Vatan Şairi Mehmet Akif – Bu Vatan Nasıl Kurtuldu? – Meçhul Öğretmen / Durali Doğan

Vatan Şairi Mehmet Akif

Üç perdelik bu piyesin, birinci sahnesi, şairimiz Mehmet Akif Ersoy ile eşi İsmet Hatun arasında geçen sohbetten oluşmaktadır.

Sohbette Mehmet Akif Ersoy’un annesinden, babasından, eşi ile evlenmesinden, çocuklarından, manevi oğlu Asım’dan bahsedilir ve Akif işine gider. O gün müdürü işten atılır ve şairde müdür yardımcılığı görevinden istifa eder. Sebep haksız olunca şair de isyan etmiş bana dokunmayan yılan bin yaşasın dememiş her okuduğumda hayranlığımın bir kat daha arttığı şu dizeler süzülmüştür şairin dudağından:

Doğduğumdan beri aşıkım istiklale

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale.

Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum;

Kesilir belki fakat çekmeğe gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördü mü yanar ta ciğerim.

Onu durdurmak için çifte yerim, kamçı yerim.

Adam. Aldırma da geç git diyemem, aldırırım,

Çiğnerim, çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım.

 

İşgal nedeniyle Konya vaaz daveti alan şair vaaz için Konya’ya gider. Şair verdiği vaazlar nedeniyle tehdit mektubu alır bu mektubu getirene de, mektupta yazanlara boyun bükmeyeceğini ifade eder. Asım’ın neslini, düşmana direnen gençliği, azmini düşünür… Ve savaşa gitmeyen bir delikanlıya şiirleriyle telkinde bulunur.

İkinci perde Kastamonu Nasrallah Camii’nde verilen vaaz üzerine kuruludur. Millet aleyhine işlere karşı olduğunu söyler ve ecdada dua ile vaazını bitirir.

Üçüncü perde iki sahneden oluşmaktadır. 1. sahnede vatan aşığı şairimizin yazdığı İstiklal Marşımızın meclise teklifinin deyim yerindeyse en ince ayrıntısıyla tarihi anlatılmaktadır.

3. Perdenin 2. Sahnesi Mehmet Akif, İsmet Hatun, Nevzat Ayas ve H. Suphi arasında geçmektedir. Üçüncü bölüm içinde gerçekten muhteşem bir hayat felsefesi paylaştığından onu da buraya aktarmadan geçemiyorum:

(Fondan kısaca Mısır’da geçirdiği günler ve Kur’an Tercümesi çalışmaları anlatılır. Taceddin Dergahı, İsmet Hatun ve Nevzat Ayas oturmakta, M. Akif gezinmektedir. Hasta olduğu bellidir. Elleri titrek. Basında takke.)

 

N. AYAS – Üstadım biraz otursan daha rahat edersin. Dinlenmeye ihtiyacınız var.

M. AKİF – Durmak ve oturmak. Bazılarının ideali olan bu hayat tarzı benim için ölümdür, ölümdür Nevzat bey! Gaye uğrunda çalışmak ve ölmek ne güzel şey. Hikaye meşhurdur ya?

Karıncaya;

-Nereye gidiyorsun, demişler?

– Hicaza, demiş.

– Hiç bu bacaklarla Mekke’yi bulabilir misin, diye eğlenmişler. O da:

– Hiç olmazsa yolunda olsun ölürüm ya! cevabını vermiş.

Fakat ben yolu yarı edemedim. Hayallerim, hazırladığım fakat vücuda getiremediğim eserlerim var.

N. AYAS – Bunlar neler olabilir üstat?

M. AKİF – Haccet-ül Veda… Peygamber Efendimizin son haccını tasvir eden şiirim! Yazamadım. İslamiyet’in esasları ve yaptığı inkılap bu nutukla canlanacaktı. Mekke’ye gidip Arafat Dağı’nda yazacaktım. Fakat Mekke’ye gidemedim. Bu eserin yazılması böylece gerçekleşmedi. “İkinci Asım”ı yazamadım. Birinci Asım’da; Asım ve arkadaşlarını Avrupa’ya tahsil için gönderdim. Milli mücadelenin başlaması üzerine Asım ve arkadaşları Anadolu’nun imdadına koşarlar. Eğer yazmak kısmet olsaydı “İkinci Asım” bu kurtuluş savaşının kahramanlık destanı olacaktı. Yazmadığım üçüncü eser de Selahattin Eyyubi oldu. Bu bir piyes olacak ve Türk – İslam kahramanlığını canlandıracaktı. İşte bu üç eseri yazamadım. Bunun için kalemimi felç oldu kabul ediyorum. Elli yıldır ne dinimden, ne fîkrimden taviz verdim. Fikrimden dönmeyi Allah’a isyan ve milletime hakaret sayarım. Benim hayatım tek kelimeyle anlatılacak: İsyan! Baskıya, yolsuzluğa, geriliğe, haksızlığa isyan… Hastasını sokağa atana, Seyfi babaları ölüme terk edene, okul çağındaki çocukları küfeler altında inletene isyan ettim. Kahvede pinekleyenlere, durmadan karı boşayanlara, tembel tembel yatanlara, ulvi dinimiz İslam’ı şahsi çıkarlarına alet edenlere, insanlık dururken şebek maymunluğu yapanlara isyan ettim. (Öksürür… Kalbini tutar. Öksürükleri sıklaşır. İ. Hatun oturtmak ister. Direnir.)

M. AKİF –

Seni bir nura çıkarsam diye koştum durdum.

Ey bütün dalgalı ömrümde hayat arkadaşım.

Dağ mıdır karşı gelen, taş mı hep aştım lakin,

Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!

(İ. Hatun, M. Akif’i kolundan tutarak oturtur. Biraz sonra kapı vurulur. Hamdullah Suphi girer. Hal hatır sorarlar. İ. Hatun Akif beye su verir. Bir hap alır.)

M. AKİF – Görüyorsunuz ya (ilaçlan gösterir) Hamdullah bey. Bu ilaçlarla ayakta durmaya çalışıyorum.

H. SUPHİ – İyi sayılırsınız üstadım.

M. AKİF – Yok yok aziz kardeşim. Mesafeler kısalıyor. Bir de Rusya’da böyle hastalanmıştım. (Durur) Rusya deyince aklıma geldi. Orda geçen bir hatıramı anlatayım da dinleyin… Rusya seyahatimde bir Müslüman düşmanı tanıdım. Çifteli katır gibi bir Rus’tu. Ben Osmanlı’yı övdükçe deli olurdu. O da bana şaka yapardı. Şöyle derdi: “imam sizin Hasta Adam öldü. Sizden başka mirasçısı da yok” (Durur) Ben bu söze çok kızardım. Güya Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını, söylemek istiyordu. Hamdullah Bey, bu hınzırca şaka yüzünden çok ağladığımı bilirim. Bir gün yine bu Müslüman düşmanı Moskof’la münakaşa ederken (heyecanla kalkar) Şahin gibi bir Afganlı Rus’un gırtlağına sarılmaz mı? Araya girmesem Rus’un boğazını sıkıp öldürecekti. Yiğit bir Afganlıydı. Öldürmedi ama hınzırı döve döve yağmur gibi iyice ıslattı. Afganlının dayağından Rus akıllanmış olacak ki bir daha bana takılmadı. İşte o günden beri nerde bir Afganlı görsem, o şahin bakışlı, Türk dostu aziz dostum Afganlıyı hatırlarım ve hıçkırarak ağlamak gelir içimden…

H. SUPHİ – Üstadım müsaade buyurursanız size bir şey söylemek istiyorum.

M. AKİF – Buyurun Hamdullah bey.

(İ. Hatun kahveleri verir)

H. SUPHİ – İstiklal Marşı’ndan kazandığınız 500 lirayı henüz hazineye devretmedik. İsterseniz hemen verelim. Faydalı olur diye düşünüyorum.

M. AKİF – (Kahvesini masaya koyarak kalkar.) Olmaz. Olmaz Hamdullah Bey?

H. SUPHİ – Bağışlayın üstadım. Özür dilerim. Nasıl isterseniz… Darül Mesai için yazıyorum senedi.

M. AKİF – Öyleyse bağış senedini lütfen yazın. Hemen imzalamak istiyorum.  (Hamdullah Suphi cebinden bir senet çıkararak yazar) Şu iyi bilinsin ki kafamda iki büyük mevzuu vardır: Biri millet, diğeri İslamiyet. Yani Türk gençliğinin benimseyeceği tek ve önemli düstur şudur: Türk İslam Mefkûresi. (Senedi imzalar)

H. SUPHİ – Üstadım hasta hasta sizi üzdüğümün farkındayım. Ama bir şey sormak istiyorum.  Siz hem şair, hem alimsiniz. İstiklal Marşını niye Safahat adlı eserinize koymadınız?

M. AKİF – Safahat, benim memleketimin, milletimin safha safha gözyaşıdır. Çektiği çiledir, sıkıntıdır, ıstıraptır, var veya yok oluşunun destanıdır. İstiklal Marşını kahraman ordumuza ithaf ettim. O benim değil memleketimindir. Millete mal olmuştur.

N. AYAS – Üstadım İstiklal Marşı’nda “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hak’kın” diyorsun. Bunu nasıl izah edersiniz?

M. AKİF – Evet, doğacaktır sana vaat ettiği günler Hak’kın demişim. Bu mısra umutla, imanla yazılır. İmanım olmasa yazabilir miydim? Ben başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. İçimde ne varsa bütün duygularım yazılarımdadır.

Arkadaş yurdumu alçaklara uğratma sakın.

………….

(Öksürür, İ. Hatun su verir. Öksürükleri sıklaşır.)

M.AKİF- Siroz beni yedi bitirdi. Canlı bir cenazeden farksızım. (Durur)

Ey Allah’ım…

Çözde artık hayatın kördüğüm olmuş bağını

Bana çok görme Allah’ım bir avuç toprağını

H. SUPHİ – Üstadım Allah sağlık ve afiyet versin. İstiklal Marşımız yeniden yazılsa acaba nasıl yazardınız?

M. AKİF – (Doğrulur, sinirlenir.) Kaldırın beni. (İsmet Hatun koluna girerek kaldırır. Elini şakağına koyarak sahnenin önüne doğru ilerler. Ellerini açarak)

YA RABBÎ!

(Diğerleri de yanına gelir)

YA RABBİ! BU MİLLETE BİR DAHA İSTİKLAL MARŞI YAZDIRMA!

AMİN!

 

Bu Vatan Nasıl Kurtuldu (Piyes)

Bu piyes 7 tablodan oluşmaktadır. İlk tabloda bir yaşlı bir gence, bu vatanın nasıl kurtulduğunu anlatmaktadır. Yazar bu tabloda kurtuluş savaşında çekilen zorlukları özetlerken şu dizelerde vurgu muhteşemdir:

Sadece asker değil, savaşıyordu baba oğul,

Bir tarafta at sesi bir tarafta uçaktı oğul.

Baksanıza kuvvetler bile denk değil,

Biz bu vatanı düşmana gere gere kurtardık.

 

İkinci tabloda vatanın düşmanlar tarafından işgali (Kars, Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş, İzmir, İstanbul) güzel bir dille anlatılmaktadır.

Üçüncü tablo Mustafa Kemal Atatürk’ ün Bandırma vapuruyla İstanbul’dan hareketini şiirsel betimlemelerle, dördüncü tablo ise yapılan kongreleri coşkulu bir havayla anlatmaktadır.

Beşinci tablo Mustafa Kemal’in kağnısını savaşın bütün hisleriyle birleştirmiştir. Yazar, savaşın vahametini, çilesini, cephelerini, bütün zorluklarını müthiş bir dille kağnıda toplamış, savaş ruhunu da kağnı üzerinden izleyiciye/okuyucuya aktarmıştır.

Yazar altıncı tabloda işgal edilen vatanın, kurtuluşunu anlatmaktadır. Şüheda şahıslar üzerinden kurşunlar, top sesleri, her ilin özelinde yapılan canlandırmalar ve anlatımın ahengi, savaşın içerisinde hissettiriyor okuyanı…

Yedinci tablo vatanın kurtuluşunun kutlanmasıdır.

İstiklal marşımızın

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl.

Olsun artık, dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal,

Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet.

Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

kıtası ve B.Kemal Çağlar’ın güzelleme şiiri ile piyes son bulmaktadır.

Yazar Durali Doğan Bu Vatan Nasıl Kurtuldu? piyesinde milletimizin İstiklal harbi mücadelesini, canlandırma, tarih bilgisi, tabloların konusuna uygun şiirler ve ahenkli anlatımıyla sunmuştur.

 

Meçhul Öğretmen (Piyes)

Durali Doğan, Meçhul Öğretmen adli piyeste, yetiştirdiği nesilden başka bir serveti olmayan ve bu nesli en büyük serveti sayan ismi gizemli meçhul öğretmeni, yetiştirdiği nesil üzerinden büyük bir ustalıkla anlatmıştır. Piyes boyunca öğretmenin ismi hiç verilmemiş ama piyesin ana temasını, piyes boyunca ismi verilmeyen, verilmediği için sürekli heyecan uyandıran meçhul öğretmen üzerinden, tüm öğretmenler adına verilen mesajlar oluşturmaktadır.

Yazar, muhteşem bir kurgu üzerinden, meçhul öğretmenin simdi okuyup meslek sahibi olan (avukat, öğretmen doktor, hemşire) eski öğrencilerini, yeri gelip azarlayıp, yeri gelip överek, bazen okuldaki hallerini anlatarak, kimi zaman da ismini vermeden kendi özelliklerini izleyiciye/okuyucuya sunarak, öğretmen öğrenci ilişkisini ve asıl en önemlisi, bir nesil üzerinde öğretmen faktörünü özetlemiştir.

Gerçekten de ham bir toprağı işlemez mi öğretmenler? Aileden sonra sosyalleşmenin en önemli faktörü değil midir? Küçükken her hareketinden etkilendiğimiz, özendiğimiz kişiler değil midir öğretmenler? Bu hususa ilişkin son sözü yine Sayın Durali Doğan hocamızın Meçhul Öğretmen adlı eseri söylesin istiyorum:

Sen bahçıvan, ben çemende gül idim.

Büklüm büklüm ellerinde eğildim.

Dalga dalga şu cihana yayıldım.

Üç kıtadan parlar kor öğretmenim!

 

Okyanustan dolan bilgi tasındım.

Kaya dibi gün görmedik yosundum.

Rahmet oldum güneşinde ısındım.

Ebem kuşağında gör öğretmenim!

 

Kırdın kafamdaki haç ile putu,

Ulu bir dehasın, açılmaz kutu.

Sağlam temelinde çökmeyen çatı.

Nesli-ati ban yar öğretmenim!

 

Yetişmemizde emeği geçen tüm öğretmenlerimize ve Durali Doğan hocamıza bu vesileyle teşekkür eder, saygılar sunarım.

 

FATİH ŞAHBAZ

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Site varsayılanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*