Türkülerimiz: Gizli Hazinemiz

Yozgat’ın, kalkınmışlık endekslerine ve sosyo-ekonomik verilere göre Türkiye ortalamasının oldukça gerisinde kaldığı birçoğumuzca malumdur. Bu şehrin hiçbir zaman güçlü bir sanayisi olmadı, hakeza ticaret geleneğimizin olduğundan da pek söz edemeyiz.

Tarım ve hayvancılıkta da öne çıkmış bir yanımız yok. Turizm derseniz yine öyle… Fakat tüm bunların dışında öyle bir saha vardır ki göğsümüzü gere gere Yozgatlıyız dedirtir, Yozgatlılığımızla gurur duydurur. O da türkülerimizdir.
Türkülerimiz Yozgat’ı temsilen ülkemize sunduğumuz en önemli zenginliğimizdir desek abartmış olmayız sanırım. Şu bir gerçektir ki; Yozgat, türkü geleneği bakımından bu ülkenin öne çıkan üç beş yöresinden biridir. Bu gerçeği bu alanla iştigal eden, türkü söyleyen ve türkü seven herkes kabul eder.

Türkülerimiz, sözleriyle, besteleriyle, sahip olduğu duygu derinliğiyle, diğer yöre türkülerinden belirgin şekilde farklılaşan yüksek sanat eserleridir. Bu açıdan da Türk halk müziğinde müstesna yeri olan bir ekoldür Yozgat türküleri.

Şair Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun; Şairim, Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası, Ayak seslerinden tanırım, Ne zaman bir köy türküsü duysam, Şairliğimden utanırım. Şairim, Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum, Türkülerle yunmuş, yıkanmış dilim, Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.” dizelerine en çok yakışan türkülerin bizim türkülerimiz olduğunu düşünürüm hep.

Yozgat Sürmelisi, Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (Ziya’nın Atı), Hastane Önünde İncir Ağacı, Sabahınan Esen Seher Yeli mi, Bir Çift Turna Gördüm, Asker Yolu Beklerim, Aynalı Körük, Burçak Tarlası, Ekin Ektim Çöllere, Yürüyorum Dikenlerin Üstüne gibi türkülerimiz sadece işin erbabı tarafından değil, ortalama bir türkü sever tarafından da bir çırpıda sayılabilecek ölümsüzleşmiş eserlerdir ve artık milli kültürümüzün ve hatta evrensel kültürün birer parçası olmuşlardır.

Yozgat türküleri hüznü çok incelikli bir üslupla yansıtan, insanın derinine işleyen, çoğunlukla aşk acısını, hasreti, kavuşamamayı, gurbeti, çileyi konu alır. Hepsinin bir hikayesi, bir çoğunun arkasında yaşanmış dramlar ve acılar vardır. Keşke yaşanmasaydı diyeceğimiz bu acılar olmasa bu türküler kolay kolay yazılmayacaktı, söylenmeyecekti belki de… Aslında biraz da bu acılara borçluyuz türkülerimizi…

Bir Yozgat türküsüne en yakışan enstrüman bağlamadır. Bağlamanın teline dokunulur dokunulmaz sizi sarıp sarmalar, içine çeker Yozgat türküsü. Bağlamanın başka bir yerde bulunamayacak bu olağanüstü tınısından etkilenmeyecek insan çok azdır. Dinleyeni bu kadar etkileyen türkülerimizi söyleyebilmesi de bir o kadar zordur ve gerçek bir ustalık ister. Ustalık kadar hissetmeyi, ruhuna vakıf olmayı da gerektirir.

Ne zaman bir Yozgat türküsü dinlesem kaçınılmaz olarak şu soruları sorarım kendime: Bu derinlikte ve incelikte yüksek sanat eserleri ortaya koyabilmiş Yozgat toprağı nasılda böyle kuraklaşmış, nasıl verimsizleşmiştir? Biz neyi kaybettik ki bu kadar kısırlaştık? Bize ne oldu da bu kadar köreldik? Acaba bu topraklar bu seviyede eserler üretecek ince ruhlu insanları bir daha ne zaman doğuracak?

Bunları düşünürken yakın zamanda kaybettiğimiz büyük ozanımız Neşet Ertaş’ı anmadan geçmek olmaz. Her ne kadar ismi Kırşehir’le özdeşleşse ve bugün Kırşehir’in dünya kültürüne sunduğu en büyük markası olsa da; üstadın çocukluk yıllarının önemli bir kısmı Yozgat topraklarında geçmiştir. Özellikle annesini kaybettikten sonra yaşamış oldukları sıkıntılar, açlık, yokluk, sefalet, dışlanmışlık Neşet Ertaş’ın kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynamış, benzerlerinin bir daha kolay kolay ortaya konabileceğine ihtimal vermediğim efsane türkülere de alt yapı oluşturmuştur.

Gelin görün ki, Yozgat olarak ne Neşet Ertaş’a ne de kendi türkülerimize sahip çıkmayı tam olarak başaramamışız. Neşet Ertaş vefat etmeden kısa bir süre önce Unesco tarafından “yaşayan insan hazinesi” ilan edilmişti. Yozgat türküleri de yaşayan kültür hazineleridir. Birçoğumuz sahip olduğumuz bu büyük hazinenin farkında bile değiliz maalesef. Bu en büyük cevherimiz başta kendi halkından hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Büyük usta rahmetli Nida Tüfekçi bu işi misyon edinmese; tek başına adeta bir fabrika gibi çalışıp bu eserlerin bir çoğunu ortaya çıkarmamış olsa, Yozgat türküleri bu kadar bilinir hale gelmez, dilden dile dolaşmazdı. Türk Halk müziğinde Sürmeli Tavrı diye bir tavırdan bahsedebiliyorsak bu Nida Tüfekçi sayesindedir. Ondan önce radyo sanatçılarının bu tavırla saz çalınıp türkü söylendiğini hiç duymadıkları ve bilmedikleri söylenir.

Gelin görün ki, birkaç idealist adamın yaptığı çalışmalar dışında türkülerimizi hala gerektiği kadar sahiplenmiyor ve tanıtımı için yeterli çabayı göstermiyoruz. Hazıra konduğumuz için kıymetini bilmiyoruz belki de… Bir örnek vermek gerekirse, son dönemlerin en popüler ve en sevilen türkülerinden biri olan ve bir çok ünlü sanatçı tarafından seslendirilen Hastane Önünde İncir Ağacı’nın (kaynak kişisi Nida Tüfekçi’dir) Yozgat yöresine ait olduğunu, belki bir çok Yozgatlı da dahil olmak üzere bilmeyen pek çok insan vardır. Bu bir vebalse, bu vebalden her Yozgatlıya pay düşer.

Acıdır ama Yozgat insanı dışlanmışlık ve ezilmişlik edebiyatı yapmayı sever fakat elindeki güzelliklerin ve değerlerin kıymetini bilmez, onları sahiplenmez. Türkülerimiz bunların en açık örneklerinden biridir. Sorgun Düşünce Kulübü olarak bu konuyu gündeme getirmeyi bir ihtiyaç hissettik ve üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirdik. Mesajımız durumdan vazife çıkarması gerekenleredir.

 

ABDULLAH APAYDIN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Site varsayılanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*