Maveraünnehir, Horasan, İran, Suriye, Mezopotamya gibi bölgelerde yaşamaya çalışarak kültürlerine yakın buldukları Batıni düşüncesi ile buluşup gelişerek, bir yandan da “kendilerine yaşama hakkı tanımayan Arap İslam baskı ve zulmüne karşı savaşım vererek” sonunda Anadolu’ya geldiler.

İslam öncesi Anadolu’da yaşayan topluluklar, güneş, ay, toprak vb. gibi doğa güçlerine tapmaktaydı. Yazar bu durumu daha doğal, daha insancıl görmektedir. Ona göre İslam gelerek her şeyi yerle bir etmiştir (!):

“Anadolu insanı yalnızlığını güçsüzlüğünü, göğün, toprağın suyun gücüyle gidermek istedi. Anadolu dışındakilerse göğün, toprağın suyun sahibini arıyordu. Anadolu insanı gözüyle görmediği, eliyle tutmadığı, varsayımlarla yaklaşılan bir güce inanmıyordu.”

Yukarıdaki paragraftan anlaşılacağı gibi doğa güçlerine tapmak, yazara göre bu güçleri yaratanı aramak gibi daha yüksek bir akıl ve bilinç düzeyi gerektiren bir çabaya göre daha muteber, daha makul. Yazar şöyle devam eder:

“Ve yine Anadolu, İslam’a kapılarını açtığında bütün Tanrılar tek isimle göğe çıktı. İnsanlar onun adına yakıp yıkmaya, her değere, her güce egemen olmaya, yaşamanın gereksizliğini yaymaya, asıl mutluluğun öldükten sonra var olacağını söylemeye başladı.”

Anlaşıldığı gibi Yusuf Ziya Bahandınlı’ya göre tüm kötülüklerin anası İslam’dır (!). Meğerse İslam öncesi tüm insanlık, barış, huzur içinde yaşarmış. Ne kavga ederlermiş, ne de savaşırlarmış (!) Anlamı barış demek olan bir dine ancak bu kadar haksızlık yapılabilir. Acı olan; akla ve bilime taparcasına inanan okumuş yazmış bir Cumhuriyet dönemi aydının, söz konusu İslam olduğunda müthiş bir ideolojik körlük ve akıl tutulması yaşayarak Hz. Peygamber’in mesajını ve gerçekleştirdiği devrimin boyutunu anlamak istememekte göstermiş olduğu dirençtir. Anlaşılıyor ki yazarımız, İslam’ın çok temel emir ve yasaklarını bilmeyecek kadar bu konulardan habersizdir. Aslında çok derinlemesine araştırmasına bile gerek yok. Sadece Veda Hutbesi’ni okusa İslam’a atfettiği olumsuzlukların (haksız yere öldürme, kadına yapılan kötü muamele, ırkçılık/kavmiyetçilik, kan davası gütmek, vb.) çoğunun bizzat Hz. Peygamber tarafından yasaklandığını öğrenmiş olurdu. Yine biraz araştırsa, tüm Batı dünyası Orta Çağ karanlığı yaşarken, İslam sayesinde Müslümanların bilim, felsefe, sanat ve mimari başta olmak üzere birçok sahada büyük bir medeniyet inşa ettiğini; bu medeniyetin sonrasında Avrupa Rönesans’ına ön ayak olduğunu bilmiş olurdu. Maalesef, Bahadınlı kolaycılığı seçmiş ve kulaktan dolma bilgilere dayanan ön yargılarının esiri olmuştur. Hâlbuki köy enstitülerinde anlamayı, sorgulamayı şüphe etmeyi öğretmemişler miydi?

Yazara göre Aleviliğin kökeninde Batınilik vardır. Bahadınlı, bugünkü Anadolu Aleviliği’nin ilham kaynağı olarak gördüğü Bâtınî görüşün (Batınilik Kur’an-ı Kerim’de yer alan kelime ve hükümlerin açık manalarından başka mecazi bir takım manalarının olduğunu ileri sürenlerin görüşüdür ki, ekseriyeti İslam dışı sayılmıştır) temel düşünce sistematiğini aşağıdaki şekilde açıklar. Batınilere göre:

1. Evren yaratılmamıştır, kendiliğinden vardır ve ne başı vardır ne de sonu.

2. Ahiret yoktur.
3. Yeniden dirilme, yargı günü yoktur.
4. Cennet, insanın dünyayı gönlünce yaşamasıdır.
5. Cehennem, insanın dünyada çektiği acıların toplamıdır.
6. Akıl, insanı insan eden temel koşuldur.
7. İnsan, sadece gücü ve emeği ile erdemli olur.
8. Bütün insanlar kardeştir.
9. Doğa düzeninde haram yoktur.
10. Yeryüzündeki bütün sınırlar yersizdir. Doğada sınır yoktur.
11. Her şeyin en önemlisi İNSAN’dır.
12. Kısacası; özgürlük, eşitlik, ortaklaşacılık, adâlet, kardeşlik, kadın-erkek eşitliği, mülkiyetin reddi, Bâtınî düşüncenin kaynaklarıdır.
13. Bâtınîlik, Doğu’nun ilk sosyalizmidir.
14. İnsanda tanrısal bir güç vardır.
15. Bâtınîlikten; Platon, Aristo, Sokrat, Kant, Dekart, sonra da Engels etkilenmiştir.
16. “Doğa’nın diyalektiği” böyle doğdu.

Aslına bakılırsa, Batıniliği benimsemiş olanlar, onun göstermeye çalıştığı kadar da masum ve insancıl değildirler. Özellikle Selçuklu döneminde büyük isyanlar çıkarmış, katliamlar yapmışlardır. Ünlü Selçuklu veziri ve Siyasetname’nin yazarı Nizamül Mülk’ü öldürten de Batıniliğin kurucularından Hasan Sabbah’tır.

Burada şunu ifade etmekte fayda var: Yazar Batıniliği/Aleviliği anlatmaya çalışırken bu akımın tarihsel seyri yanında, kendi zihin ve düşünce dünyasına yön veren materyalist/sosyalist felsefenin kalıplarını kullanmıştır. O sebeple de Batıniliği ve Aleviliği birazcık da gönlünden geçtiği gibi yorumlamıştır.

Bahadınlı’ya göre Alevilik İslam dairesinde görülemeyecek Materyalist bir inanıştır. (Yazara göre materyalizm “her şeyi, her olayı maddi kaynağı ile araştırmanın adıdır; bilimseldir, sosyalizmin kökeni materyalizmdir). Ona göre, Alevilerin İslam sonrası dönemde İslam’ın Şii yorumuna yakın durması tamamen konjonktürel, politik bir tavırdır. Aleviler baskılardan korunmak ve can güvenliklerini sağlamak adına takiyye yapmış ve Şii gibi görünmeyi seçmişlerdir. Velhasıl, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’in, hülasa Ehli Beyt’in Alevi inancına ve kültürüne sokulması gönüllü bir şekilde olmamış, tamamen yukarıda bahsedilen gerekçelerden kaynaklanmıştır.

Yazarın yukarıdaki görüşleri Türkiye’de Sosyalist/Materyalist dünya görüşünü benimsemiş (Aleviliğin içinden ya da dışından) bir zümrenin Aleviliğin İslam’la olan bağlarını kopararak, İslam dışı materyalist bir inanca ya da felsefeye dönüştürerek kendilerine doğal bir taban oluşturma gayretinin ürünüdür. Şunu biliyoruz ki bugünkü Anadolu Aleviliği asla tek tip değildir. Meseleyi yazarın baktığı perspektiften görenler olduğu gibi, İslam’la güçlü bağlar kurarak inancını yaşayan Aleviler de mevcuttur.

Burada şu empatiyi yapma zorunluluğumuz vardır: Alevi inancını benimsemiş toplulukların gerek Selçuklu, Osmanlı, gerekse Cumhuriyet sonrasında bir takım asimilasyon, baskı ve sindirme politikalarına maruz kaldıkları bilinen bir gerçektir. Bunu inkâr etmek hakkaniyete sığmaz. Aleviler siyasal baskıların yanında toplumsal düzlemde de baskılara da muhatap olmuşlardır. Sünnilere göre azınlıkta kalmaları sebebiyle, karşılıklı ön yargıların da beslemesiyle, sosyal açıdan dışlanma, hor görülme ve ötekileştirmeye de uğramışlardır, bu nedenle de sürekli olarak kendilerini gizleme ve inançlarını bastırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Kitaptaki şu ifadeler de bu psikolojiyi anlamamıza yardımcı olacaktır: Şu da bir gerçek ki, hiçbir zaman Alevi’ye inancın, görüşün saygıdeğerdir diyen olmamıştır. Ne Selçuklusu, ne Osmanlısı, ne Cumhuriyet dönemi! Alevi düşüncesi, inancı görmezlikten gelinmiş, yok sayılmış, cami, imam dayatması yanında toplu kıyım oluşturulmuştur.

Tüm bu yaşananlar ve oluşan birikim, Alevilerin Sünni Müslümanlara karşı bir tepki ve yıkılmaz ön yargılar geliştirmelerine de yol açmıştır. Yazarımızın da 80 yılı aşkın yaşamı bu tür birikimlerle doludur. Bu sebeple, onun Sünni İslam’a ve mensuplarına karşı geliştirmiş olduğu kesin/katı yargılarını ve nefretini insani açıdan anlamaya çalışmakla birlikte, kendisinin karşı tarafı anlama ve tanıma adına hiçbir çaba göstermemesini ve bulunduğu pozisyonu hiçbir zaman sorgulamamasını hoş görmek mümkün değildir.

Şu bilinmelidir ki, Cumhuriyet sonrası dönemde Sünni Müslümanlar da en az Aleviler kadar sistematik baskıya ve yeri geldiğinde zulme tabi tutulmuşlardır. Yeni devlet (tıpkı yazarımız gibi) pozitivist bir anlayışla dini (İslam’ı) gelişmenin ve “muasır medeniyetler seviyesine çıkmanın” önünde en büyük engel olarak görüyordu. Bu anlayışla, başta Hilafet’in kaldırılması olmak üzere, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat, Harf İnkılabı ve hatta Şapka İnkılabı gibi dinin toplum üzerindeki etkilerini azaltacak birçok devrim yapılmıştı. Devlet bir taraftan bunları yaparken din üzerinden elini çekmiyor (Osmanlı’da olduğu gibi Sünni İslam yorumunu esas alan), Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum ihdas ederek hem din işlerini kendi kontrolü altında tutmak istiyor hem de resmi anlayışa uygun bir din yorumu geliştirmeyi planlıyordu. Bu kapsamda değişik reform çalışmaları (mesela Türkçe ezan) yapılmış olmakla birlikte bunların birçoğu hayata geçirilememiştir. Bu da devletin laiklik iddiasının sadece lafta olduğunu gösteren en temel gerçektir. Bu süreçte Sünni Müslümanlar, devletin benimsemiş olduğu politikalar sebebiyle her ne kadar ana unsur gibi görünse de gerek tek parti döneminde, gerekse darbe dönemlerinde ciddi manada hırpalanmışlardır. Özetle, yalnız Aleviler değil Sünniler de ezilmiştir. Bu dönemin canlı tanıklarından biri olan Yusuf Ziya Bahadınlı’nın bunu kabul etmesi zor olmasa gerek.

İnanç ve ifade özgürlüğü halen günümüz Türkiye’sinin tam olarak çözülememiş temel meselelerinden biridir. Bu sorunu aşabilmemiz için popülist politikalar gütmek yerine, devlet felsefemizin baştan aşağı yenilenmesi ve dönüştürülmesi gerekmektedir. Devletin vatandaşa bakışını değiştirmenin yanında, Türkiye toplumunu oluşturan halkların da birbirlerine olan bakışını ve karşılıklı önyargılarını kökten sorgulama ve değiştirme zaruriyeti vardır.

Her şeye rağmen, bugünün Türkiyesi’nde Aleviler artık kabuğunu kırmış, öz güven kazanarak kimliklerini gizleme ihtiyacı hissetmeden, taleplerini, düşüncelerini daha net ve açık ifade eder duruma gelmişlerdir. Yazarın çocukluğunda olduğu gibi yılda bir gizli gizli Cem yapma devri kapandığı gibi; Alevi vatandaşlarımız, memleketin her yerinde cemevleri kurarak sosyal ve dini faaliyetlerini açıktan yapabilir duruma gelmişlerdir. Devlet, artık ister popülist ister samimi niyetlerle olsun, Alevi toplumunun taleplerini ciddiye almaktadır. Bu sürecin somut bir sonucu olarak cemevlerinin devlet tarafından ibadethane olarak kabul edilme aşamasına gelindiğini not etmek gerekir. Hatta camiyle cemevini yan yana inşa ederek Alevi-Sünni kardeşliğini geliştirmeye dönük bir takım projeler de üretilmektedir. Tüm bunların, Alevi toplumunu yıllarca bir oy deposu olarak gören sol partilerin eliyle değil de, sağ/muhafazakar bir partinin iktidarında gerçekleşmesi kaderin cilvesi olsa gerek.

Alevi ve sosyalist kimliği sebebiyle hayatının büyük bölümünde baskı ve dışlanmaya maruz kalan yazarımız Yusuf Ziya Bahadınlı şu an gelinen durumu nasıl yorumluyor, merak ediyorum.

Sorgun Düşünce Kulübü, entelektüel bir yaklaşımla Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarını anlamaya çalışmakta; bunu yaparken de alışıldık kalıpların dışında, herhangi bir düşüncenin dogmalarına esir olmadan tamamiyle özgün ve nesnel bir tutum sergilemekte; bilimsel ahlakın ve hakkaniyetin gerektirdiği şekilde hareket etmektedir. Aynı anlayışla, Abbas Sayar’dan Durali Doğan’a Siyami Yozgat’tan Yusuf Ziya Bahadınlı’ya, geçen ayki dosyamızda incelemiş olduğumuz bilim adamlarımıza kadar, farklı düşünce iklimlerinden memleketimizin yetiştirmiş olduğu değerleri kemikleşmiş yargılardan uzak durarak anlamaya, tanımaya ve tanıtmaya çalışmaktadır. Bu çabayı ortaya koyarken hiçbir çıkar gözetmediğimizin bir kez daha altını çizmek isterim.

 

ABDULLAH ALPAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Site varsayılanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*