Yurtta Sulh, Cihanda Sulh

Sürekli olarak “Barış”tan söz ediyor ve barışa özlem duyuyorsak eğer; demek ki, “Savaş”, “Kavga” ve “Küskünlük” var dünyamızda.

Savaş, kavga ve küskünlük varsa eğer; demek ki, “Haksızlık”, “Adaletsizlik”, “Zulüm”, “Hırs”, “Zorbalık”, “Saygısızlık” ve “Cehalet” var yaşamımızda.

Bu kötülükler varsa eğer yaşamımızda; demek ki, maddi ve manevi olgunluğa ulaşamamışız.

Manevi olgunluğa ulaşamamışsak eğer; demek ki, yüce dinimizi yeterince bilmiyor, anlamıyor ve yaşamıyoruz. Kur’an-ı Kerim’e göre kim toplumda barışı bozuyorsa, o şeytanın yolunda gidendir. Bu kadar açıktır.

Bu sadece Müslüman toplumlar için değil, diğer tüm toplumlar için geçerlidir. Neticede, bütün ilahi dinler barışı, sevgiyi öğütlemektedir. Birey ve toplumları barışa çağıran ve içtenlikle barışın gönüllü elçiliğini yapan bütün peygamberlerin ortak çabası, insanlığı barışa ve huzura kavuşturmaktır.

Dünya yaşamının ne olduğunu anlar ve ona uygun yaşarsak eğer, bu dünyada hiçbir şeyin kavga etmeye değmeyeceğini biliriz.

Maddi olgunluğa ulaşamamışsak eğer; demek ki, madde ve mananın anlamını algılayamamışız.

Maddi olgunluğa ulaşmak demek, parasal açıdan doyuma ulaşmak demek değil; nefsin esiri olmamak, hırsa kapılmamaktır.

Bütün bu kötü hasletlerin müsebbibi cehalettir. Cehalet illetini yenemediğimiz sürece, yurdumuzda ve dünyamızda barış ve huzuru tesis etmek zordur.

Farklılıklarımızı zenginlik olarak görmedikçe, insanı yalnız insan olduğu için sevmedikçe huzura ulaşmak zordur.

 

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

                                                                                    Mevlana C. R.

 

Evet, barış ve huzura kavuşmak için daha çok öğrenmemiz gerekiyor.

 

Hatip SORGUN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Author: Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*