Son Kale

Kavramlar üzerine fikir yürütebilmek için öncelikle söz konusu kavramlara ilgili doğru bilgiye sahip olmak gerekir. Bu aslında temel bir ilmi prensiptir. Bilimsel yaklaşımın metodolojisi de bunu gerektirir. Bu nedenle söze bu yazımızda değineceğimiz emperyalizm ve sömürgecilik kavramlarının ne anlama geldiğiyle başlamakta fayda var.

Türkçe’ye Avrupa dillerinden (Fransızca: imperialisme, İngilizce: imperialism) giren emperyalizm Türk Dil Kurumu (TDK) Güncel Türkçe Sözlüğünde: “Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık, yayılımcılık. olarak tarif edilmektedir. TDK İktisat Terimleri sözlüğünde ise emperyalizm şöyle tanımlanıyor: “1. Bir ülkenin sömürü amacıyla başka bir ülkeyle eşitsiz değişime dayalı ticaret yaparak ya da başka yollarla o ülkeyi siyasi ve iktisadi egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmak istemesi. 2. Uluslararası sermaye dışsatımıyla tanımlanan, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleşip mali sermayeyi oluşturduğu kapitalizmin en yüksek aşaması.”

Yukarıdaki tariflerde öne çıkan en önemli nokta emperyalist anlayışın arkasında milletlerin siyasi ve ekonomik çıkarları yatmakta olduğudur. Emperyalizmle ilgili diğer tüm süreçler bu iki temel gerekçeye bağlı olarak gelişir. Diğer önemli nokta ise İktisat Terimleri Sözlüğünün 2 numaralı tarifinde geçen “emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması” olduğu vurgusudur. Bu bilginin hem kapitalizmi hem de emperyalizm-kapitalizm ilişkisini doğru anlamlandırmada oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Buradan hareketle, özellikle serbest piyasa kapitalizmini ya da liberal kapitalizmi insanlık açısından en gelişmiş ve en ideal sistem olarak ileri süren görüşün ne kadar sorunlu olduğunu; bir milletin ya da topluluğun zenginliği ya da refahı gayesiyle bir başkasının ezilmesi ya da sömürülmesine yol açması sebebiyle eşitsizlik ve adaletsizlik doğurduğunu; netice itibariyle bu sistemin asla ideal bir sistem olamayacağını söyleyebiliriz.

Emperyalizmle çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanılagelen sömürgecilik (kolonyalizm) ise TDK Güncel Türkçe Sözlüğünde “Genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, müstemlekecilik, kolonyalizm.”, TDK İktisat Terimleri Sözlüğünde “Güçlü bir ülkenin kendisini daha güçlü kılmak ve zenginleştirmek için daha zayıf ülkenin kaynaklarını kullanması.” olarak tanımlanmaktadır.

Her iki kavram da birbirine çok yakın anlamlar içerse de emperyalizmde yayılmacılık, sömürgecilikte ise başkalarına ait olan kaynakların sömürüsü öne çıkmaktadır. Her ikisinde de ortak olan ise güçlünün zayıfı her şekilde ezdiğidir. Bunun arka planında modern Batının zihin dünyasına hâkim olan “survival of the fittest / en iyi olan hayatta kalır” ifadesiyle özetlenebilecek evrimci/Darwinist anlayışın olduğunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek. Nitekim bu anlayışın etkisiyle özellikle sanayileşme sürecinde İngiltere, Fransa başta olmak üzere Almanya, İtalya, İspanya, Portekiz gibi Avrupa ülkeleri Afrika, Asya ve Amerika’yı hızla sömürgeleştirmeye başladılar. İş sadece değerli madenler ve diğer doğal kaynakların sömürülmesiyle sınırlı kalmadı, köleleştirme yoluyla buralardaki insan kaynağı da vahşice tüketildi. 20. yüzyıl başlarında söz konusu ülkeler Afrika kıtasının % 90’ından fazlasını kendi aralarında paylaşmış durumdalardı. Diğer kıtalarda da benzer durumların yaşandığı söylenebilir. İnsanlık açısından yakın tarihin en büyük sorunlarının kaynağında işte bu paylaşım meselesi vardır. Büyük güçler kaynakları barışçıl yollarla paylaşamadıkları için, bu çatışmanın zirveye çıktığı 20. Yüzyılda başta 1. ve 2. Dünya savaşları olmak üzere birçok felaket yaşandı. Filler tepişirken çimenler ezildi.

Dünya insanlığının bugün hala yaşamakta olduğu ve artarak devam eden huzursuzluğunun arkasında da aynı sorun var: Gücün ve kaynakların paylaşımı ya da daha doğru ifadeyle paylaşılamaması! Yeryüzü kaynaklarının hızla tükenmekte olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, insanlığı daha şiddetli savaş ve çatışmaların ve daha acı felaketlerin beklediğini söylemek kâhinlik olmasa gerek.

Kendi insanının refah ve mutluluğunu sağlamak kisvesi altında bencilliğini ve doymazlığını gizleyen, bu uğurda her türlü ahlaki ve insani değeri hiçe sayan, özünde tamamen maddeci/materyalist olan sömürgeci-emperyalist zihniyet tüm insanlığın sonunu hazırlamakta olduğunun farkına varamayacak derecede hırsının esiri olmuş ve körleşmiş durumda.

Ülkemiz ve yakın coğrafyamız gerek jeopolitik ve jeostratejik konumu ve gerekse tarihi mirası ve misyonu açısından emperyalist güçlerin uzunca bir zamandır hedefinde yer almakta. Önlerindeki belki de en büyük engel olan Osmanlı’yı 100 yıl önce parçalayıp sömürgeleştirdikleri halde yetinmeyip, doymaz bir iştahla üzerimizde bin bir türlü oyun oynamaya devam etmektedirler. Elimizde kalanı da kaybetmek istemiyorsak, bugüne kadar yaşadıklarımızı doğru okumak, bu oyunları kimlerin hangi gayeyle kurguladıklarının farkına varmak, basiret ve ferasetle hareket ederek enerjimizi (tam da birilerinin planladıkları gibi) birbirimizi tüketmek yerine bir olmak için sarf etmek ve asla gevşememek zorundayız. Unutmayalım ki, insanlığın son kalelerinden biriyiz. Bu kaleyi de teslim edersek vebali büyük olur.

 

Abdullah ALPAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

 

 

Author: sevare

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*