Soyut İşlemsel Dönem: Düşünmek

İnsanı bütün canlı âleminden ayıran en temel özelliğidir; düşünmek… Bir kuş, dünyaya geldiği andan ölümüne kadar programlanmış bir şekilde dizayn edilmiştir. Ekstra bir gelişmeye müsait değildir.

Ancak insan böyle midir? İnsan, anne rahminden başlayarak ölümüne kadar gelişen ve değişen bir yapı içerisindedir. Her yaşadığı deneyim, yaşanacak deneyimlere yüklenen anlamları belirleyecek şekilde bir etkiye sahiptir. Her algı bir sonraki algıyı şekillendirecek bir yapıyı barındırır. Bunu yapan merkez ise beynimiz, zihnimizdir.

Düşünmek sorgulamaktır. Sorgulayan insan üretir, üreten insan hayatına uygular, hayatına uygulayanlar ise çevresini farkında olmadan değişime zorlar.

Malumunuzdur, zihin alanında yapılan çalışmalar M.Ö 4. Yüzyıla kadar dayanmaktadır. Bilim literatüründe kayda geçilmiş ilk zihin çalışmasını Aristo yapmıştır. Aristo, “çağrışım” diye bahsedilen zihnin ilkelerini şöyle tanımlar:” benzerlik, zamandan ve uzamda yakınlık ile zıtlık. Şeyler arasında bu ilişkiler nedeniyle çağrışım kurulunca, aradan zaman geçtikten sonra o şeylerin biri hatırlanınca ya da algılanınca öbürü de hatırlanır. (Aristotle, M.Ö. 4 YY./1986; Farrington, 1949; Psikoloji Tarihi, Yılmaz Özakpınar, 2011 s:27)

Aristo ile başlayan bu süreç yüzlerce bilim adamıyla günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde zihin ve düşünme üzerine önemli çalışmalar yapılmıştır. Binlerce eserin verildiği bu alanda isimleri bile belirtmek başka bir eseri üretmeyi gerektirecektir.

Belki üzerinde durulması gereken bir bilim adamının çalışmasının sadece bir bölümünden bahsetmek daha uygun olacaktır. Bu kişi J. PIAGET’dir.

J.Piaget der ki; “insanın biyolojik gelişim süreci aynı zamanda bilginin yapılanma sürecidir. Birey, doğumdan başlayarak gelişirken bilgi yapılarını kurar; bilgi yapılarını kurarken gelişir. Yalnız organların büyümesi ve gelişmesi değil, bilgi yapılarının kurulması da bireyin ihtiyaçları ile çevre arasındaki dengenin sürdürülmesi bakımından önemlidir.”(Y.Özakpınar, P.Tarihi;s122)

Piaget, insan bireyinde hayatın başlangıcından itibaren bilgi yapılarının niteliğinin değişme evrelerini; duyusal hareketsel zeka evresi, işlem öncesi evre, somut işlemler evresi ve soyut işlemler evresi olarak belirlemiştir. Bilginin oluşumunu ve zaman boyutunda farklı düzeylerde düşünme işlemleriyle gerçekleşmesini saptama açısından önemli nokta, yaşlarda neler yapıldığı değil, değişik bilgi yapıları kurmanın sırasıdır.

Bu evrelerin konumuzla bağlantılı olan kısmı soyut işlemsel dönemdir.

Bu dönem 11 yaşında başlayıp ergenlik boyunca devam eder. Bu dönemde yeni ve daha güçlü bilişsel yetenekler gelişir. Soyut kavramlar anlaşılır, soyut düşünce analiz edilir, sentezlenir ve değerlendirilir. Problemler mantıksal olarak çözülür, düşünce daha bilimsel olur.

Soyut işlemler düzeyine gelen bir birey artık yetişkin dünyasıyla tam bir iletişime girmeye hazırdır. Çünkü bilişsel gelişimin en üst aşamasına gelmiştir. Soyut işlemler gelişirken bireyin kişilik yapısı da gelişir, ahlak anlayışında temel değişiklikler oluşur.

Kısaca; “sembolik düşünce işlemleri yürütülür, geleceğe ilişkin tasarımlar yapılır ve varsayımsal düşünce başlar. Olanları algılamanın ve onlar arasında ilişki kurmanın ötesinde belirli koşullarda ve bazı durumlar varsayıldığında olabilecekler çıkarımlanır.”( Y.Özakpınar, “P. Tarihi”, s.127 (2011)

Düşünme sürecinin bilimsel olarak başlama yaşını bilim adamlarını ortaya koymuşlar ve temel özelliğini de belirtmişler.

Düşünme soyut bir alandır. Bir analizdir. Özel bir eğitimi gerektiren bir alan değildir. Ruh sağlığı yerinde olan, yaşamsal deneyimleri olan, yapısı ve şartlarına göre her bireyin kullanabileceği bir alandır.

Gazetelerin 3. sayfa olarak bilinen haber içerikleri, geneli soyut işlemsel dönemi kullanmaktan korkan ve bunu başaramayan insanların yaşantılarıyla doludur. 3. sayfalar, kısa süreli ve anlık etki-tepkilerden oluşmaktadır.

Düşünmediğimizin en somut göstergesi söylenen her şeye hemen inanmak olmuştur. Bu özelliği siyasetçiler iyi bilirler ve ona göre son dakika hamlelerini ortaya koyarlar. En son ne söylenmiş ve yapılmışsa o, sonucu etkileyen bir şey olmuştur. Sorgulamayanlar önlerine gelen ile yetinirler.

Acaba neden böyle düşünüyoruz. Neden hemen inanır buluyoruz kendimizi? Sebebi korkularımız olabilir mi? Alışkanlıklarımızı ve rutinlerimizi değiştirmekten çok mu korkuyoruz?

Çok kullanılan bir yöntem vardır. Derler ki; hayatı doğru algılamak ve yaşamak sorgulamaktan geçer. Bunun formülü ise 5N1K’dır. Ne, neden, niçin, nasıl, nerden, kim ya da kaç sorularına bulduğunuz cevaplar sizin hayat dinamiklerinizin oluşmasını sağlayacaktır.

Toplum olarak düşünmeyi hep tatile gönderdik. Sahip olduğumuz temel değerleri sorgulamadığımız içindir ki hayatımıza katkısı olmuyor. Belki de bazı âlimlerimizin, bazı konularda sorgulamanın tehlikeli olacağı vurgusu bütün alanlarımızı etkilemiştir.

Çocuğumuzun sorgulamasından korkarız çünkü otorite kaybolur, siyasetçimizin sorgulamasından korkarız çünkü sempatimizin kaybolmasından korkarız, ürettiklerimizin sorgulanmasından korkarız çünkü başarısızlık damgasını yeriz…

Bütün bunlar şu anlama geliyor aslında; gelişmekten ve değişmekten korkuyoruz.

Yıllar önce bir araştırma okumuştum.  Araştırmanın özü üniversite ve sonrası yaşamla ilgiliydi. Çıkan sonuç enteresandı. Sadece Türkiye’de, üniversite mezunları ile her hangi bir eğitim almamış insanların yaşamları, zevkleri, alışkanlıkları, korkuları, hobileri, okumaları, kaygıları ve sevinçleri aynı. Altını çizmek istediğim şey şudur: Üniversite, bilginin alındığı ve sonraki yıllarda bilginin nasıl kullanılacağını öğreten ve hayatına uygulamayı gerektiren bir örgün eğitim dönemidir. Bu dönemde aldığımız yöntemleri uygulayamıyorsak hayatımıza… bunun en temel sebebi sanırım DEĞİŞİMDEN KORKTUĞUMUZDANDIR.

Peki, nelerden korkuyoruz? Bunu da belki bir dosya konusu yaptığımızda değerlendiririz.

 

RECEP DAĞDEMİR

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*