Yılkı Atı’nın Süvarisi | Salim TAŞÇI

Kurmuş otağını Çamlığa… Haldaş olmuş Cehirlik’le… Gardaş demiş! Soğluğun ak bulutlarına… Hele bir ağar ki o ak bulutlar salkım, saçak… Güneş başını alıp gittiğinde, Ay’ın bulutları yırtıp şavkını Çamlığa bir vuruşu vardır ki sanırsın gökyüzü eğrice hazırlığında… Aha o Çamlık’dan bir Yozgatlı geçti, bir geçti, pir geçti…

Yozgat’ın oduyla, otuyla, toprağıyla, daşıyla kan gardaşı olmuş bir Abbas Sayar geçti…

          Sazlara söz vermiş,

          Gurbetçiye ışık olup,

          Sıkı sardırmış yorganı…

          Mazılara yağ olup,

          İnletmiş inim, inim…

          Dağlara kar olmuş,

          Kütüklere üzüm…

          Vallahi de, billahi de

          Sözüm yok Abbas ağabeyimize!…

 Gözünde yaş göremezsiniz çünkü hep yüreği ağlamıştır. Cebinde para yoktur, olmayana aktarmıştır.

 Heybesinde dostluk, kalbinde sevgi yatar.

O, Yozgat derken;

          Yozgatlıyı kasdeder olmuştur.

          Onu sorun

          Mor menevşe sümbüle…

          Deresine, tepesine…

          Sarı çiğdemine…

          Şarkılara, türkülere…

          Sazına, cümbüşüne…

          Abbas ağamız derler…

          Bir güzel hakkını teslim ederler.

          Yememiş, yedirmiş,

          Atmış ağalığı, ırgat olmuş.

          Kalemini yoldaş eylemiş…

          Çelo da döktürmüş

          Kaymak, bal lezzetinde….

          Yüzü küssede, gönlü küsmemiş herkese…

          Sevgiden yana yol geçen hanı eylemiş yüreğini…

Bak hele süvari eylemiş kendisini… Binmiş bir yılkı atına…

Yol ver dağlar, yol ver geçeyim demiş… Gurbetlerde deyiş eylemiş. Yozgat haritasını kalbine işlemiş. Nereye gitse, nerede dursa, Bozok yaylası diye atmış yüreği…

          “Tellerine dokununca tezene

           Hem dert olur gurbet eli gezene

            Rastlamadım bilmeceni çözene

          Benim içli, dertli garip bağlamam

         Gurbet elde sen var iken ağlamam.”

Düşse de yolu gurbete, yine sarılır olmuş sazına… Ağlamam diyor sen varken… Romancılığının yanı sıra, usta bir şair-ozandır da Abbas Sayar… Ressamlığı da cabası… Dört bir yanı sanatla bezenmiş Yüce Allah tüm yetenekleri yağdırmış üstüne… o da tüm Bozok yaylasının yiğitleri gibi, sürmeli sevdalısıdır.

          “Çamlığın başında kar yatar yüce

           Bir yar sevdiğini orda görünce

           Türküler tutturur inceden ince

           Karlar erir, akar gider sellerim

           Gel beri gel beri benim sürmelim”

Kara kış demiş ki: “Erzurum’da doğdum, Sivas’ta otururum. Yozgat’a misafirliğe giderim.” Aman ne misafirlik? Dipi bir başladı mı Muslubelen olur Erciyes Dağı! Tüm Bozok yaylası beyaza keser… Mart kapıdan baktırır… Hem de ne baktırma… Zemheri bir de dona çektirirse vay Bozoklu’nun haline… Mart karının Bozok yaylasını beyaza bürüdüğünde gün 21, ay Mart, yıl 1923 Abbas Sayar Merhaba der Dünya’ya… Sonrasında;

          “Salimim derki sert geldi yatağım

           Neyleyim buraymış son durağım

           Kara toprak öper dudağım

           Yalancı Dünyaya küser giderim” S.T

Yazarda çile gökyüzüdür. Bastığı toprak kimi zaman pamuk kimi zaman da kederdir. Gözyaşı hep içine akar. Gönlünün derinliklerinde, umman olsa vurmaz dışarı… Yüzlerinde hepten, ak bulutlar gibi tebessüm gezer… Tüm sırrı kaleminin ucundadır… Öfkesi, sevinci dökülür gider. Ne beter geçti böyle yaz!

“Hasret kaldı yağmura toprak… Aha neyler bu hocalar? Yağmur duasına çıkanda olmadı, besbelli onlar da umudu kesti!..” S.T.

Abbas Sayar geleceği eker bulutlara… Ah bulutlar kimi ak kimi karadır… Ak’ı umut verir, karası bazen güldürür bazen de ağlatır… Güldüren, boy verdirir ekinlere, kızlara gelinlik, delikanlılara damatlık elbise aldırır… Ağlatmasını tek kelime ile geçelim: Afat!

Hiçbir yazarın dilinde, ne sinir ne kemik vardır. Ay Ramazandır. İleri gelenler! Sahuru Çamlık da beklerler!… Kimi taş, kimisi kağıt oynar… Abbas ağam bir köşede demlenir… Eşraftan birisi aklı sıra laf atar: “İyisin, iyisin Abbas Sayar! Ramazanda damı?” Abbas ağamın gözüne Neyzen gelir çakılır: ”Kızdırma kafamı, kör kütük sarhoş gelirim arş-ı alana…” N.T.”

            “Eh be gardaş, ben iyiyim sen ne haldasın?

          Gündüz oruç, gece kumar,

             Deli gönül cennet umar.”

Suskunluk atbaşı… Çamlığın tüm çamları şahittir bu söze… Amanın da amanın… Cehirlik şapka çıkartır! Soğluk dumanını kaldırır… Akbulutlar şiir döktürür…Tavlada zarlar, elde kağıtlar kara bağlar…Söz eden, dinleyen papaz olur!…Var mı öyle yazara laf… Bir ferman verir ki, ”Ferman padişahın, dağlar bizimdir. Dadaloğlu.”

            Aldın mı fermanı sorucu, iğneleyici, aklı sıra cennetçi!

Abbas ağam işte böylesine nükte cancıdır! Süründürmez, düşündürür…

Güldürür, erdem sahibini düşündükçe “Tüh, tüh ki tüh… Ben ne söyledim öyle?”

diye tüh çektirir…

Yazarlar, çizerler, okumuşlar, okumamışlar, sizler, Abbas Sayar’ı Yozgat’ın dağına, taşına iyicen sorun…Çamlığın şah kartalları Abbas Sayar’ı selamlamadan kanat çırpmazlar, turnası, sığırcığı belini yasladığı çam ağacına konmadan geçmezler…

“Bir geldi, pir geldi, emme biz kıymetini heeç bilemedik…” derler. Eh olsun o zaman kıymet bilende sağolsun, bilmeyen de… Edebiyat söyleşilerinde Yaşar Kemal olsun, Cengiz Aytmatov olsun, Abbas Sayar’ı sorarlar, eğer yoksa “Aramızda Yozgatlı hemşehrisi var mı?’’ derler… Varsa hemşehrisine “Abbas ağaya selam söyleyin’’ tembihini yaparlar…

Bak şu feleğin işine?

“Abbas Sayar’ın hemşehrisi olmak…” Hayret, nida ve takdir… Biz, biz, biz, bildik mi kıymetini, anladık mı yazdıklarını? Takdir ne kelime, kimi yerdi, kimi sövdü… Soranlara da “Ha şu sarhoş” diyenleri de duymuştur bu kulaklar…

            O, yazardı…

          O, şairdi…

            O, ressamdı…

            O, adam gibi adamdı…

            O, Abbas SAYAR’dı…

12 Ağustos 1999 yılında, küser gider bu dünyadan. Üşüyerek doğar, terleyerek gider. Mart’ta doğ, Ağustos’ta göç… Tam bir Abbas Sayar klasiği!… Abbas ağam da klasik yığınla…

Yılkı Atı, Çelo, Can Şenliği, Yorganımı Sıkı Sar, Dik Bayır, Tarla Başı Salkım Saçak, Anılarda Yumak Yumak, El Eli Yur, El de Yüzü, Boşluğa Takılan Ses (şiir), Noktalar (aforizmalar)

Roman, şiir, resim, ödüller… Bir yığın servet bırakıp gitmiştir Yozgat’a

Bilemeyiz güldü mü, ağladı mı son yolculuğunda? Kararı sizler verin amma, mısraları ne diyor?

            “Üşüyorum

            Hasret ağır bastı üstüme

            Oynuyor yerinden köşe taşlarım

            Öyle bir gariplik sardı ki yüreğimi

            Dokunsalar boşanacak göz yaşlarım.”

Figan mı, yaralı yürek mi, küskün mü, sitem mi bilemeyiz. Bildiğimiz, Ayvalık’ta Yılkı Atı’na binip veda etmesidir.

Nohutluk tepesinden seyreyliyor Yozgat’ı, Yozgatlı’yı… Çamlığı almış tam yamacına… Soğluğun dumanını gözlüyor, sabah akşam…

Eskiler bilir Abbas Sayar’ı…

Gençlik de biraz tanış olsun dedik Abbas Sayar’la…

            “Çamlığa söyleyin

            Kaldırsın dumanı

            Yılkı atının süvarisi geliyor

            Soğluk çekilsin aradan

            Yılkı atının süvarisi geliyor” S.T

Rahmet dilerim Yüce Allah’tan Abbas Sayar üstadımıza…  

Salim TAŞÇI 

DİPNOT:

Nail ABBAS SAYAR ve ödülleri:

-Yılkı Atı; TRT başarı ödülü (1971) Çelo (1972) Türk Dil Kurumu Roman Ödülü,

Can Şenliği (1974) romanı (1975) Madaralı Roman ödülü…

Abbas Sayar’ın toplamda on dört yapıtından  altısı şiir kitabıdır. (S.T.)

Not: Bu yazıyı Abbas Sayar ağabeyimizin, üstadımızın, 12 Ağustos 1999’da vefatından iki gün sonra, 14 Ağustos 1999’da yazmıştım. (S.T.)

Author: yasin66
İsim: YASİN AĞAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.