Salih Paşa Camii ve Onun Tarihçesini Yazan Adnan Korkmaz Hakkında

Sorgun Düşünce Kulübü’nün (SDK) her ayın ilk cumartesi günü İstanbul’da gerçekleştirdikleri rutin kahvaltılı toplantılarına, 6 Ağustos günü ben de  davetliydim. Bu vesileyle hem altı aydan beri görmediğim sevgili hemşerilerimi görmüş hem de çok güzel sohbetler edip, onlarla hasret gidermiştim.  Toplantı sonunda bana iki kitap hediye edilmişti. Biri “Sorgun Düşünce Kulübü 2015 Yıllığı” diğeri “Salih Paşa Camii – Adnan Korkmaz” adını taşıyordu. Sevgili Adnan’ın üç yıldan beri bu kitabın hazırlığı üzerinde çalıştığını biliyordum. Toplantı sonrası Salih ve Adnan, beni Bahçelievler  metrobüs durağına bırakmışlardı. Vedalaşırken Adnan Korkmaz, “Hocam, SDK’nın Eylül ayı dosya konusu, Salih Paşa Camii hakkında yazdığımız bizim kitap olacak. Eğer vakit bulur okursanız ve de kitaba ilişkin bir yorum yazarsanız çok sevinirim” demiş, ben de “Memnuniyetle Adnancığım” diye yanıtlamıştım.

8 Ağustos günü eşimi alarak arabamızla birkaç gün için Gökçeada’ya gitmiştik. Arabalı vapurda gidip dönerken kitabı şöyle kopuk kopuk okumaya  çalışmış, ancak bitiremeden, vapur yolculuğu sona ermişti. Samimi söylemem gerekirse içeriğini pek de doyurucu bulmamıştım. Evvelsi gün akşamı Silivri’deki yazlığımıza dönünce, dün sabah kitabı yeni baştan ele almış ve sakin kafa ile tekrar okumaya başlamıştım. Akademisyen  kişiliğim depreşmiş olacak ki hem okuyor, hem küçük notlar alıyor ve hem de kitabın bazı yerlerini çiziyordum. Kendi kendime, “Eğer bu bir tez çalışması olsaydı, kafadan reddederim” diyordum. Bu minval üzere 121. Sayfadaki III. Bölüm’e kadar gelmiştim. Bu bölüm, kitabın yazılış öyküsünün  yerel şive ile (ki Adnan “Sorgun Ağzı’nı” çok güzel yazıya döker) dile getirilişini aktarıyordu. Bu bölümü okuyunca bütün yelkenlerim suya inmiş,  Adnan’a haksızlık ettiğimi anlamıştım. Bir atasözümüz vardır, “Aman diyene kılıç kalkmaz” diye. Zira arkadaşımız orada, konusu olmayan bir işe  metazori giriştiğini, bu konunun bir uzmanlık işi olduğunu, işin içine girdikçe nasıl bir çıkmazda bulunduğunu, çok samimi bir şekilde teslim ediyordu. Ee… Artık ne denirdi, duygularını bu kadar içten ortaya koyan ve amatörün amatörü bir çabayla yine de pek çok bilinmezi gün  ışığına çıkaran sevgili Adnan’ı kutlamaktan başka bir şey söylemek, sanırım yersiz olurdu.

Şurası bir gerçek ki bu kitap bir tez ya da akademik bir çalışma değildir. Bir Sorgun sevdalısı olarak Avukat Adnan Korkmaz’ın bu çabası, Salih  Paşa Camii’nin gelmişini geçmişini araştıran ve bu konuda epeyce bir kaynağa ulaşan amatörce bir girişimdir.  O nedenle ben önce eleştirilerimi ve  bu konudaki düşüncelerimi sıralayacak, sonra da onun bulgularına dayanarak, hakkını teslim edeceğim.

Sevgili Adnan kitabını üç bölüm altında toplamıştır.

I. Bölüm: “Sorgun İlçesi’nin Tarihi Hakkında Osmanlı Dönemi ile Sınırlı Genel Mahiyette Bir Kısım Bilgiler” adını taşımaktadır. Bu  bölümde; Osmanlı kaynaklarında Sorgun’un adıyla ilgili çok sık tekrar edilen ifadeler, konuyla doğrudan bağlantısı olmayan tahrir defterlerindeki  köy ve mezra isimleri, yine temettuat defterlerinde pek çok kişi ve oymağın isimleri, keza salnamelerde Sorgun’da görev yapan nahiye müdürü ve diğer zevatın  isimlerine kadar yer verilmiş olması ve hele de gösterilen kaynakların tüm ayrıntısıyla yazılması, okuyucuyu yormakta ve konu bütünlüğünü  sekteye uğratmaktadır. 23 sayfa tutan bu bölümün, ana konu ile bir bağlantısı kurulamamıştır.

II. Bölüm: “Salih Paşa Camii’nin Geçmişten Günümüze Tarihi Sıra Esas Alınarak İncelenmesi” adını almıştır. Bu bölüm kendi içinde dört ana  başlıkta değerlendirilmiştir.

1) Hacı Cafer Mescidi Dönemi

2) Salih Paşa Camii Dönemi

3) Tadilatlı Salih Paşa Camii Dönemi

4) Yeni Salih Paşa Camii Dönemi.

Birinci ana başlıkta, bu mabedin ilk kurucusunun Hacı Cafer olduğun  ve bu mescide (camiye) ilişkin bir de Hacı Cafer Vakfı olduğunu öğreniyoruz. Ancak bu mescidin ne zaman yapıldığı ve Hacı Cafer’in kim olduğu öğrenilememiştir. Eğer bu bir akademik çalışma olsaydı, mutlaka o meçhul bilgilere  ulaşılması gerekirdi. Burada bir küçük not, çok dikkat çekicidir. 1698 tarihli arşiv belgesinde, Sorgun’da bulunan camiye, “Bir akçe” karşılığında  hatip tayin edildiği vurgulanmıştır. Mescidi Salih Paşa’nın tamir ve termim ettirdiği 1813 yılından, tam 115 yıl önce bir hatip atanması, adı geçen  caminin büyük bir ihtimalle Hacı Cafer Mescidi olması gerekir. Zira üçyüz küsür yıl önce bir köy olan Köhne Karyesi’nde,başka bir caminin daha bulunması pek olası gözükmemektedir. Bu demektir ki Hacı Cafer isimli zat, bu mescidi en az 1698 yılından önce yaptırmış ve vakfiyesini kurmuştur diye düşünüyorum.

İkinci ana başlık; Salih Paşa Camii Dönemi: Bu dönem 1813’den 1955 yılına kadar geçen 142 yıllık bir süreci kapsamaktadır. Giriş kapısı üzerindeki  kitabede Salih Paşa’nın adı zikredildiğine göre, Salih Paşa’nın Hacı Cafer Mescidi’n tepeden tırnağa yeni baştan tamir ve restore ettirdiği anlaşılmaktadır. Acaba eski mescidin alanını da genişlettirdi mi, bu husus bilinmiyor. Daha önce minare var mıydı, yoksa minareyi de Salih Paşa mı yaptırdı? Bu konuda da bir açıklama yok. Oysa minarenin ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı da önemli bir  konu. Kitapta 1950’lerin başında Salih Paşa Camii’nin özelliklerini anlatan iki açıklayıcı yazıya yer verilmiştir. Yine burada Salih Paşa Camii’nin  kitabesi bütün ayrıntılarıyla fotoğraflanmış, şairi ve kitabenin içeriği günümüz Türkçesine çevrilmiştir. Denebilir ki kitaptaki en özgün kısım bu  bölümdür. Keza aynı şey, caminin çeşmesinde yazılı kitabe için de söylenebilir.

Bu kısımda dikkate değer önemli bir bilgi de Salih Paşa’nın kim olduğu hususunun açıklığa kavuşturulmasıdır. Halk arasındaki söylenceye göre; “Tosyalı” olan Salih Paşa’nın yolu Köhne-i Kebir’e düştüğünde, bu büyük beldede minareli bir caminin olmayışına üzülmüş, kendi cebinden parasını ödeyerek bu camiyi yaptırmıştır” şeklindedir. Oysa 1813’de Çapanoğlu Süleyman Bey ölünce, Padişah 2. Mahmut, Safranbolulu Salih Paşa’yı Bozok mutasarrıfı olarak atamıştır. Tosyalı sanılan ve yolu bir gün Köhne’ye düşen Salih Paşa’nın, gerçekte 1813-1814 yılları arasında Bozok mutasarrıfı olarak görev yapan Safranbolulu Salih Paşa olduğu anlaşılmaktadır. Kim bilir, mutasarrıf Salih Paşa’nın kökeni Tosyalı da olabilir ve oradaki pirinç tarlalarının geliri ile bu camiyi kendi parasıyla yaptırmış olabileceği düşünülebilir. Zira haritaya bakıldığında Tosya ile Safranbolu arası pek de uzak değildir. Hani köhne halkına, “Bu camiyi Tosya’daki pirinç tarlalarımın geliri ile yaptırıyorum” demiş ve ahali  de Salih Paşa’yı Tosyalı zannetmiş olabilir diye düşünüyorum.

Üçüncü ana başlık; Tadilatlı Salih Paşa Camii Dönemi (1955-1997): Bu dönem 42 yıllık bir süreçtir. Sorgun nüfusunun yavaş yavaş artması ve cemaatin  mevcut camiye sığmaması nedeniyle, caminin arkaya doğru genişletilmesi düşünülmüş ve üst kat da büyütülüp yanlarda geniş balkonlar yapılmıştır. Üst  kata da dışarıdan  eğreti beton bir merdiven konmuş ve yer kazanmak amacıyla tam bir hoyrat müteahhit anlayışı içinde estetikten yoksun, caminin o eski güzel, uyumlu ve mevzun hali adeta yok edilmiştir. Düşünüyorum da bunu yapan bir müftü ve ilçenin mülki amiri bir kaymakam, ata yadigarı o özgün eseri büyük oranda bozup, nasıl da uyduruk bir beton yığını haline getirmişlerdi. Akıl alacak gibi değil!  Yaşım gereği, tadilat öncesindeki o güzel camiyi de çok iyi bildiğim için bunları yazıyorum. Hiç unutmuyorum, bir Cuma günü cami tıklım tıklım doluydu. Sorgun’un  eşrafından Bektaş Efendi üst katta müezzinin bulunduğu yerden ayağa kalkmış ve irticalen bütün cemaatin duyacağı şekilde, “Bu camide bugüne kadar  böyle bir kalabalık görmediğini, bundan dolayı duyduğu memnuniyeti” dile getirmişti. Ben o günlerde sanırım  13-14 yaşlarında bir çocuktum. Belli  ki cami artık Sorgun cemaatine yetmiyordu. Bugünkü aklımla diyorum ki, “Ne olurdu o eski camiyi bozup genişleteceklerine, ikinci bir cami yapsalardı. Sorgun’da yer mi kalmamıştı cami yapacak? İsteselerdi, başta Bektaş Efendi olmak üzere onlarca hayır sahibi cami için arsa verebilirdi.” Nitekim son 50-60 yıl içinde onlarca cami yapılmıştır Sorgun’da. Benim demem o ki, “Niye o günün ileri gelenleri, müftüsünden  tutun da (ki o çok saygın bir din adamıydı), kaymakamı, belediye başkanı, üst düzey memurlar, parti ilçe başkanları, Sorgun’un yerlisi kıdemli  öğretmenler  ve  halkın  ileri  gelenleri,  (Yahu  bu  güzel  tarihi  esere  kıymayın)  dememişler.  Demek  ki  bunların  tamamı,  tarih  bilincinde olmayan ya da umursamaz insanlarmış.” Ne diyelim, şimdi üzülüp hayıflanmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Bugün bunları sorgulayalım ki, hiç  olmazsa gelecekte böyle hatalar, böyle hoyratlıklar yapılmasın…  Hoş, Sorgun’da tarihi diyebileceğimiz bir eser de kalmadı ya, 80 yıllık  Yeşilyurt İlkokulu’ndan başka…

Dördüncü ana başlık; Yeni Salih Paşa Camii Dönemi (1997’den  günümüze): Biçiminde yazılmış. Tadilatlı caminin tümden yıkılıp, yepyeni kocaman ve  modern bir yeni camiden söz edilmektedir burada. O kadar modern ki minarelerin şerefeleri arasındaki uyumsuzluk, insanın gözünü tırmalıyor. Salih  Paşa adına ortada ne kaldıysa? Ama yine de ismini, “Yeni Salih Paşa Camii” koymuşlar. 184 yıllık Salih Paşa Camii’inden artık en ufak bi  emare,  en küçük bir iz kalmamış. Eğer cami yaptırma derneği üyelerinde birazcık merak olsaydı, sevgili Adnan’ın ortaya çıkardığı gibi, arsası dahi tapuda  Hacı Cafer Mescidi olarak tescil edilmiş bir yere “Hacı Cafer Camii” adı verilirdi. Zira Salih Paşa’nın yaptırdığı anlaşılan o güzelim minare bile,  Vakıfların tüm uyarılarına rağmen bir gecede vahşice yerle bir edildiğine göre, şimdi onun adını vermekle, acaba günah mı çıkarılmak istenmektedir.  Geçmişine ve ata yadigarı eserlerine bu kadar duyarsız olan bir toplumdan, başka ne beklenirdi ki. Yık, yeniden yap, yık yeniden yap… Aynı  akıbete garajlardaki Yeni Cami de uğramış durumda. Şunu demek istiyorum, “Yapacaksanız sağlam yapın, güzel yapın, bir mabede yaraşır estetikte  yapın, aynı atalarımız Selçuklu’nun, Osmanlı’nın yaptığı gibi… Nedir bu? Gecekondu anlayışıyla mabet mi yapılır? İşte; kendisini çok sevip  saydığım ve rahmetle andığım Müftü Atıf Kılıç Hoca’nın yaptırdığı her iki cami de bugün yıktırılmış ve yerine yenileri yaptırılmış durumda. Neden?  Çünkü gecekondu anlayışıyla yapılmış, bir mimar, bir mühendis elinden çıkmamış. İşi ehline vermezseniz, mahalledeki kalfanın yapacağı bu kadar olur  ve bu yapıların ömrü de en çok 30-40 yıl kadardır.

Çok uzattım farkındayım, bağışlayın. Benim asıl eleştirim, sevgili Adnan Korkmaz’ın hazırladığı kitaba değil, toplumumuzun duyarsızlığına,  özensizliğine, tarihine ve geçmişine sahip çıkmayışına. İkiyüz yıl önceki bir gerçeği, bu kitapla öğreniyoruz. Salih Paşa’nın kimliğini, caminin  ve çeşmesinin kitabesini, o kitabelerin içeriğini bu kitapla öğreniyoruz. Hacı Cafer Camii ve onun vakfiyesini, bunların Sorgun tapu sicilinde  kayıtlı bulunduğunu bu kitapla öğreniyoruz. Ve yine üç yıl boyunca hiç aşina olmadığı bir alanda Ankara, İstanbul, Sivas ve Kayseri arasında küçük  bir bilgiye ulaşmak için mekik dokuyup, yok Osmanlı Arşivleri, yok Temettuat Defterleri, yok Vilayet Salnameleri arasında boğuşan sevgili Adnan’ın yoğun çabasını, yine bu kitaptan öğreniyoruz. Gösterdiği bu ceht ve gayreti karşısında şapka çıkarıyor, kendisini yürekten kutluyorum. İleride, bu  konu üzerinde çalışacakların, daha iyilerini yapmaları dileğiyle…

Prof. Dr. Rauf YÜCEL

Author: sevare

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*